Asırlık Komplonun Başlangıcı; 15 Şubat 1925’in sırrı

Haberleri —

Kürt sorununun tartışıldığı bir süreçte halen sorun diye tanımlanmayan bir olguyla karşı karşıya getirilmek istenmekteyiz. İddia edilenin tersine olgunun sorunlar yumağı haline geldiğini Kürdistan’a baktığımızda ve son yüz yıllık tarihi ana hatlarıyla incelediğimizde daha iyi göreceğiz. Sorunun mevcut duruma gelmesinde önemli bir nokta olan Şeyh Said İsyanını değerlendireceğiz. Neden özellikle Şeyh Said İsyanı’nı değerlendirip anlamamız gerektiğini öncelikli ele alalım.

1925 yılı Kürt halkı açısından, Kürt-Türk halklarının ilişkisinin seyri açısından önemli bir yere sahiptir. Kürtlere ilişkin 10 Mart 1922 tarihli ‘Kürt Özerklik Yasası’ TBMM’de ezici çoğunlukla kabul edilmiştir. Mustafa Kemal, 1924 başlarında düzenlediği İzmit Basın Konferansında, Kürtler için çözüm modeli olarak sınırlara dayanmayan en geniş ‘muhtariyet’ten, yani Demokratik Özerklik’ten bahsetmektedir. Peki, ne oldu da 1925’te Kürtlerin üzerine acımasız bir şekilde gidildi? Aşırı, anlamsız bir şiddetle bastırılıp katledildi. Bu sorulara cevap bulabilirsek günümüzde yaşanan başta Kürt sorunu olmak üzere Türkiye ve bölgenin sorunlarını daha iyi anlayabiliriz. “Kürt sorunu yoktur” tarzında demogojik söylemlere indirgenmiş bir siyasetle hakikate ulaşamayız. Tarihsel, güncel, sosyal, siyasal çözümlemeleri yaparak hakikate ulaşabiliriz. Bunun için öncelikli olarak Şeyh Said isyanı öncesindeki politik duruma bir bakalım.
1920–24 yılları arasında İngilizlerin (başta Musul olmak üzere kimi çıkarları için) tüm kışkırtma ve iki halkı karşı karşıya getirme çabalarına rağmen, Kürt kimliğine yönelik bir inkara rastlanılmaz. Aksine doğu ve batı cephesinde yine gelişen yerel direnişlerde sürekli Türk-Kürt birlikteliğine ve dayanışmasına rastlanır. Öyle ki, M. Kemal meclis ve kongre konuşmalarında Kürtler için de “cumhuriyetin ortaklığına” sık vurgu yapar.  Kısacası 1920–24 yılları Türk ve Kürt birlikteliğinin sürdürüldüğü, ortak düşmana karşı savaşıldığı yıllar olur.

1924’te Türk-Kürt kongresi

1924 yılının Ağustos ayında Diyarbakır’da bir Türk-Kürt kongresi yapılmıştı. Bu kongrede Türk Hükümeti, Kürtlerin taleplerini dikkate almaya ve yerine getirmeye söz vermişti. Gerçekleştirilmesine söz verilen hususlar şunlardı:
1- Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde özel bir yönetim şekli kurulacak,
2- Türk Hükümeti, Kürtlere kredi sağlayacak,
3- Hapisteki Kürtler için genel bir af ilan edilecek,
4- Kürdistan’da beş yıllık bir dönem için zorunlu askerlik olmayacak,
5- Türk Hükümeti, Şeriat mahkemelerini yeniden kuracak ve ülkeden toplanan silahları geri dağıtacak,
6- Uygun görülmedikleri belirlenen bazı Türk subay ve memurları, Kürdistan’daki görevlerinden alınacak. Türklerin bu talepleri gerçekleştirmesine karşılık olarak Kürtler, Türk Hükümeti’nin Musul sorununa ilişkin konumunu ve tutumunu destekleyecek.
Türk Devleti, bu maddelerin hiç birini yerine getirmez. Azadî örgütü de buna karşı hazırlıklıdır. Talepler yerine getirilmeyince, genel bir ayaklanmaya karar verir ve bu bağlamda hazırlıklar yapılır. 1924 yılında Diyarbakır’da yapılan kongrede, “Ayaklanmada dini motiflerin ulusal motiflerin yanında öne çıkarılması“ kararlaştırılır. Bunun nedeni şöyle değerlendirilebilir:
1- Sultan Abdülmecit ile 1830’lu yıllardan itibaren başlayan merkezileşme hareketi, başarıyla sonuçlanınca; Kürt emirliklerinin teker teker yok olması üzerine doğan boşluk, dini bir kurum olan şeyhlikle doldurulmuştur. Şeyhler sosyal ve siyasal fonksiyonlar da yüklenmişlerdir. Bu dönemde özellikle Nakşibendilik tarikatı ya da dini yolu şeyhler Kürt din dünyasına damgasını vuran bir öğreti halini almıştır.
2- Ankara Hükümeti’ne dini nedenlerle muhalif olan diğer kesimlerin de desteğini almak.
Cumhuriyetin ilanından bir süre önce dağılmış olan Kürt Teali Cemiyeti ileri gelenlerinden Seyit Abdülkadir, Ceyranlı Hüsman Halit, Hacı Musa, eski Mebuslardan Yusuf Ziya ve ailelerinin katıldığı gizli bir komite kurarak, Kürdistan’ın bağımsızlığı için çalışmalarını yoğunlaştırır. Yusuf Ziya’nın aracılığı ile Hınıs’ta oturan Şeyh Said ve ailesi de örgüte katılır.
Bu gelişmeleri yakından izleyen İngiltere elçiliği çeşitli kaynaklarından düzenli bilgi elde ediyordu. Bölgede bir ayaklanma çıkartmak ve bu yoldan Musul konusundaki isteklerini Türkiye’ye kabul ettirmek amacında olan İngilizler, Nesturi’leri kışkırtarak bir ayaklanma çıkmasını hazırladılar.
İngilizlerin kışkırtması ve yönetiminde çıkan Nesturi ayaklanmasına karşı, o günün çok güç şartları içinde yapılan bastırma girişimleri kesin sonuca ulaşmadı. Ayaklananların çoğu sınır dışına kaçtılar. İngilizlerin, Musul sorunu için çıkardıkları bu sorun, siyasi ve askeri çok çetin çalışmalar sonucunda taraflarca kabul edilen sınırın gerisine çekilmekle çözülmüş kabul edildi.

Şeyh Said ve etkinliği

Peki, daha sonra adıyla anılan isyanın öncüsü Şeyh Said kimdi? Şeyh Said 1865 yılında Erzurum’un ilçesi Hınıs’a bağlı Kolhisar Köyü’nde dünyaya geldi. Babasının adı Şeyh Mahmut Fevzi’dir. Şeyh Said’in ailesi köklü ve büyük ailelerdendir. Dedesi olan Şeyh Ali, Mevlana Halid’in öğrencilerindendi. Şeyh Ali, Mevlana Halid’in Şam’daki dergâhında eğitim gören öğrenciler arasında özel olarak ilgilendiği 118 gençten biriydi. Bir öteki ise Seyid Abdülkadir’in dedesi Seyid Taha idi. Daha sonra mantık, felsefe, matematik ile din bilgisi konularında özel eğitime tabi tutulup, üst düzeyde bir programla yetiştirilen Nakşibendî halifeleri oldular. Değişik bölgelerde görevlendirildiler.                     
Şeyh Said, medreselerde eğitim görmüş, dönemin en iyi din eğitiminden geçmiş, Arap-İslam felsefesinin yanında eski Yunan felsefesi ile mantık derslerini okumuştu. Arapçayı Kürtçe kadar iyi konuşuyor, okuyor ve yazıyordu. Şeyh, genç yaşta çevresinde sivrilmiş, olgunluk çağında ise bölgede tartışmasız kabul gören saygınlığına, Nakşibendîliğin “Postnişin”ini eklemişti.
Kürtlerde sahip olunan koyun sayısı zenginlik ölçüsüydü. Bu açıdan bakıldığında Şeyh Said varlıklıydı. O sürüye değil sürülere sahipti. Koyun üreticiliğinin yanında ticaretini de yapıyordu. Bingöl yaylalarında otlattığı sürüyü sonbaharda “Aşağı Memleket” diye bilinen Musul, Kerkük, Şam ve Halep pazarlarına götürüp satıyordu. Bu yolla Kürt önde gelenlerini ziyaret edip, ilişkilerini geliştirmişti.

İsyanın başlaması

Şeyh Said, oğlu Ali Rıza’yı Halep üzerinden İstanbul’a Seyit Abdülkadir’e gönderir. Daha öncesinden yapılan planlar çerçevesinde 1926’da planlanan isyan, Şeyh Said’in tutuklanma ihtimalinden dolayı öne alınır. Şeyh Said, Hınıs ilçesinden Piran’a geçer. 15 Şubat 1925 günü Piran’a gelen bir grup jandarma yanında iki mahkûmu sakladığını ve bunları götürmeye geldiğini belirtir. Bu apaçık provakasyondur. Jandarmanın beş kişiyi suçlu diye yakalayarak götürmek istemesi üzerine silahlı çatışma çıkar ve ardından ileri tarihte başlaması planlanan ayaklanma başlar.
Yaşlı Nakşî Şeyhi Said’in omzuna yıkılan dağınık ve örgütsüz isyanın genç Cumhuriyet burjuvazisi tarafından ağır bir tasfiye ile sonuçlandırılacağı bellidir. Bu isyanın öncüsü olan Azadî Cemiyeti’nin kendisi milliyetçi bir örgütlenmedir. Önderi Cibranlı Halit (İsyandan önce yakalanıp Bitlis’te yargılanmaksızın kurşuna dizilmiştir) Hamidiye Alayları’nın etkili bir komutanıdır. Şeyh Said, Şafii mezhebi ve Nakşî tarikatının etkili önderlerindendir. Aynı zamanda Bingöl’den Halep’e kadar uzanan koyun ticareti trafiğinde önemli bir ağırlığı vardır. Ticaret burjuvası sayılabilir. Seyit Abdülkadir, 1878’deki Nehrî İsyanı’nın önderi Şeyh Ubeydullah’ın oğludur. O da Nakşî şeyhidir. Ayrıca birçok yerel beylik kalıntıları isyanla irtibatlıdır.
Yörede, ayaklanma hazırlıkları ve propaganda için dolaşarak kardeşinin Piran’daki evine yerleşmiş olan Şeyh Said, önce Darahênê’yi ele geçirmek istemiştir. Bu amaçla yolda iken kendisine, Paro Oğlu Ömer ağa komutasında Butyanlı, Fakih Hasan Oğlu Abdülhamit’in komutasında Mıstanlı, Ömer Oğlu Haydar komutasında Tavaslı, Molla Ahmet komutasında Silvanlı aşiretleri de katılmışlardır. Darahênê’ye saldırı başlamış. Şehir ele geçirilmiş, Ziraat Bankası’na da el konulmuştur.

Kapsadığı alanlar

Piran çatışmasını duyan Şeyh Tahir Lice postanesine el koyar. 200 adamıyla Genç’e gelerek el koyduğu paraları ve belgeleri Şeyh Said’e verir. Lice ve Piran çatışmaları ile artık isyan başlamıştır. Şeyh Said komutasındaki on bin savaşçı Genç’i ele geçirir. Maden aşiret reisi Feqî Hasan kaymakam olarak tayin edilir. Genç geçici başkent ilan edilir. Şeyh bütün vergi ve esirlerin Genç’e toplanması talimatını verir. Xanili Salih beyin, Şeyh Said’in komutasındaki güce katılmasıyla Lice ve Xani alınır. Ardından Xani vadisinden Amed’e doğru isyan güçleri ilerlemeye başlar. Şeyh Şemseddin’e bağlı kuvvetler Şeyh Said kuvvetlerine katılır. Maden nahiyesi ayaklanır. Şeyh Eyüp 500 savaşçıyla Çermik’te Şeyh Abdülrahim’e katılır. İkisi birlikte Ergani’ye yönelir. Palu, 20 bine yakın olan isyan güçlerinin karargahı olur. 11 Mart Amed saldırısına kadar bazı kaynaklara göre on iki, bazılarına göre ise on dört vilayet ele geçirilmiştir. İsyan güçlerinin sayısı ise kırk bin civarında tahmin edilmektedir. Vilayetlerin alınmasından sonra hedef Amed’in düşürülmesidir. Ve belli bir plan çerçevesinde Amed’i kuşatmaya çalıştıkları bilinmektedir.
İsyan güçleri beş cephe biçiminde örgütlenmişlerdir. Her cepheye bir şeyh komuta etmektedir. Şeyh Said mahkeme tutanaklarında cephelerinin düzenlenmesini şu şekilde vermektedir; “Gazik cephesini Şeyh Şerif’e vermiştim. Palu’ya kadar gidebilirsin dedim. Melekanlı Şeyh Abdullah’ı Gırvas ve Muş cephelerine tayin ettim. Şeyh Hasan’ı da Kıği cephesine verdim... Kumandanlar, ağalar, muhtarlar ve aşiret mensuplarıdır.”

İsyanın bastırılması

Mustafa Kemal, Çankaya’da İsmet İnönü, Fevzi Çakmak ve Kazım Karabekir ile ayaklanmanın bastırılması için alınacak önlemleri görüşmek üzere toplanır. Hazırlanan plana göre ayaklanma bölgesi büyük askeri kuvvetlerle sarılacak; harekat Erzurum, Erzincan, Sivas, Diyarbakır, Mardin üzerinden yollanacak birliklerce ve hava kuvvetleri desteği ile yapılacaktır.
Mardin ve Diyarbakır’a gönderilecek birlik, araç ve malzemenin güney demir yollarından gönderilmesi gerekiyordur. Bu demir yollarının bir kısmının geçtiği Suriye, Fransa Mandasında bulunmaktadır. Lozan’da kabul edilmiş olan Ankara Antlaşması gereğince Türkiye, bu demir yollarından önceden Fransa’ya bildirmesi şartı ile asker taşıma hakkına sahiptir. Türkiye, bu isteği bildirir, Fransa bu isteği uygun bulur. Fakat İngiltere’nin Paris elçiliği durum hakkında bilgi isteyerek, asker naklini geciktirici bir girişimde bulunur. Bu davranışı kimi Türk tarihçileri İngiltere’nin bu ayaklanmanın arkasında olduğu görüşüne bir kanıt olarak değerlendirmektedir.
Ordu birlikleri Erzurum, Mardin, Diyarbakır ve Malatya bölgelerinde yığınağını yaparken, Şeyh Said de Diyarbakır üzerine yürür ve 7–8 Mart 1925’te yenilgiye uğrar. Ayaklanmanın güneye doğru yolu tıkanmış ve isyanın çembere alınma ihtimali doğmuştur. Şeyh Said, Dersim ve Muş yöresi ağalarını da ayaklanmaya çağırır. Şeriat ve hilafet adına yapılan bu çağrı özellikle Diyarbakır yenilgisinden sonra yapıldığı için ilgi görmez.
Diyarbakır yenilgisi ayaklanmanın dönüm noktası olur. Hükümet seferber ettiği kuvvetlerle 10 Mart’ta, Diyarbakır çevresinde “temizlik harekatı” başlatır ve sonuç alır. 14 Mart’ta Şeyh Said’in oğullarından birinin Varto’da yapılan çatışmada öldüğü bildirilir. Yığınaklarını tamamlayan ordu birlikleri, 26 Mart’tan itibaren Varto, Elazığ ve Diyarbakır üzerinden karşı harekata başlar. İsyancılar dört yönden kuşatılır. 31 Mart’ta Diyarbakır ve Elazığ’dan gelen kuvvetler birleşerek Şeyh Said’in karargahının bulunduğu Hani’ye girerler. 2 Nisan’da kuşatmanın son bölümü de tamamlanınca Palu, Silvan ve Piran elden çıkmış olur. Bütün isyan kuvvetleri Dersim yönüne doğru geri çekilmeye başlar. Nisan ayı ortalarına doğru ayaklanma tamamı ile bastırılır ve Şeyh Said, Hükümet güçlerinin eline geçer. Bu durum, Hükümetin 15 Nisan tarihli resmi bildirgesi ile açıklanır. Ayaklanmanın bastırılmasından sonra ilk iş olarak merkezi Diyarbakır’da olmak üzere bir Genel Müfettişlik kurulması kararı alınır.

Takriri Sükun kanunu çıkarılır

Seyh Sait isyanı sürerken Ankara hükümeti olağanüstü toplanmış ve özel kanunlar çıkarmıştır. İlk olarak Takriri Sükun kanunu çıkarılır. Takriri Sükun kanunu iki maddeden oluşur:
Hükümet lüzum gördüğü taktirde suçluları İstiklal mahkemesine verebilecek. İstiklal Mahkemesi davaları kendi kanunları ile süratle yürütecek.
Bu kanuna bağlı olarak İstiklal mahkemeleri kurulmuştur. Bu mahkemeler hukuki yönleriyle tümüyle yapay ve biçimseldirler. Ayaklanmanın bastırılmasından sonra geri çekilen Şeyh Said taraftarlarının yüzlercesi yaşanan çatışmalarda ölür. Şeyh Said ise Muş ile Varto arasında sıkıştırılınca teslim olur ve 12 Nisan 1925’te yandaşları ile birlikte İsyan Bölgesi İstiklal Mahkemesi’ne verilir. Diyarbakır’da kurulan Gezici İstiklal Mahkemesince Seyit Abdülkadir ve Şeyh Said başta olmak üzere 48 kişi idam edilir ve onlarca kişi de çeşitli cezalara çarptırılır. Ayaklanma sonucunda 206 köyün ve 8758 evin yıkıldığı, 15 ile 20 bin arasında kişinin de öldüğü kayıtlara geçer.
Bu konuda isyan önderlerinin idam edilmesi yaklaşımı bu süreçte yaşanan yeni bir uygulamadır. Daha önce Osmanlı sürecinde böyle bir şey genelde yaşanmaz. İsyan öncüleri, aşiret reisleri, çoğunluğu sürgünle cezalandırılır. Örneğin Bedirxan isyanından sonra Bedirxan bey İstanbul’a sürgün edilmiş sonrasında, Malta adasına vali olarak atanmıştır. Cumhuriyet döneminde yaşanan geçmişten farklı bu tarz bir uygulama Türkiye Cumhuriyetinin yeni süreçte Kürtlere nasıl yaklaşacağının ipuçlarını vermektedir.

‘Temizlik Harekatı’ başlıyor

Şeyh Said ayaklanmasının bastırılmasından sonra İçişleri Bakanlığı 26 Mayıs 1925’te Şark İstiklal Mahkemesi savcılığı ve 3. Ordu Müfettişliği ile Erzurum, Mardin, Dersim, Ergani, Genç, Siverek, Van, Beyazıt, Malatya Diyarbakır, Muş, Bitlis, Elazığ ve Siirt illerine yayınladığı bir genelgede, “temizleme faaliyeti”nin şu tarzda yürütülmesi talimatını vermiştir:
- “Ayaklanma ile sözle veya eylemli olarak ilgilenmiş, fakat ilgisini ve izini gizlemiş veyahut Kürtlük ve irtica ile öteden beri sanık olan kişilerin ve zümrelerin ellerinde veya evlerindeki yasak her türlü silah ve yaralayıcı aletler toplanacaktır.
- Suç ve cinayetten sanık ve hükümlü olup aşiret nüfuzuna dayanarak kaçak halinde bulunanlar kâmilen yakalanarak mahkemeye verilecek.
- Ayaklanma bölgeleri cezaevlerinden kaçan bütün hükümlü ve tutuklular diri veya ölü tenkil edilerek yakalanacak ve diri tutulanlar durumlarına göre Şark İstiklal Mahkemesine veyahut Bölge Divanı Harplerine gönderilecektir.
Bu görevlerin yapılmasında;
- Cephanelerini her ne suretle olursa olsun saklayan ve teslim etmemekte inat edenler,
- Hükümlü veya sanık kimseleri saklayan ve yedirip içirenlerle bunlara yataklık yapanlar,   
- Silah toplamaya ve cezaevi kaçaklarının ve halen kaçak bulunan sanık ve hükümlülerin yakalanmasına memur edilenlerden, veya yetkisini kötüye kullanma veyahut taraf tutar hal ve hareketleri görülenler,
- Ayaklanma bölgesinde yürürlükte olan devlet kanunlarına göre, Türkiye cumhuriyetinin ve Türk milletinin mutlak güvenlik ve refahını bozmak veya cumhuriyet ve devrimin ruhunu zaafa uğratmak ve bu türlü eylem ve hareketlere her ne suretle olursa olsun katılmak suçunu işleyenler, Şark İstiklal Mahkemesine gönderileceklerdir.”
- Erzurum ilinin Kıği ve Hınıs ilçeleri de, bu hususun uygulanmasına dahildir. Silah toplama işindeki tedbir ve tertipler Sıkıyönetim kararnamesine göre Kazım Paşa tarafından yürütülecektir.
- Doğuda esası ıslahata azmetmiş olan hükümetin ilk hedefi ahali üzerindeki silahların toplanmasıdır. Bu iş, bazı sebep ve düşüncelerle tedricen yapılsa dahi kesinlikle savsaklanamaz.”  

İngiltere’nin bölge hesapları

Peki, bu isyan süreci ve sonrası neden böyle gelişti? Bu sürecin böyle gelişmesinin sebebi neydi? Bu neye yol açtı?
Emperyalistlerin halkların ortak mücadelesiyle yenilmesi sonrasında İngilizler günümüzü de etkileyecek bir oyuna giriştiler. Aslında 1925-40 sürecinde İngiltere dünya hegemonu olarak yenilmedi. Sadece çıkarları gereği taraf değiştirdi. Bunda İngiltere’nin iki amacı vardı. Birincisi Sovyetlerin güney yolunu kontrol altına almak, ikincisi Türk ulus devletini kendine tehlike yaratmayacak sınırlarda tutmaktır. Bunu Lozan’la yapmıştır. Şimdi bazı aydınların tam bağımsız bir mücadele diye tanımladıkları sürecin öyle olmadığını görmek gerekir. Kapsamlı bir oyun olarak geliştirilen tavşana kaç, tazıya tut oyununun bir parçası olarak Kürtler isyana teşvik edilmiş, Türkler Kürtlerin üzerine sürülmüştür. İngiltere isyanın bastırılmasına destek vererek karşılığında Musul-Kerkük’ü almıştır. Bu sayede Misakı Milli sınırlarından taviz verilmiş, doğu-batı diye bölünmüş olan Kürtler kuzey ve Güney olarak da bölünmüşlerdir.
Tarih işte bu noktada günümüze kadar devam edecek büyük Kürt trajedisine, komplosuna ve soykırımına varacak sürecin başlangıcı olacaktır. Daha da önemli olan, 1925’le başlatılabilecek bu çağdaş Kürt trajedisinin ağırlaşarak günümüze dek aralıksız devam ettirilmesidir
1071 Malazgirt, 1514 Çaldıran ve 1517 Ridaniye ve Ulusal Kurtuluş Savaşıyla birlikte neredeyse bin yıla yakın bir süre stratejik gerekçeler temelinde ilişki geliştiren Kürt ve Türk halkları TC ile İngiltere arasında 5 Haziran 1926 tarihinde yapılan anlaşmayla farklı bir döneme girmişlerdir. 1925’teki Şeyh Said önderlikli isyan aslında bu tarihsel ihaneti örtbas etmek için hem provoke edilmiş hem de anlamsız yere çok acımasız ve kanlı biçimde bastırılmıştır. 1925 yılı bu anlamda sadece isyanın değil Kürt halkına karşı hazırlanan ve komplo temelinde uygulamaya konan soykırımın başlangıç tarihidir.
 Böyle bir komployla başlayan süreci, 1930 Ağrı, 1937 Dersim, 1959’da 49’lar, Faik Bucak ve Sait Kırmızıtoprak’ın öldürülmesini, Halepçe, Sayın Öcalan’ın uluslararası bir komployla esir alınmasını, Roboskî, Paris katliamı ve son olarak tasfiye amacıyla başlatılan süreçten kopuk ele almak imkansızdır.
Bir gelenektir yaşanan. Şeyh Said isyanını tahrik eden komplonun yapıldığı 15 Şubat günü ile Kürt Halk Önderi Sayın Öcalan’ın uluslararası bir komployla esir alınmasının aynı gün olması tesadüf değildir. Bir gelenektir bu. Hilenin, yalanın hakim olduğu bir gelenek. Komploların sardığı bir gelenek. Kürtler için Türk devlet güçlerinin mübah gördüğü yönetim tarzı komplo tarzıdır. Bunları bilmek, ona göre örgütlü, bilinçli hareket etmek de tarihin bize öğrettiğidir ve emridir.

ERDAL CEYLAN


Kaynakça
* Abdullah Öcalan Demokratik toplum Manifestosu 5.cilt. Kürt sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü
* NLP Yayınları, “Kürtlerde İsyan Olgusu” broşürü


paylaş

Haberler


   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.