Göz yummamalı, hesap sormalı!

Elif KAYA yazdı —

20 Temmuz 2020 Pazartesi - 16:37

  • Korku, insanın etrafına görünmez duvarlar örer. Gözle görülmeyen ama insanı iliklerine kadar ürperten, keskin sınırlar çizer. Ne konuşulacağı, nasıl konuşulacağı, nasıl hareket edileceğini bir anlamda o belirler.

 

Oysa korku aynı zamanda insani bir duygudur. Yaşamın savunusunu sağlayan temel güçtür. Peki yaşamsal bir refleks nasıl oluyor da insanı kendi varlığına bu denli yabancılaştırıp savunmasız kılabiliyor?


Denilebilir ki tarih boyunca iktidarların üzerinde en çok politika geliştirdiği duyguların başında korku gelir. Korkunun aşırı uyarılması, düşünce ile savunma içgüdüsü arasındaki bağın kopmasına, dolayısıyla insanı savunmasız bırakmaya götürür. Korku, insanın benliğini ele geçirdiğinde; ‘karar veriyorum’, ‘ben istiyorum’ denilen pek çok şey aslında benimsetilen, zorla rıza üretilen şeylerdir. Sürekli eve kapatılan birinin dışarıya çıkma korkusunu, “ben çıkmak istemiyorum” diye izah etmesi gibi.


Tabii korkuyu derinleştiren politikalar aynı zamanda süreklilik gerektirir. Bu nedenle faşizm hep daha korkunç ve yıkıcı olana odaklanır. ‘Ölümü gösterip, sıtmaya razı etme’ misali daha kötüsünü yapacağı mesajını verir. Bunun salt tehdit olmadığını ispatlamak için kimi kez ölümü aşan vahşi yöntemlere başvurur, “şok” ederek teslim almak ister. Mezarlıkların tahrip edilmesi, ölü bedenin teşhiri, uzuvların parçalanması, bedenin panzerlere bağlanıp şehir sokaklarında gezdirilmesi vs.
Çünkü sistemin istikrarsızlığı kadar korku politikalarının sürekliliği de iktidarın devamlılığı için hayatidir. Bu nedenle ilk başkaldırı, ilk isyan aslında insanın içindeki yabancılaşmayadır. Kendi içindeki korkuyu öldürmekle insan işe başlar.


Kürt halkı ve özelde kadınlar, ağır bedeller vere vere, mücadelede ısrar ede ede kendi içindeki korku duvarını aştı. Bilinçlenerek, örgütlenerek, kendi hakikatine yolculukta ısrarcı oldular. Devletlerin bile karşısında durmaya cesaret edemediği DAİŞ gibi vahşi, kanlı örgütlerin karşısında destansı mücadele yürüten Kürt kadınlarının temel sırrı burada. Onlar her şeyden önce kendi korkularıyla yüzleşerek düşmanını yendi. Ama bu gidişatı yeniden eski haline döndürme gayretinde olan Türkiye İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun 27 Şubat'ta, “PKK’nin çalışmalarının yüzde 56’sını kadınlar yürütüyor” söylemiyle Kürt Kadın Hareketine karşı yeni bir cadı avı başlatıldı. Soylu, güvenlik güçlerine basın üzerinden açıktan talimat vererek, kadınları hedef gösterdi. Tansu Çiller döneminin “balığı tutmak için denizi kurutmak” politikası, Soylu’yla “öncü gücü etkisizleştirirsen mücadeleyi bitirirsin” konseptine evrildi. Son birkaç aydır yüzlerce kadın hareketi üyesi gözaltına alınıp, tutuklandı ya da aranır pozisyona sokulup, çalışamaz duruma getirildi.
Diğer yandan Şırnak'ta 13 yaşındaki kız çocuğuna askerin tecavüzü devlet yetkililerinin açıklamalarıyla açıktan savunuldu.


Görev başında içki içmenin yasak ve cezalandırmayı gerektiren suç olmasına rağmen bir çocuğa tecavüzü sarhoşlukla izah etmek, ahlaksızlık, vicdansızlık olduğu kadar toplumsal akılla dalga geçmektir. Yapılanı açıktan onaylamaktır. Daha önce benzer pek çok olaya tanık olmuşsak da bu kez kadınlara ve çocuklara karşı komple bir saldırı politikası devreye konulmuş durumda.
Bu saldırı politikası yaşanan vahşete karşı sesini yükseltmekle durdurulabilir. Benliği teslim almak için içimize ekilmek istenen korku çemberini ters yüz etmekle kırılabilir. Susmak onaylamayı ifade eder.


Bu nedenle sadece Şırnak değil, tüm Kürdistan ve kendine insanım diyenler susmamalı, göz yummamalı, hesap sormalı...

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.