3. Yol: Politikaya çağrı
Hasan KILIÇ Haberleri —
- Kürt Özgürlük Hareketi sadece Türkiye’deki belediyeleri kimin yöneteceğine değil, bu ülkedeki siyasal serüvenin gelecekteki çerçevesine de karar verecek.
Kapitalist modernite neoliberal aşamayla birlikte işçi sınıfına, topluma ve doğaya savaş açan geniş bir cephe ortaya çıkardı. Refah devletinin içerisine girdiği birikim krizini aşmanın yolu emeğin, toplumun ve doğanın kılcal damarlarına kadar sömürülmesi olarak görüldü. 70’lerde başlayan neoliberal aşama hızlıca dünyaya yayılarak küresel bir fenomen haline geldi. Bu yayılmada kimi zaman Türkiye’deki gibi “tank paletleri” işe koyuldu, kimi zaman ise neoliberalizme “laboratuvar” olarak Şili gibi ülkeler kullanıldı.
Neoliberal dönemin kendine özgün yönlerinden biri politikaya savaş açmasıydı. Buna göre politika bir söz ustalığına, sistemik gerilimleri taşıyan sütunlara indirgenmek üzere kurgulandı. “Tarihin sonu” en çok da politika için geçerliydi. Çünkü politika üretkenliğini, kuruculuk vasfını yitiren bir tarihsel sabitlenme uğrağıydı.
Kitleleri “tercih özgürlüğü”nden yoksun bırakmamak ise bu aşamanın amentüsü idi. Tüketim kültürü çerçevesinde mal-hizmet tüketiminde çokça “tercih özgürlüğü”, duygunun tüketilmesinde kuralsızlık şeklinde beliren “tercih sınırsızlığı”, siyasette ise sistemik döngü içerisindeki gerilimlerle yetinen ama ötesini düşünemeyen/düşleyemeyen ana iki aks arasındaki “tercih özgürlüğü” bir siyasal-toplumsal-iktisadi-kültürel mühendisliğe dayanıyordu.
Politikaya karşı savaş
Kapitalist modernite politikaya iki türlü tahakküm stratejisiyle savaş açtı. Bunlardan ilki apolitizasyondu. İkincisi ise, depolitizasyondu. İlki konuyla ilgili birçok kişinin malumu. İnsanları televole kültürü ve şok terapisi gibi iktidar teknikleri aracılığıyla yaşamın, toplumun, halkın, kamunun sorunlarıyla ilgisiz kılmak üzerine kurgulandı. Türkiye’de 90’larda hızla piyasaya sürülen magazin kültürü toplumsal bir ilgisizlik halini amaçlıyordu. Hemen her konu içi boşaltılmak, karikatürize edilmek ve bir karşı silah olarak kullanılmak üzere kanaat teknisyenleri tarafından yeniden dolaşıma sokulabiliyordu. Yaşamların bir hayal ile sükût-u hayal arasında salınmaya mahkûm edilmesi insana biçilen roldü. Yaşamın tüketildiği bu cenderede Nietzsche’nin işaret ettiği dönemlere kapı aralanıyordu: “Birçok insan ışığa aydınlığa kavuşmak için değil, parıldamak için koşar.”
Kapitalist modernitenin politikaya açtığı savaşta ikinci tahakküm stratejisi depolitizasyondu. Apolitizasyondan daha inceltilmiş bir tahakküm stratejisiydi. Çünkü burada cümle “siyasetle ilgim yok” değil, “siyaset yapıyorum” şeklinde kuruluyordu. Oysa gerçekte depolitizasyon ile birlikte politik olanın içi boşaltılıp sistemin izin verdiği ölçülerde algılama ve gerilim üretme dinamiği hâkim oluyordu. Sistem içinde tanımlanan ve sınırları çizilen depolitizasyon ile siyasalın kurucu momenti olan dost-düşman/biz-onlar ikilemleri sürekli içerisi boşaltılarak, tarihselliğinden arındırılarak reel-politiğin hizmetine sunuluyordu. Depolitizasyon ile politik ihtilaf men edilerek siyasetsizlik örgütleniyordu. Kimilerinin “orta sınıflaşma”, kimilerinin “liberalleşme”, kimilerinin ise karşı kıyıdan bağırarak “sekterleşme” dediği şey buydu.
Her iki tahakküm stratejisi politikaya açılan geniş bir cephe savaşıydı. Çünkü politika kurucu momentini asla kaçırmamaya ve hep bir özgürleşme bağlamıyla birlikte düşünülmeye; dolayısıyla demokrasi ve eşitlik talebi olarak yükselmeye meyyaldir.
Politikanın hakikatini teslim etmenin yolu bugün sistemin ürettiği temel iki hattın ürettiği (liberal ekonomi ile sosyal refah devleti; iktidar İslamı ile selefi İslam; devletli Alevilik ile özgür ve demokratik Alevilik; doğa talanı ile eko-kapitalizm vb.) ikiliklerden sıyrılmaktır.
Bu sistemik, fasit dairede hareketlilik sağlayan ve politikanın men edilmesi anlamına gelen siyasetsizlik halinden kurtuluşun yolu Üçüncü Yol’un praksisini hayata geçirmekle mümkün olabilir.
Reel-politik deney sahası: Yerel seçimler ve Kürtler!
Bugünlerin reel-politik konjonktürüne, yapısal sınırlarına, güncel gündemlerine ve faillerine birlikte bakarak daha somuta yürüyebiliriz. Malum üzere, önümüzde bir yerel seçim var ve bu seçim sistemik iki farklı hat arasındaki mücadele olarak okunuyor. “Büyükşehirleri kim alacak, seçimleri kim kazanacak, kentleri kim yönetecek” sorularının kamuoyundaki tartışmaları hep iki failden birine doğru yön gösteriyor. Oysa kapitalist modernite ve küresel güç dengelerinin tıkanmasıyla da ilgili olan ve fakat kendi iç dinamiklerinin de rengini verdiği Türkiye’deki sıkışma hali, yukarıda ifade edilen sorulara verilecek sistemik güçlerin adlarıyla bir adım da olsa çözüme doğru ilerleyemez.
Bugün Türkiye’de depolitizasyonun üretim merkezi sistem içi iki hegemonik güç arasında bir tercihte bulunmaktır. Politika kurucu olma vasfını ancak apolitizasyon ve depolitizasyon tuzaklarına düşmeden gerçekleştirebilir. Bunun imkânı da Üçüncü Yol’un örgütlenmesidir. Meyli sistem içi iki hegemonik gücün siyasal alanı tamamıyla kapladığı bir düzen olan egemen siyasete karşı siyasal alanda ezilenlerin alanını yaratan bir siyaset tercihi kurucu olabilir.
Önümüzdeki yerel seçimlerde cumhuriyetin ilk yüzyılının kurucu ötekisi Kürtler, ikinci yüzyılının kurucu fikri ve fiili gücü olma zeminine sahiptir. Sistem içi iki hegemonik güç arasındaki mücadelenin bir tarafı olmak mevcut rejimin yeniden üretimini, toplumsal kesimlerin bu yeniden üretime daha fazla dahiliyetini getirebilir ki, bu da politikanın kurucu vasfı olan dikotomiyi görünmez kılarak orta ve uzun vadede bir siyasetsizlik halini dayatabilir.
Bu yönüyle, Kürt Özgürlük Hareketi sadece Türkiye’deki belediyeleri kimin yöneteceğine değil, bu ülkedeki siyasal serüvenin gelecekteki çerçevesine de karar verecek. Yerel seçimlerde “sayısal kazancı siyasal kayba” dönüştürecek bir hamle, depolitizasyonun derinleşmesine neden olabilir. Bu tuzağa düşmemek için tarihsel sorumluluk Üçüncü Yol’la politikaya çağrı, siyasal özne ise Kürt Özgürlük Hareketi’dir.







