‘Kılıç hakkı’

Cihan DENİZ yazdı —

16 Temmuz 2020 Perşembe - 16:43

  • Ayasofya’nın tekrar camiye döndürülmesi, bir kez daha “kılıç hakkı” kavramını gündeme taşıdı.

İktidar, onun çevresine çöreklenmiş akademisyen, gazeteci, siyasetçi olduğu iddia edilen kişiler Türkiye’nin Ayasofya’yı cami yapmaya neden “hakkı” olduğunu savunurken neredeyse ağız birliği etmişçesine “kılıç hakkı”na atıf yapmaktadırlar. Hatta bazıları zihinlerini bulandırmış aşağılık kompleksiyle, ırkçılıkla, sömürgecilikle Ayasofya’nın özellikle “kılıç hakkı”na atıf yapılarak camiye döndürülmesinden büyük bir memnuniyet duyduğunu belirtmektedir.

Ayasofya’nın cami olmasına değil ama kılıç hakkının bu kadar aleni ifade edilmesine karşı çıkanlar da var. Bununla birlikte, “Kılıç hakkı”nın, bugün bu kavram etrafında dönen tartışmalarda olduğu gibi Avrupa’daki camiler de kiliseye dönüştürülebilir, İsrail’de aynı hakka dayanarak Mescidi Aksa’yı kapatırsa ne deriz gibi pragmatik karşı çıkışlar temelinde tartışılması aslında bizi bir yere götürmeyecektir. “Kılıç hakkı” İslam Hukuku’nun belli bir döneme ait bir uygulaması olarak görülerek de tartışılması eksik olacaktır.

Temelleri irdelenmeden, bu kavramın altında yatan ideoloji çözümlenmeden “kılıç hakkı”nın tartışılması yüzeysel kalacaktır ve bizleri bir yere götürmeyecektir.

Siyaset felsefesi içinden düşündüğümüzde “kılıç hakkı” “hak gücü doğurmaz güç hakkı doğurur” ilkesinin felsefi kavramlarla süslenmemiş en çıplak halidir. Bundan dolayı da “kılıç hakkı” bir dine, bir kültüre, bir döneme, bir ulusa ait bir hak değildir; kılıç hakkı tüm iktidarcı yapıların temelinde açık veya örtülü olarak bulunan kurucu bir ilkedir. Sadece bu ilkenin çok aşikâr olduğu faşizmi, totaliter rejimleri değil hangi iktidarı kazırsanız kazıyın göreceğiniz hep bu ilke olacaktır; kendini iktidar olarak örgütlemiş olanlar, tüm toplumsal ilişkileri belirleme, toplum üzerinde istediği tasarrufta bulunma hakkını kendinde görmektedir.

Bundan dolayı da “kılıç hakkı” iktidarın kurucu ilkesidir ve bu anlamıyla “kılıç hakkı” aslında tam da Hobbes’un doğa durumunda herkesin her şey üzerinde sahip olduğunu söylediği hakkın kendisidir. Hobbes’a göre doğa durumunda herkes her şey üzerinde bir hakka sahiptir ama onu başkalarının saldırılarına karşı koruyabildiği ve başkalarının hakkını zor yoluyla gasp edebildiği sürece. Bundan olayı da Hobbes, bu hakkın doğa durumunda savaşa, herkesin herkesle savaşına yol açtığını ve bu savaşın sonucu olarak da herkesin her şey zerinde sahip olduğu bu hakkın egemene devredildiği bir sözleşme ile devletin kurulduğunu tahayyül etmektedir. Devletle birlikte egemen, doğa durumunda herkesin her şey üzerinde sahip olduğu hakka artık tek başına sahip olmaktadır artık. Diğer bir ifade ile Hobbes’a göre devlet ancak doğa durumunda herkesin sahip olduğu “kılıç hakkı” tek elde toplandığı an ortaya çıkar ve bunu korumayı başardığı sürece varlığını sürdürür. Hobbes için meşruiyetin yegane kaynağı bu haktır. Ve bu hakka dayanarak yaptığı her şey meşrudur.

Özcesi, “kılıç hakkı” asla bizi terk etmemiş, bilincinde olalım veya olmayalım devlet ortaya çıktığı andan itibaren her zaman bizimle varlığını sürdürmüş bir olgudur. Doğru bir bakış açısıyla bakarsak, baktığımız her yerde bu “kılıç hakkı”nın izlerini görebiliriz.

Ayasofya bağlamında tekrar kendi coğrafyamıza dönecek olursak, uzun zamandır bugünkü şekliyle gündemde olmasa da, aslında “kılıç hakkı” bu coğrafyada en başta soykırıma maruz kalmış halklar ve inançlar olmak üzere tüm ezilenler için asla gündemden düşmüş, unutulmuş bir konu olmamıştır. Konu sadece kiliselerin iktidar tarafından camiye dönüştürülmesi şeklinde dar bir açıdan ele alınmamalıdır. Ermeni, Rum, Süryani soykırımları “kılıç hakkı”nın gerçek anlamını göstermeleri açısından çok öğreticidir. Sahip oldukları bu “kılıç hakkı”nı kullananların soykırımlardan kurtulmuş olanları “kılıç artığı” olarak adlandırması, asla şaşırtıcı olmamalıdır.

O kadar geriye gitmek istemeyenler için ise Kürtlerin statü taleplerinin kanla ve yıkımla bastırıldığı Kürdistan’ın en otantik kentleri Sur’un, Cizre’nin veya Nusaybin’in bugünkü halleri de aslında bu “kılıç hakkı” denen “kuralın” bir uygulaması değil midir? Son dönemde işkencenin karakollardan evlere, sokaklara taşması gerçeği, tam da yukarıda Hobbes’a atıfla her şeyin ve herkesin üstündeki sınırsız hak olarak tanımlanan “kılıç hakkı”nın en saf hali değil midir? Hatta bir adım daha gidelim; mevcut iktidarın elde ettiği seçim sonuçlarına dayanarak kendinde dilediği her şeyi yapma, tüm toplum üzerinde istediği tasarrufta bulunma hakkını görmesi de aslında “kılıç hakkı”nın bir başka şekli değil midir?

Sonuç olarak “kılıç hakkı” iktidar olgusunun kurucu bir ilkesi olarak kabul edilmelidir. Ve Türkiye ve Kürdistan coğrafyaları bu hakkın ne anlama geldiğini dün de bugün de en açık ve acı şekilde yaşayarak görmektedir. Bunun karışsında ise ezilenlerin kurucu ilkesi olarak “direniş hakkı” yer almaktadır. “Kılıç hakkı” iktidar için ne kadar varoluşsal ise direniş hakkı da ezilenler için o kadar varoluşsaldır. Tam da bundan dolayı iktidarlar kendi kurucu ilkeleri olan “kılıç hakkı”na ne pahasına olursa olsun sahip çıkmaktadır ve buna büyük bir tehdit olarak gördükleri direnişleri bastırmak için ellerinden geleni yapmaktadır.

Öyleyse bize yani ezilenlere düşen de aynı kararlılıkla kendimizin kurucu ilkesi olan direniş hakkına sahip çıkmak ve iktidarın “kılıç hakkı”na karşı ne pahasına olursa olsun direnmektir ama asla kendi direniş haklarını bir “kılıç hakkı”na dönüştürmeden.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.