Berlinale’de ‘Kürt tahayyülü’

‘Im Feuer’ için sanatsal ve toplumsal kaygılardan çok piyasa kaygıları ile hareket ettiği için, zayıf bir yapım diyebiliriz. İran sinemasından ‘Namo’ filmi ise Avrupa sinemasında resmedilen abartılı ve gerçekdışı Kürt tahayyülünün ve karekterlerinin aksine hayatın içinden ve sade.
FEHMİ KATAR / BERLİN
70. Berlinale Film Festivali’nde Kürtlerle ilgili olan Alman–Yunan yapımı “Im Feuer” (Ateşte) filmi ve Kürt karakterin başrol oynadığı İran yapımı “Namo” (Uzayli) adında iki film yer aldı. “Im Feuer” (İngilizce adı ‘Sisters Apart’) filmi Kürdistan’daki mücadele gerçekliğini anlatmaktan kaçındığı için seyirciye ne kadar uzak geldiyse, ”Namo“ filmi de güçlü toplumsal gerçeklik anlatısından dolayı o kadar yakın geldi.
Kürdistan’da yıllardan beri süren savaş ve özelikle de Kürt kadınlarının mücadelesi uzun süredir yabancı sinamacıların merakını da cezbediyor. Rojava’daki direnişin de etkisiyle, son yıllarda çekilen filmlerde, artık Kürtlerin sadece mağduriyetleri değil, direnişleri de gösteriliyor. Ne var ki Kürt hareketinin Avrupa’daki kriminalizasyonundan, bu tartışmalara dahil olmak istemeyen özelikle Avrupalı sinemacılar, filmlerinde Kürt direnişini, savaş ile beraber o an bir araya gelmiş ve mücadeleye karar vermiş küçük bir grubun refleksi gibi gösteriyor. Bu durum, verilen mücadeleyi köklerinden kopardığı gibi, filmlerin hikayesinde de kopukluk yaratıyor ve seyirciyi de ikna edemiyor. Bundan dolayı daha önce Cannes’da gösterilen Eva Hussons’un “Güneşin Kızları” ile Caroline Fourest’in “Silah Kız Kardeşleri” (Soeurs d’Armes – Sister in Arms) filmlerine benzer bir senaryoya sahip, Berlinale’nin „Alman Sinema Perspektifi“ bölümünde gösterilen, yönetmen Daphne Charizani’nın „Im Feuer“ filmi sıkıcı bir devam filmi gibi duruyor.
Kürt ve Kürdistan kimliğinden kaçar
90’larda Almanya’ya iltica edip, 2000’lerde ülkeye geri dönüş yapan Kürt bir ailenin iki çocuğundan biri olan Rojda, Almanya’daki amcasının yanında büyür. Kürt ve Kürdistan kimliğinden kaçan Rojda, Alman ordusunda profesyonel askerlik yapmaktadır. DAİŞ’in saldırısıyla beraber ailesi bir daha mülteci olur. Yunanistan’daki bir mülteci kampında annesine ulaşan Rojda’nin sevinci uzun sürmez, zira çok sevdiği kızkardeşi Kürdistan’da kalıp savaşmaya karar vermiştir. Kürdistan’a aidiyet duygusu hissetmeyen Rojda, kızkardeşini ikna edip Almanya’ya getirmek için, kendini pêşmergeleri eğiten Alman askeri programına önerir ve Güney Kürdistan’a gider. Bir grup pêşmerge kadın savaşçıyı eğitmekle görevli Alman askerler, kadın grubunda komutanlık olmadığı için zorlandıkları görevlerini, Rojda’nın kadın grubu ile kurduğu ilişki sayesinde daha rahat icra ederler. Rojda çok kısa bir süre içinde samimi olduğu kadın grubundan Berîvan’ın yardımı ile kardeşini bulmaya çalışır.
Ortaya eklektik bir ürün çıkmış
Film orda savaşan kadınların sadece kötü bir kopyasını anlattığı için, ne Rojda’nın kardeşi Dilan’ın neden orda kalıp savaşmaya karar verdiğini anlayabiliyoruz ne de otonom hareket eden pêşmerge kadın savaşçılarının, Dilan’ın içinde olduğu başka bir kadın grubu ile olan ilişkilerini. Savaşçı kadınların ‘pêşmerge’ olarak lanse edilmeleri bir yana sanki otonom kadın ordusu dünyanın en normal şeyiymiş gibi oldubittiye getirilmiş filmde. Karakterlerde de hiç bir derinlik olmayınca, şunu da anlatalım, bunu anlatalım telaşından ortaya eklektik bir ürün çıkmış.
Sponsor mu pazarlamacı mı?
Oldukça masraflı olan sinema sanatında, yönetmenlerin kendi filmlerini finanse etmek için bazı tassaruflarda bulunmaları bir yere kadar anlaşılır. Fakat sponsorların belirleyici olması durumunda olay sinemadan ve iyi bir ürün ortaya çıkarma kaygısından çok pazarlamacılığa dönüşür. Son dönemlerde bu yönlü bir gelişme de Kürdistan ile ilgili filmlerde görünüyor. Süreç kısaca şöyle işliyor; ülkelerdeki devlet fonlarından filme pay almak için, filmin belli bir kısmının o ülkede ya da o ülkenin dilinde yapılması lazım. Diyelim ki Almanya ve Yunanistan’dan fon alınacaksa filmin iki ülkede de gecmesi gerekiyor. Örneğin film Güney Kürdistan’da geçecekse ordaki hükümetin de talepleri yerine getirilmeli. Hal böyle olunca filmlerin senaryoları zaten baştan bir şekilde belirleniyor ya da en iyi söylemle sınırlandırılıyor.
Bir suçlu bulma paranoyası
“Im Feuer” filminin aksine İranlı yönetmen Nader Saeivar’in filmi „Namo“, toplumsal gerçeklikle kurulabilecek en yakın bağı kurmuş ve çok karmaşık devlet toplum ilişkisini oldukça sade bir biçimde anlatmayı başarmış.
Çoğunluğu Azeri olan Tebriz’deki bir mahallede, o mahalleden olmayan iki yabancı kişi mahalle bakalının önünde arabalarını park edip, içinde oturarak, beklemeye başlarlar. Mahalleli bu iki kişinin İran’ın gizli istihbaratından olduklarını düşünür. Gün geçtikçe mahalle sakinlerinin paranoyası da artar. Herkes içim içim polis olduklarını düşündükleri kişilerin kendileri için orda olabileceklerini kaygısı güderken, diğer taraftan polislerin aslında mahalleye yeni göç eden, babası da siyasetten yıllar önce cezaevine girmiş olan Kürt öğretmenin peşinde olduğu konusunda hemfikir olurlar. Mahallede büyük bir bölünmeye ve tedirginliğe yol açan, istihbarat oldukları düşünülen iki kişinin mahalledeki varlığı, bir anda hiçbir suçu olmamasına rağmen herkesi suçlu bir pozisyona sokar. İki yabancı kişinin sadece mahalledeki varlıklarının ve susmalarının mahalleli arasında nasıl dehşet bir gerginliğe yol açtığını anlatan film, aynı zamanda İran’daki çok kültürlü toplumsal yapıya işaret ediyor.
Kürt karekteri seçmesinin nedeni
Kendisi de Azeri olan yönetmen Nader Saeivar, bütün halkın marjinal hale getirildiği İran’daki durumu anlatmak için Kürt karakteri seçmesini nedenini de Kürtlerin İran’daki politik geçmişine bağlayarak, Kürt birinin politik olmasının oldukça gerçekçi olduğunu çünkü Kürtlerin çok güçlü bir politik geçmişi olduğunu belirtiyor. Filmi ünlü İranlı yönetmen Jafar Penahi ile beraber yapan yönetmen Saeivar, Penahi ile bilikte gerçeğe en yakın olabilecek içerek üzerinde çalıştıklarını söyledi.
