Adli-siyasi ayrımımız ve haklar meselesi

Zeyno’nun daha önce haberini yaptığı iki kadın, Güney Afrikalı Magdelena De Winnaar ve Nijeryalı Asabi Beffa dört duvar arasında uzun ve acılı hastalıklar sonucunda can vermişti.
Hayatın çarkları şimdi aynı şekilde bu iki kadın aleyhine dönüyor.
Devrimci-demokrat basında adli suçlardan cezaevine giren insanların hakları konusunda siyasi mahkumların uğradığı hak ihlallerine karşı gösterdiği duyarlılığın aynısını gösterebilen az sayıda gazeteci var. Zeyno da bunlardan biri. Bir gün çocuklara karakolda mı bir yerde dayak meselesi vardı. Bizim müdür “bu çocuklar Kürt mü Alevi mi” diye sorunca Zeyno “sen nasıl böyle bir soru sorarsın” diye küplere binmişti. (Bilmeyenler için not: Zeyno pek kibar değildir ve Zeyno’ya göre çocuk çocuktur.)
Görmediğimiz ve göremediğimiz hak ihlalleri meselesi aslında duyarsızlıkla ilgili değil. Şartlanmışlık, öncelikler ve hedef kitle meselesi. Adli mahkumların seslerini duyuracak kanalların büyük oranda farkında olmaması da cabası. Tabii her cezaevinde içeride olduğunu unutup hala gazetecilik yapan Zeyno gibi biri yok.
Ama her halükarda bugün gazetelerin sayfalarını çevirdiğimizde, ajansları karıştırdığımızda Türkiye’de cezaevlerinde siyasi tutsaklar dışında kimsenin hak ihlali görmediği gibi bir hava var. Kürt ve adli mahkum olduğunuz zaman siyasi akraba eş dost sayesinde belki bir şansınız olur. Zira onlar gidip İHD’ye Mazlum-Der’e başvurur bir şeyler yaparlar.
Geçmiş için değil, bugün için konuşursak şundan eminim ki siyasi tutukluların karşı karşıya olduğu baskı ve işkence adli tutuklu ve hükümlülerin gördüklerinden daha fazla değil. Bir siyasiye bir şey yapıldı mı basın bir sürü insan hakları kuruluşu harekete geçiyor. Ama adli tutuklu ve hükümlülerin böyle bir mekanizma olduğundan pek haberi yok, insan hakları kuruluşlarının da çok büyük bir şey olmadıkça bu insanların karşı karşıya oldukları baskıları ortaya çıkarma konusunda özel bir çabası yok.
Magdelena De Winnaar artık ölümcül aşamaya gelen hastalığı nedeniyle tahliye başvurusunda bile bulunmamıştı. Bundan haberi yoktu. Hemen hemen hiçbir temel hakkını bilmiyordu. Avukatının adını bile hatırlamıyordu.
Ona bu haklarını anlatacak birileri olsaydı, o sessizliğe daha fazla kulak kabartılabilseydi belki son günlerini dört duvar arasında geçirmezdi.
Pozantı örneğini ele alalım. Siyasi “suçlardan” içeri giren Kürt çocukları, çocuk koğuşlarında taciz ve tecavüze uğramıştı. Bu bilginin insan hakları kuruluşları aracılığıyla yayılmasının ardından ne kadar kurum, kuruluş, insan hakları örgütü varsa hepsi ayağa kalktı. Gazetelere manşet oldu, siyasi sonuçları oldu. Bu meselenin etkilerini de hala yaşıyoruz. Peki siz çocuk koğuşlarında taciz ve tecavüzün oraya siyasi “suçtan” bir Kürt çocuğu atıldığında mı başladığını düşünüyorsunuz?
Öyleyse fena yanılıyorsunuz.
Cezaevi idaresi orada senelerden bu yana işleyen çarkında farkındaydı. Bu çarka Kürt çocukları götürülüp kasten atıldı. O işleyen çarkın öğüttüğü, hayatını kararttığı binlerce çocuk var.
Türkiye cezaevlerindeki insan hakları ihlalleri bizim zannettiğimizden kat be kat daha fazla. Geçmişte de daha fazlaydı, şimdi de daha fazla. Ancak o sessiz, yaşadıklarını kader olarak kabullenmiş insanlara hakları hatırlattığımız zaman gerçek tablo ortaya çıkacak.
