Bagok ezgisinin sırrı


Şer devam kir şev û rokê..."
Pek çoğumuz bu şarkıyı dinlemişizdir. Belki bu şarkıyı dinleyerek halay da çekmişizdir. Ama ne kadar bilir, ne kadar fark eder, ne kadar hissederiz bu ezgilerin anlamını… Müzik öyle bir şeydir ki, anlatılmak isteneni ritmiyle verir. Ritmin taşıdığı coşkuyu hissetmemek imkansızdır. O coşkuyu yaratan anlara dönelim.
Yıl 1988 günlerden 1 Nisan. Yer Bagok dağı. Bilmeyenler için söyleyelim. Bagok, Mardin’in Nusaybin ve Midyat ilçeleri arasında bir dağdır. Kürtler binlerce yıldır bu dağa sığınmışlardır. Bir geleneğin gereği olarak Kürt'ü inkar eden güçlere karşı direnen PKK savaşçıları da burayı diyar eylemişlerdir.
1988 baharı yeni umutların boy verdiği bir bahardır. İşte böyle bir zamanda, bu umutları söndürmek için büyük bir operasyon başlar. Büyük bir gerilla grubunun Bagok dağında üslendiği biliniyordur. Hedefleri yok etmektir. Saldırı 1 Nisan günü başlar. Sabah saat 9’dur. Binlerce asker ve on helikopterin katıldığı saldırıda öncü güçleri gerillalar büyük bir serinkanlılıkla karşılar. Alandaki gerilla sayısı altmıştır. Yapılan planlamaya göre yirmi gerilla savunma pozisyonunda olacak diğer kırk gerillada kuşatma alanından çıkacaktır. Bu yirmi kişi içerisinde olabilmek için herkes ısrar eder ama gücün çoğunluğunun çatışmadan çıkması gerekmektedir. Mermilerin ve top atışlarının altında aceleyle bir düzenleme yapılır.
Türk ordusunun ilk saldırısı büyük bir direnişle kırılır. Teknik ve sayı üstünlüğüne rağmen ilk saldırı üç gerillanın hafif yaralanmasıyla sonuçsuz geri çekilmek zorunda kalır. Gerilla birliği, bir helikopter düşürür. Bunun üzerine ordu güçleri yeniden saldırır. Çatışma şiddetlenerek devam eder.
Zaman akşama doğrudur. Gün boyu aç-susuz, yorgun ve beraberinde de yaralıları taşıyarak savaşan gerilla birliğinde en ufak bir moralsizlik yaşanmaz. Tüm savaşçılar büyük bir azimle direnir. Türk ordusu son çare olarak kimyasal silahları devreye koyar. Bu temelde atılan kimyasal bombalarla 20 gerilla katledilir. Bu, o güne kadar PKK tarihinde yaşanan en büyük çatışmadır. Gün boyu süren bu çatışmada 200'ün üstünde asker ölür, 3 helikopter düşürülür, 1 helikopter de yara alır. Operasyonun koordinatörü binbaşı düşürülen helikopterlerden birindedir ve o da bu çatışmada ölür.
Bagok direnişinde yaşamını yitiren gerillaların çoğu daha yenidir. Kısa bir eğitim devresi geçirmişlerdir. Savaş deneyiminden yoksundurlar. Bu durumlarına rağmen büyük bir direniş sergilerler. Bunlardan biri de Rojin'dir (Ayten Tekin). Çok yeni olmasına rağmen çatışmada örnek bir direniş sergiler. Burada yaşamını yitiren yirmi gerillayı anlatabilmek imkansızdır. O anları da anlatmak çok zordur. Yirmi genç, yirmi yiğit insan, daha ömürlerinin baharındaki o gençler saatler süren bombardıman ve ordu gücüne rağmen direnmişler, teslim olmamışlardır.
Evet ama yine de eksiktir anlatılanlar. Hiçbir kelime anlatamaz bu direnişi… En iyi o şarkı anlatır. Direnişi ve Onları. O ezgiler, o anları yaşatır. Teslim olmayan bir feda kuşağının kalp atışlarıdır o ezgide duyulan…Bundandır her serhildanda, dağ başlarındaki halaylarda aynı ezgi vardır. Kulak verin. Bagok’un kayalarına çarparak geliyor. Yankılanıyor sokaklarda ve Kürdistan’ın dört bir yanındaki dağlarda:
"Bîjî Bîjî Şerê me Bagokê!
Bîjî Bîjî Şerê me Bagokê!"
Bu ezgi yazılalı, dile geleli yirmi yılı geçti ama hala yankılanıyor.
Evet ama sokaklarda, dağlarda yankılanmayan ezgiler de var. Çıktıktan sonra birkaç ayı bile doldurmadan unutulup toplum hafızalarından giden o kadar şarkı var ki? Neden böyle oluyor? Kapitalizm her şeyde olduğu gibi sanatsal ürünlerini de harcamak-tüketmek gibi bir edinimi topluma dayatıyor. Bu gerçek göz önünde bulundurularak bile mevcut durum eleştirilmelidir. Neden mi çünkü her şeye inat yaşayabilenler var. Neden yaşıyorlar? Peki diğerleri niye yaşamıyor? Bu konu başlı başına yoğunlaşma ve tartışma gerektiriyor.
Unutulmayanlara bakalım ana hatlarıyla hepsinde gördüğümüz toplumun değerlerinin bir ifadesi. Toplumun kendini o ezgilerde bulması. Toplumun kutsallarının ifadesinin olması. Hatta toplum için kutsal bir değer haline gelmesi. Bunun nedeni ise toplumun gerçeğini, renklerini göstermesi, dile getirmesidir. Sadece siyah ve beyaz değil tüm renkleri duyumsatır. Dayatılan yasa karşı şenlik yaşamının ifadesidir. Yani toplumun özünün kendini var edebilmesinin bir yoludur. Belki de ayrı bir özelliği de pazarlanmak için yapılmamış olması. Bu konuda belki en güzel örnek modernleştirilmeye çalışılan anonim şarkıların aslının unutulmadığı, modernleştirilmeye çalışılanın ömrünün çok da uzun olmadığı.
Bagok ezgisine bakarak şunları da ekleyebiliriz. Direniş ve özgürlüğe, onura, erdeme ve insan olmaya dair yapılanlar ölümle sonuçlansa bile gururla karşılanması, algılanması var. İsmi savaş ve ölüm olsa bile kutsal değerler için olması şenlik gibi karşılanmasını sağlıyor. Ve sahipleniliyor. Peki şimdi bize toplumun bir değeri, acısının dile gelişi, kaleme alınmış şekli diye sunulanlar ne kadar bu gerçeği ifade eder? Ne kadar şenlik ruhunu taşır? Tepkiler bize dayatılan, öğretilmeye çalışılan edinimler mi? Yoksa kendimizin mi?
Şimdi bizler her gün medyada gözümüze çarpan onca “sanat eserini” yukarıda bahsettiğimiz kıstaslara göre ele alalım ve eleştirelim. Yazdıklarımız, söylediklerimiz neden kalıcılaşmıyor? Belki arşivlerde yerini alıyor ama toplum hafızasında neden kalmıyor?
Bunu bakışımızı, duygularımızı, düşüncelerimizi eleştirerek aşabiliriz. Aslında kendimizi eğiterek aşabiliriz. Sanatçı olmanın büyük bir eğitim, büyük bir yoğunlaşma, büyük bir eleştiri eylemi olduğunu bilerek gireceğimiz eylemin sonuçlarının kalıcı ürünler yaratacağı tarihin bize anlattığıdır.
MESUT KARATAŞ
