Dilsiz sevda

Haberleri —

Yaşamda dersler vardır. Olumsuz deneyimler bile bir yerden sonra bize “bilgeliğimiz” yolunda olgunlaşmayı öğretir. Acı bile mükemmel bir öğretmendir. O yüzden yaşadığımız acılardan tecrübe kazanıp yıllardır bize dayatılan ihanet dolu yaşamı kabul etmemeliyiz. Belki devlet-iktidar bizi anlamak istemeyecektir ama bizimle aynı kaderi paylaşan halklar bizi mutlaka anlayacaktır.
Çünkü aynı acıyı yaşayan halklar, aynı duyguları besler birbirlerine karşı. Örneğin damdan düşüp ayağı kırılan biri “bana doktor değil, damdan düşmüş ayağını kırmış birini getirin” derken, çekilen acıyı en iyi anlayan, insaflı olarak canını yakmadan tedavi edeceği gibi, haykırışlarını ruhunda hissedecek, acının onun da canını yakacağı için şefkat ile yaklaşmasını istemektedir.
İşte benim de burada anlatmak istediğim konu bundan ibarettir. Bana dili yasaklanmış, ülkesi yıllardır sömürülmüş, benliği inkar edilip anadili için zindanlara düzen birini getirin, beni en iyi o anlar. Yıllarca sevdamızı bile dilsizleştirdiler, hep bizi bize değil başkalarına benzetmeye çalıştılar. İşte bu duyguları yaşayan birini istiyorum acımı, acımızı anlayabilmesi için...
Belki de Hallac-ı Mansur gibi parçalasaydılar, Bruno gibi ateşlerde yaksaydılar, İsa gibi çarmıha gerseydiler, bu kadar acı çekmezdim. Acım anlık olur, sonra ruhum bedenimden ayrılıp sonsuz bir huzura kavuşturdu. Maalesef yazdığım ve saydığım acıların hepsini yaşarken tattırıyorlar bana ve halkıma. Dilimin yasaklanması insanlığımın yasaklanmasıyla eş değerdir. Yıllarca jenosid uygulamalara tabi tutulan bir halk son yüzyıllarda ise etnosid uygulamalarla yüz yüze kalmıştır.
Devletçi-iktidarcı zihniyet bu kadar acımasızlaşırken, insanın aklına bu acımasızlığa hiçbir benzetme gelmiyor. Oysa hayvanlar bile hiçbir canlıya bu kadar eziyet etmez. İhtiyaç duyduğu yiyeceklerini avlarken, avını önce öldürür sonra parçalar. Ama ‘Tanrılaşan’ devlet-iktidar, toplumu ve insanlığı paramparça etmekle yetinmeyip, haykırışlarından zevk alıp, onları yarı ölü bırakıp kendi çizgisine çekmeye çalışıyor. Eğer tarihin çarkını geriye çevirecek olursak Türkiye’de yaşanan acıları biraz daha derinden hissetmiş oluruz.
Etnosid uygulamaları genelde baskı ve zor aracı olan devletçi-iktidarcı sistemin doğuşunda vardır, özelde de iktidarın en yoğunlaşmış hali olan ulus-devlettir. Toplumsal farklılıkları reddeden tekçi yapısından kaynaklı, en olmazsa olmaz uygulamaları şark köşesinde yerini alır. Kendi hegemonyalarını kurmanın, toplumsal belleği yok etmekten geçtiğine, yine toplumun yaratıcılığı ve sürdürülebilirliği olan ahlak ve politikanın, toplumdan soyutlamasıyla mümkün olabileceğine adları gibi emindirler. Tarih her ne kadar jenosid uygulamalarına şahit olmuşsa, bir o kadar da insani toplumsal değerlerinin yitirilmesiyle birlikte, tarihin karanlık dip kuyularında yerlerini alan toplumlara da şahittir.
17. yüzyılda ortaya çıkıp 19. yüzyılda Leviathanlaşan (canavarlaşan) devlet-ulus geleneği arkasındaki bu güçlü mirasla halklar ve toplumlar üzerinde tam bir “kültürel soykırım” terörü estirmiştir. Hasta adam Osmanlı’nın yıkılmasıyla beraber; milliyetçilik iksiriyle beslenmiş kafatasçı İttihat Terakki tarafından Türk-İslam sentezine dayalı yeni bir devlet kurulmuştur. Yine bu senteze bağlı olarak Kürtler, Çerkesler, Boşnaklar, Acemler gibi farklı dil ve kültüre sahip olan azınlıklar üzerinde hem jenosid hem de etnosid uygulamalarına tanık olmaktayız. Kuşkusuz ki bu uygulamalarda günah keçisi Kürt toplumu olmaktadır. İsyanlar bahane edilerek önce fiziksel soykırımdan daha sonra da asimilasyon yoluyla derin bir bellek yitimi yaratılarak, entegre edilmek istenmiştir.
Günümüz itibarıyla bakılacak olursa en önemli tahribatın dil ve kültür şahsında zihniyette yaratıldığını görmekteyiz. Bu zihniyet kaybı, devletin birçok uygulamalarını ne yazık ki Kürdistan’da meşru gösterecek kadar derin bir yanılgıya yol açmıştır. Fakat Kürt siyasal mücadelesinin geldiği nokta ve yarattığı insan şahsiyeti sayesinde artık geçmişin bütün “kültürel soykırım” uygulamaları büyük oranda boşa çıkarılmaktadır.
Belki Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu gibi ırkçı-faşizan kurumlar Güneş-Dil Teorisi gibi tezler üzerinden Türk halkını kandırabilir; ancak Kürt halkı geldiği konum itibarıyla gerçeği görüp, doğruyu bilip uygulayabilecek konumdadır. Bu yüzden zaman direnme zamanıdır. Demokratik Özerkliği uygulamaya geçirip yaşatma zamanıdır.
* Siirt E Tipi Cezaevi

paylaş

Haberler


   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.