İşkenceye karşı bükülmeyen irade!

Sara AKTAŞ yazdı —

10 Temmuz 2020 Cuma - 11:43

Franz Kafka “Ceza Sömürgesi” adlı yapıtında işkencenin işlevi konusunda çok çarpıcı bir eğretileme yapıyor. Öyküde araştırma gezisinde bulunan bir adam bir sömürgede özel bir makine ile yerine getirilen infazlardan birine şahit olur. Aslında simgesel olarak, söz konusu makine sistemin kendisini temsil ederken; dişlileri insanı öğüten bir araçtır. Sömürgenin eski komutanının tasarladığı, mahkumun vücuduna suçunu kazıdıktan ve acı çektirdikten sonra öldüren bir makine düzeneği öykünün temel konusunu oluşturur ve makina sistemin kendi kendini yok eden mekanizmalar üretmesini temsil eder. Öyküde verilen cezaları uygulayan makineye adeta tapan subay, eski bir er olan mahkuma “komutanına itaat et” komutuyla cezasını infaz etmek ister, ancak daha sonra yolcunun tanıklığından ve makinaya düşman olan va­linin görevine son verebileceğinden korkan subay mahkumu serbest bırakır ve makinaya kendisi oturur. Makina onun bedenine “adil ol” yazısını kazır.

Kuşkusuz Kafka, sistemin ayrılmaz bir parçası olan hiyerarşinin gücü ile birey olarak insanın koşullanmış çaresizliğini, sistemin yarattığı kirliliği ve adaletsizliği, yaşamında haksız yere birebir deneyimlemekle yükümlü kılınan insanı Ceza Sömürgesi’nde bir kez daha gözler önüne seriyor. Makine sistemi temsil ederken, subay, beyinlerini iktidara, siyasal anlamda faşist bir lidere teslim eden, bu liderin kendi düşüncelerini dile getirdiğine inanan, ona ait düşünceleri de kendi düşünceleriymiş gibi benimseyen günümüz Türkiyesinin güvenlik gücü profiline oldukça benzemektedir. Bu bakımdan HDP üyesi ve TJA aktivisti Sevil Rojbin Çetin’in Diyarbakır’da İşkenceyle Mücadele Günü olan 26 Haziran’da evine düzenlenen baskın sırasında üç buçuk saat boyunca polisin işkencesine maruz bırakılması, günlerce süren eziyetten sonra tutuklanması “Ceza Sömürgesi” öyküsünü hatırlatıyor. İşkence ve acıyı siyasal bir denetim biçi­mine dönüştürmeyi amaçlayan erkek egemen sistem her yerde Kürt kadınlarının siyasal ya da ahlaksal görüşlerini itiraf etmesi için veya sadece cellatların kararma boyun eğmesi için, iradeyi ve kimlik duygusunu kırmayı Rojbin Çetin şahsında binlerce Kürt kadınına dayatmakta çekinmemiştir.

Maalesef geldiğimiz aşamda dört parça Kürdistan’da mevcut şiddet sistemine karşı alternatif bir yaşamın öncülüğünü yapan Kürt kadınları her yerde saldırıların ilk hedefi haline gelmektedir. Rojava Efrîn’de, Kobanê’de zulme karşı direnen kadınlar barbarca işkenceye maruz kalıyor, Güney’de hava saldırılarında kadınlar hedef alınıyor, Doğu Kürdistan cezaevlerinde Zeynep Celaliyan şahsında işkence ve benzer saldırılar hız kesmeden devam ediyor.

Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da on yıllardır sisteme karşı direnen kadınların her türlü saldırıya her alanda ve özellikle gözaltı ve cezaevlerinde maruz kaldığı artık sır olmaktan çıkmış, sıradan uygulamalara dönmüş durumda. Bu bakımdan Kürt kadınları özgülünde bir kez daha görünen o ki; direniş ve mücadelenin büyüklüğü Kafka’nın Ceza Sömürgesindeki makinaya dönüşen Türk faşist devletinin en büyük korkusu durumuna gelmiştir. Ancak şöyle bir fark var; Türk Ceza Sömürgesinde korku büyüdükçe iktidar saldırganlık dozunu arttırsa da karşısında çaresizlikle kıvranan mahkumlar bulunmuyor. İnancı ile ahlaki bir direnişi her koşulda büyüten ve sürdüren, kendini tarihsel kişiliklere dönüştüren binlerce iradeli insan duruyor. Türk Ceza Sömürgesinde hiçbir ahlaki norm tanımadan yapılan bu saldırılar tipik bir iktidar güç gösterisi olarak şekillensede, haklı bir amaca ve adaletsizliğe karşı insan iradesinin bükülmezliği binlerce kez kanıtlanmış durumdadır.

Kafka’nın öyküsünde anlattığı mahkum şahsındaki koşullanmış çaresizliği ve infaz makinalarını bulundukları her direniş mevzisinde parçalayan; vicdani, ahlaki ve meşru bir mücadelenin öncülüğünü yapan kadınların gösterdiği sebat ve dirayete seyirci kalmamak ise sanırım insani değerlerini yitirmeyen herkesin en acil görevi. Bu bakımdan bir kez daha kadınların öncülüğünde direnişi büyütmek ve faşizmi hakettiği sona mahkum etmek için Rojbin Çetin, Zeynep Celaliyan ve yoldaşları şahsında sesimizi daha gür ve kararlıca yükselte zamanı olduğunu hatırlatmakta fayda var. Unutmayalımki Türk Ceza Sömürgesinin işkence makinaları da tıpkı Kafka’nın öyküsünde olduğu gibi en nihayetinde kendi kendini tüketen bir sona mahkumdur. Bu vesile ile her nerede olursa olsun cezaevlerinde, işkence makinalarına karşı direnen ve insan olmanın, devrimci olmanın onurunu koruyan herkesi saygı ile selamlıyorum.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.