Bir mucize gerekliydi bize

Abdurrahman AYDIN yazdı —

17 Temmuz 2020 Cuma - 14:24

  • Carl Schmitt, biri 1922’de ve diğeri de 1970’te yayınlanan iki siyasal teoloji metni arasına yerleştirmişti ömrünü. Belki de kaçamayacağı bir yazgı gibi, bir yazgının ilk ve son parantezleri gibi…

Olay felsefesinin terimleriyle ifade edilecek olsa, muhtemelen kendisinin ‘yakalandığı’ bir mucize fikrine ya da elbette bir olaya, olabilecek en güçlü sadakati, bizzat ömrünü bunun parantezine alarak sergilemiş olduğu söylenebilir. Savaş sonrası dönemdeki yalnızlığını geçirdiği evinin duvarına bir ‘San Casciano’ tabelası astığı rivayet edilir. Modern siyaset teorisinin kurucusu olan Machiavelli’nin sürgün olarak gittiği yerdir San Casciano. Öyle bir sadakat…

Schmitt teolojik kavramların modern ve seküler siyasette nasıl daima hazır ve nazır olduklarını gösterme çabası üzerine bina etmişti bütün siyaset ve hukuk teorisini. Dilerseniz erken bir kavram-arkeolojisi denebilir, ama kendisi bunun adına kavram sosyolojisi adını veriyordu. Din ile devlet arasındaki bir süreklilik değildi izini sürdüğü şey; çünkü farklı örgütlenme biçimlerinin, aynı öğelerin anlamlarını başkalaştıracağının da farkındaydı. Yapısal bir paralellik de önermiyordu; modern siyasetin ancak bir analoji yoluyla anlaşılabilir olduğunu belirtiyordu. Ortaçağ teolojilerinde mucizeye tekabül eden şeyin modern siyasetteki ‘istisna hali’ olduğunu belirtiyordu. Mucizeyi gerçekleştiren nasıl ki doğa yasalarının efendisi idiyse, şimdi de olağanüstü hale karar veren, insani yasaların yani modern hukukun efendisi idi. “Egemen, olağanüstü hale karar verendir” diyordu. Mucize, yine de ancak Tanrı’ya hasredilmiş bir şeydi.

Walter Benjamin, biraz da Schmitt’e bir yanıt olarak, “gerçek olağanüstü halin ne olduğunu gösterme” çağrısında bulunurken, bu analojiyi, kendi mantıksal sınırlarına doğru iyice derinleştiriyordu. Evrenin mutlak efendisi olarak Tanrı’nın evrendeki yasaları askıya alması gerçekten mucize sayılır mı örneğin? Zaten daha baştan ‘kadir-i mutlak bir Tanrı kavramında bu askıya alma gücü de içerilmiş değil midir? O halde gerçek mucize, tam da bu kudretten yoksun olanın bunu yapabilmesi değil midir? Schmitt’in durumunda bir tür ayak oyunu söz konusudur; ama Schmitt değildir bunun sorumlusu elbette. Belki onun da düştüğü bir gizli tuzak, bir kapan… Bu kapan, Tanrı’nın zaten kendi doğasına içkin bir şeyi yapabilir olmasını, ancak bunu ‘mucize’ olarak kodlamaktan ve işin aslında Tanrı için son derece sıradan olan bir şeyi mucize olarak görmekten oluşuyor. Benjamin, biraz da Schmitt sayesinde Schmitt’in düştüğü tuzağa düşmez. İlkin modern egemenlik nosyonları açısından, ‘ezilenlerin’ yaşadığının zaten bir sürekli olağanüstü hal durumuna işaret ettiğini belirtir – bu Schmitt’in atlatamayacağı bir teorik saldırı değildir, çünkü demokrasinin, zaten tanım gereği eşitlere eşit, eşit olmayanlara eşitsiz muamele olduğunu düşündüğünü beyan etmiştir. Ama gerçek olağanüstü halin ne olduğunu gösterme çağrısı, bir ‘gerçek olağanüstü’ hale, yani gerçek bir mucizeye işaret ettiği için, mucizenin egemene ait bir kararda değil, tam da bunu yapma kudretinden yoksun olduğu düşünülende yattığını, bir potansiyel olarak orada durduğunu söylemiş olmaktadır ki Evet, Schmitt’in öyle kolaylıkla atlatamayacağı bir teorik saldırıdır bu.

Türkiye’ye uyarlarsak… Malumdur, oldukça uzun zamandır bir tek-adam mitolojisi inşa ediliyor; sürekli bir inşa seferberliği içerisinde gerçekleşiyor bu. Bir egemenlik devriymiş gibi görünen bir iktidar atmosferi içerisinde cereyan ediyor bu ve bu mitoloji, Atatürk mitolojisini de aynen ama tersinden yineliyor. İlki büyük bir mucize gibi sunmuştu kendisini, ikincisi de yanı şeyi yapıyor. Neden? Benjamin’e kulak verirsek, tam olarak insanları bunun bir mucize olduğuna inandırmak için yapılıyor bu. Olası ilahi desteklerden de mahrum bırakılmıyor bu hikâye. En son Ayasofya örneğinde gördüğümüz üzere… Tam burada, şahsen benim aklıma, Peygamber Muhammed’in dedesi Abdulmuttalib’e atfedilen bir hikâye düşüyor. Yemen Emiri Ebrehe’nin Mekke’ye saldırdığı sırada, keşif birlikleri yağmacılık yapınca, Abdulmuttalib kabilesinin reisi olarak Ebrehe’ye gidip develeri iade etmesini istemiş. Ebrehe, “Ben, Kâbe’yi yıkmak için geliyor ve bundan vazgeçmem için rica etmenizi bekliyorken, siz develerinizin derdine düşüyorsunuz!” deyince Abdulmuttalib ona şu yanıtı vermiş: “Ben, develerin sahibiyim ve onları istiyorum. Kâbe’yi ise asıl sahibi koruyacaktır.” Bu hikâyede kendi yerini bilmeye dair muazzam bir antropolojik müdahale söz konusudur.

Mucizevi olanı Tanrı’ya bırakır Abdulmuttalib, çünkü bu Tanrı için bir mucize olmayacaktır zaten. Şimdilerde gördüğümüz ise mucize fikrinin, Tanrı’nın bile elinden alınacağı kadar dünyevi olana hasredilmiş olduğudur. Elbette tuzak bir mucize bu; sahte bir mucize… Gerçek mucize, onca imkânsızlık içinde icra edilendir. Bir mucizeye mi ihtiyaç duyuyorduk?

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.