‘Demokratik Trabzon için özgür Kürdistan’

Dosya Haberleri —

28 Şubat 2021 Pazar - 23:00

  • Dr. Elias Ypsilantidis: “Biz kendi yurdumuza ancak özgür bir Kürdistan kurulduktan sonra dönebiliriz. Özgür Kürdistan, yüzyıllardır devam eden bu soykırımcı statükoyu parçalayacağı için bizim de kaderimizi belirleyecek ve ona en az Kürtler kadar bizim de ihtiyacımız var.

ERKAN GÜLBAHÇE

 

Elias Ypsilantidis, Türkiye’de “7 kuşak Trabzonlu” Pontus Rumu bir ailenin çocuğu olarak büyüdü ama ailesinin geçmişinden, köklerinden habersizdi. Bir süre sonra hakikatinin farkına varan Ypsilantidis, hem kendisine verilen Türkçe ismi terk etti hem de geçmişine doğru yaptığı yolculuğu bir mücadeleye dönüştürdü.

Ypsilantidis, yaklaşık 15 yıldır İspanya’da yaşıyor. Felsefe doktoru. İki yıldır “deasimilasyon” üzerine çalışıyor ve asimile edilmiş olanların özlerine geri dönüş dinamiklerine kafa yoruyor. Yaptığı son işlerden biri ise, 1913-23 arasındaki Rum soykırımını anlatan “Ölümcül Milliyetçilik” belgeselinin Türkçeye çevirisi oldu.

Ypsilantidis ile Rumlara yönelik soykırımın tarihini ve bu tarihin Rumların bugününe etkilerini konuştuk.

 

“Lethal Nationalism” (Ölümcül Milliyetçillik) belgeselinin duyurusunu sıklıkla yapıyorsunuz. Neden?

Belgeselin konusu, 1913-23 yılları arasında gerçekleşen Rum soykırımı. Bu, uzun bir çalışmanın ürünü ve gösterime 2020’nin Ağustos ayında girdi. Belgeselin Türkçeye çevirisini ben yaptım, çünkü Türkiye’deki insanların üzerinde yaşadıkları toprakta neler olup bittiğini bilmediğini düşündüm. “Ölümcül Milliyetçilik” belgeselinde tarihsel araştırmalara ve tanıklıklara dayanan ciddi bir çalışmayı görüyorsunuz. Belgesel, önce İttihat ve Terakki, ardından ise Kemalistlerin işlediği soykırım suçlarını tüm açıklığıyla gösteriyor. Bir halkın üç bin yıllık topraklarından koparılmasının sorumlusu olan, elinde on binlerce Rum’un kanı olan bir kişinin, Mustafa Kemal’in nasıl bir lider olarak hem Türkiye hem de dünyada alkış alabildiğine, saygı görebildiğine hayret ediyorsunuz.

Belgeselin en önemli yanlarından biri, soykırımın tarihte kalmış bir vaka değil, bitmemiş bir süreç, bir süreklilik olarak gösterilebilmesi. Türk devleti tarafından Ermeni, Asuri ve Rumlara yapılanların cezalandırılmamasının Alman devletinin Yahudilere yaptıklarına nasıl yol açtığı da detaylı biçimde ortaya konuyor. Bunun yanında Türk devletinin soykırımı bir politika olarak kesintisiz uyguladığına dikkat çekiliyor. Keza soykırımlar, Türkiye’de hiç bitmiyor. 6-7 Eylül Pogromu, Kıbrıs İşgali ve Kürt şehirlerinin bombalanması da belgeselde konu ediliyor. Türk hükümetinin kendi vatandaşlarının bir kısmından kurtulma politikasının Rum, Asuri ve Ermenilerle başladığına ve Kürtlerle devam ettiğine vurgu yapılıyor.

 

Peki ilgi gördü mü belgesel?

Ben ilgi gördüğünü düşünüyorum. Önümüzdeki dönemde daha fazla ilgi de görecektir. Çeşitli uluslararası film festivallerinde ödüller aldı. Bir arkadaşım, belgeseli izledikten sonra, “Bu film Gece Yarısı Ekspresi’nden daha büyük etki yaratacak” demişti, bu aklımdan çıkmıyor.

Ağustos’ta başlayan gösterimler ardından gelen tepkilerle ilgili gözlemim ise şöyle: Kürtler bu soykırımdan, en başta da kendi mücadeleleri ve gelecekleri için dersler çıkarmaya çalışıyor; Türkler ise her zamanki gibi reddediyor, yok sayıyor. Ama biliyoruz ki, böyle bir reddetme ve yok sayma da öğrenme sürecine dahil.

 

Türkiye topraklarında 1915’te yoğunlaşan süreçte Ermeniler dışında pek çok başka halk da katliamdan geçirildi. Ne ki Ermeniler dışındaki halklara yapılan katliamlar, Türkiye’de de, dünyada da çok fazla gündem olmadı, tartışılmadı. Bunun nedeni ne olabilir?

Evet, Türkiye’de soykırım süreci yüz yıl önce başladı ve halen devam ediyor. Türk devleti için soykırımın birinci aşaması, Müslüman olmayan halklardan “kurtuluş savaşı” idi. Ermeniler, Küçük Asya ve Pontus Rumları, Asuriler, Ezidiler ve Kürt Alevileri bu sürecin mağdurları oldular ve oluyorlar. Soykırımın ikinci aşaması, bir bütün olarak Kürtlerden kurtuluş savaşı olarak şekillendi ve bu aşama halen tamamlanmış değil. Asurilerin başına gelenleri ise ayrı olarak ele almak gerektiğini düşünüyorum, çünkü bu insanlar dünyanın dört bir yanına dağıldılar ve bir devletleri yok. Asuri soykırımına sessizliğin en temel nedeni, sahipsiz kalmaları.

Yaklaşık bir milyon insanın katledildiği, bir o kadarının da göç etmek zorunda kaldığı Rumlara yönelik soykırımın bilinmemesinin ise başka nedenleri var. Türk-Yunan savaşında Yunanistan’ın aldığı ağır yenilgi sonrası yapılan anlaşmalar, uzun süre sessiz kalınmasını neredeyse zorunlu hale getirdi. Metaların değil insanların mübadele edildiği insanlık tarihinin utanç verici anlarından biri olan nüfus mübadelesi anlaşması da bu sessizliğe meşruluk kazandırdı. Bu büyük şokun atlatılması ve soykırımın tok bir sesle dile getirilmeye başlanması için 90’lı yıllara, yani topraklarından koparılıp Yunanistan, ABD, Avustralya gibi birçok ülkeye zorunlu olarak göç ettirilenlerin torunlarının olanları anlamaya ve hesap sormaya başlamasına kadar beklemek gerekecekti. Özellikle son birkaç on yıldır Rum soykırımı hakkında ciddi çalışmalar ve mücadeleler söz konusu.

 

Mübadelenin soykırıma sessiz kalınmasını meşrulaştırdığını neden düşünüyorsunuz?

İnsanların mübadele edilmesi kadar utanç verici başka ne olabilir, bilmiyorum. Bununla binlerce yıldır kendi topraklarında yaşayan insanların topraklarından koparılmasına resmiyet kazandırıldı, bu normalleştirildi.

Dahası da var: 1914 yılı itibariyle Türkiye’de 2 milyon 700 bin dolayında Ortodoks Rum yaşadığı kabul ediliyordu. Pontus Rumlarının nüfusu ise 700 bin civarındaydı. Rum soykırımında bu insanların 950 bini katledildi ve öldürülenlerin 353 bini Pontus Rumu idi.

Yaygın bir şekilde, yaklaşık 1 milyon 300 bin Rum’un 1 Mayıs 1923’te başlayan mübadele ile Yunanistan’a gittiği söyleniyor. Üstelik bu yalanı bazı önemli tarihçiler de tekrarlıyor. Oysa gerçekten mübadele edilen Ortodoks Rum sayısı, soykırım sürecinde hayatta kalmayı başarabilen sadece 189 bin 916 kişidir. Rumların büyük çoğunluğu, yaklaşık 1 milyon 200 bin insan, mübadele öncesinde, 1914-1923 yılları arasında, sürgün edildi; 500 bin kadar kişi ise Yunan ordusu çekilirken onlarla birlikte Yunanistan’a geçti. Tüm bu acıları, tehciri, baskıyı ve katliamı, “1 milyon 300 bin insan nüfus mübadelesi ile Yunanistan’a geçti” yalanı ile örtüyorlar. Bu, bir insanlık dramını meşrulaştırıyor, normalleştiriyor.

 

Sanırım nüfus hareketleri mübadele sonrasında da bitmedi, değil mi?

Evet, Türkiye baskılarına devam etti. 1924 yılında mübadeleye dahil olmayan İstanbul Rumlarından 50 bini daha Yunanistan’a geçmek zorunda kaldı. Ardından Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Pogromu ve Kıbrıs İşgali geldi. Durumu şöyle özetleyeyim: 1923’teki zorunlu nüfus mübadelesinde Yunanistan’da 80 bin Müslüman Türk, Türkiye’de 170 bin Ortodoks Rum kalmıştı. Bugün ise Yunanistan’daki Türk nüfus yüzde 50 arttı, Türkiye’deki Rum nüfus ise tam yüzde 99 oranında azaldı ve iki binin altına düştü. Rakamlar her şeyi anlatıyor.

 

Sürecin halen bitmediğini de söylüyorsunuz... Ayasofya’nın yeniden faal bir camiye dönüştürülmesini de bu süreç içinde düşünmek mümkün mü?

İstanbul’u işgal eden İkinci Mehmet, askerlerine bir haftalık yağma, talan ve tecavüz izni vermişti. Bunu artık Türk tarihçiler bile açık açık söylüyor. Ayasofya’ya sığınmış kadın ve çocuklar da bu vahşete maruz kaldılar. Şimdi Ayasofya’yı müze yapanlar da, cami yapanlar da o geleneğin devamcısıdır. İstanbul’daki veya Trabzon’daki Ayasofya kiliselerini cami yapabilme cüretini onlara veren, Osmanlı’nın yüzyıllarca sürdürdüğü bu yağma politikasıdır.

Ayasofya bir kilisedir ve hep öyle kalacak. Onun müze ya da cami yapılması, müze ya da cami olduğu anlamına gelmiyor. Ben son nefesini vermek üzereyken, “Ölmeden keşke Ayasofya’yı bir kerecik görebilseydim” diyen insanlar tanıyorum. Kimse Ayasofya’dan vazgeçmiş değil.

Tayyip Erdoğan “Ayasofya’yı cami yapacağım” dediğinde herkes önce blöf olduğunu düşündü, Yunan sağcıları dışında kimse buna inanmadı. Oysa blöf dahi olsa bu açıklamanın ciddiye alınması gerekirdi. Bu konuda HDP’yi ve Mithat Sancar’ın o dönemki konuşmasını da eleştirdik. “Halkımız Müslüman, temkinli açıklama yapalım” yaklaşımı, elbette Kürt halkının iradesini temsil etmiyor. Kürtlerin de bu yaklaşımlarla mücadele etmesi lazım. Unutmamak gerekir ki, Hasankeyf neyse Ayasofya da odur.

  • Soykırıma uğramış bütün halkların Kürdistan’ı desteklemesi gerekiyor. Ancak Özgür Kürdistan gerçekleşirse Akhdamar’da Ermeni kilisesinin çanları yeniden çalabilir; ancak o zaman Asuriler, Hakkari’de yeniden korkusuzca yüksek kültürlerini geliştirebilir, Trabzon Limanı yeniden şenlenir ve refah gelişir.

Pontus Rumlarına yönelik soykırıma geri dönersek… Bize bu soykırımın nasıl geliştiğine dair kısa bir özet yapabilir misiniz?

Dediğim gibi Türk devletleri, soykırım sürecine 1913’te Trakya ve Ege kıyılarındaki Küçük Asya Rumlarıyla başladı. Foça Katliamı ve daha niceleri… Daha sonra savaşı ve Almanlarla ilişkilerini dikkate alarak 1915’te buna bir ara verdiler ve Rumları sonraya bırakıp Ermenilere yönelik soykırımı devreye koydular. Yunanistan’ın savaşa dahil olmasıyla birlikte ise Rum soykırımına kaldıkları yerden devam ettiler.

Pontus Rumları, 1916-23 yılları arasında ağır baskılara, katliamlara ve tehcire maruz kaldı. 353 bin Pontus Rumu katledildi. Bu soykırımın farklı yanı, Kemalist iktidar dönemine kalmış olması ve katliamların büyük bölümünün Kemalistler tarafından gerçekleştirilmesi. Nitekim on binlerce insanın ölümünden sorumlu olan Topal Osman, Sakallı Nurettin gibi simaların halen kahraman olarak anılması, heykellerinin meydanları süslemesi ve hatta Kürt şehirlerini yerle bir edenlerin duvarlara “Topal Osman’ın torunları buradaydı” yazması, bunun ispatıdır.

Her yıl 19 Mayıs’ta soykırımda hayatını kaybeden bu 353 bin kişi anılıyor. Keza 19 Mayıs’ta İstanbul Hükümeti tarafından Ermeni soykırımına katılmış savaş suçlularını yakalayıp adalete teslim etmek, sivil halka saldıran eski İttihatçıları ve hapishaneden kaçanlardan oluşan çeteleri etkisiz hale getirmek için Samsun’a gönderilen Mustafa Kemal’in ilk icraatı, Artvin’de yaptığı Ermeni katliamı nedeniyle savaş suçlusu olarak aranan Topal Osman’la masaya oturmak olmuştur.

 

Pontus Rumları şu anda Türkiye’de nasıl bir hayat sürdürüyor?

Öncelikle şunu söyleyeyim: İttihat ve Terakkiciler ile Kemalistlerin 10 yıl gibi kısa bir sürede 3 milyon Ermeni, Rum ve Asuri’yi soykırıma uğratması, kuşkusuz korkunç bir şey ama elbette her şey İttihatçılarla başlamadı. 1453’te İstanbul, 1461’de Trabzon’un Osmanlı tarafından işgalinin ardından Rumlar, yüzyıllar boyunca ikinci sınıf vatandaş olarak yaşamak zorunda kaldılar, zorla Müslümanlaştırıldılar ve belli dönemlerde katliamlara maruz kaldılar. Osmanlı’nın da Müslüman olmayanlara dönük sistematik bir asimilasyon politikası vardı. Yirminci yüzyıla bu şekilde, Osmanlı’dan devralınan miras ile girildi.

Türkiye’de şu anda yaşayan Pontus Rumlarından da bahsettiğimizde, zorla Müslümanlaştırılan ailelerin çocuklarından bahsediyoruz. Bir de en azından Cumhuriyet dönemine kadar varlıklarından söz edebileceğimiz “kripto Hristiyanlar” var. 1922’de sayılarının yaklaşık 50 bin olduğu düşünülen bu kişiler, Türkiye’nin kabul etmemesi nedeniyle nüfus mübadelesine dahil edilmedi. Şu anda bu “kripto” ailelerin tamamen Müslümanlaştığını, Hristiyanlığı devam ettirenlerin artık kalmadığını düşünüyorum. Farklı iddialarda bulunan kişilerle karşılaştım ama devam ettirilen ritüellerin daha çok geleneksel bir anlamı olduğunu, Hristiyan inancının sürdürülmesi olarak tanımlanamayacaklarını düşünüyorum. Mesela benim ailem de halen ölülerini tabutla gömer ama bu yaptıklarını Hristiyanlık olarak tanımlamayız.

Etnik olarak Pontus Rumu olarak tanımlanabilecek ve Trabzon başta olmak üzere Pontos bölgesinde yaşayanların çoğu, artık ya Kemalist ya da İslamcı Türk. Öz kimlikleriyle kurdukları ilişki, bazı bölgelerde (özellikle Tonya, Çaykara ve Of) konuşulan Rumca, bazı gelenekler ve konuştukları Türkçeye dahil olmuş bin kadar Rumca kelime ile sınırlı. İşin üzücü yanı, aslında onlar da hafızalarının çok gerilerinde Türk olmadıklarını, “başka bir şey” olduklarını fark ediyorlar. Mesela birçok köydeki eski mezarlar kıbleye bakmıyor ve insanlar bunu görüyor. Elbette bu gerçeği devlet de biliyor. En çok vatansever, bu nedenle buralardan çıkıyor. Devlete Türklüklerini tekrar ve tekrar ispat etmek zorundalar ama iktidarla ilk sorun yaşadıklarında da onlara yöneltilen ilk “hakaret”, Rumlukları oluyor. İşte İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu örneğinde olduğu gibi. Hatırlarsanız iş, İmamoğlu’nun dedesinin mezarını kazmaya kadar varmıştı.

 

Peki bu insanların hikayelerindeki Rumlukla yüzleşmelerini sağlamak mümkün mü?

Pontus’ta yaşayanların maruz kaldığı asimilasyon, çok boyutlu ve güçlü. Onlardan kendileri ve ataları için mücadele etmelerini beklemek gerçekçi olmaz. Böyle bir bilinçlerinin olduğu asla düşünülmemeli. Eğer bir gün bu topraklarda gerçek bir demokrasi inşa edilebilirse, işte o ortamda, Pontus kültürünün ve tarihinin yeniden yeşermesini sağlayabilecek kişiler, şu anda diasporada yaşayan ve 3 bin yıllık topraklarına yeniden kavuşabilmek için mücadele eden yaklaşık 2 milyon Pontus Rumudur. Trabzon bugün Ortaçağ karanlığını yaşıyor ve bu karanlığı yırtacak bir Rönesans ancak bu insanların topraklarına dönmesiyle mümkün olabilir.

 

Kulağa biraz ütopik geliyor… Nasıl mümkün olabilir bu?

En önemli soru da bu zaten. Biz kendi yerimize, yurdumuza ancak özgür bir Kürdistan kurulduktan sonra dönebiliriz. Sadece biz mi? Asuriler de, Ermeniler de… İnanın ki bizim de en az Kürtler kadar özgür bir Kürdistan’a ihtiyacımız var. Özgür Kürdistan, yüzyıllardır devam eden bu soykırımcı statükoyu parçalayacağı için bizim de kaderimizi belirleyecek. Bu nedenle de soykırıma uğramış bütün halkların Kürdistan’ı kalben ve fiilen desteklemesi gerekiyor. Ancak Özgür Kürdistan gerçekleşirse Akhdamar’da Ermeni kilisesinin çanları yeniden çalabilir; ancak o zaman Asuriler, Hakkari’de yeniden korkusuzca yüksek kültürlerini geliştirebilir; ancak o zaman Trabzon Limanı yeniden şenlenir ve refah gelişir.

Soykırıma uğramış halklar, çözüm bulamadıkları için işi bireysel nefrete dönüştürmüş durumdalar. Oysa çözümün özgür bir Kürdistan’dan geçtiğini bize bugün Rojava Devrimi ve o devrimde aktif yer alan Süryani ve Ermeniler de bir başka yönden gösterdiler. Ben ise hem bu sebeplerden hem de ama çocuklarım ayrıca Kürt de oldukları için özgür bir Kürdistan istiyorum. Çocuklarımın bir ismi Kürtçe, diğer ismi Yunanca ve onlara verebileceğim en büyük hediye, demokratik bir Trabzon, özgür bir Kürdistan olabilir.

 

Peki yüzleşmek istemeyen Türkleri/Türklüğü ne yapacağız?

Bu sorunun cevabı, Almanya örneğinde saklı. Alman çocuklar, Yahudileri nasıl denize döktüklerini değil, dedelerinin ne büyük hatalar yaptıklarını öğreniyor ve böylece nefretle büyümemiş yeni kuşaklar ileriye bakabiliyor, yeni soykırımların önü açılmamış oluyor. “Ölümcül Milliyetçilik” belgeselinin Türkçe çevirine başlayacağım gün, filmin yönetmeni ve Küçük Asya ve Pontus Helenik Araştırma Merkezi Kurucu Başkanı George Mavropoulos bana bir mail gönderdi. Soykırımdan çocukken kurtulan babasının memleket hakkında anlattıklarıyla büyüyen, yüreği memleket özlemiyle dolu bu entelektüelin sözleri, sanıyorum ki sorunuza iyi bir yanıt olacaktır: “Umarım Türkiye kamuoyu bu filmi, insanlarımızın başına gerçekte neler geldiğini anlatan tarihi bir belge olarak izler. Bir saat boyunca ailelerimizin, atalarımızın parlak tarihini kimseyi şeytanlaştırmadan anlatmaya çalıştık ama elbette bunu, özellikle geçen yüzyılın başlarında yaşananlarda doğrudan payı olarak hükümetleri de sorumlu tutarak yaptık. Umarım ki bu tarihi belge, er ya da geç Türkiye kamuoyunda geniş kabul görür ve dünyada da bu adaletsizliklerin tanınmasına katkıda bulunur ve bu da yeni nesiller için daha iyi bir dünya kurabilmemize vesile olur.”

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.