Dokunmak yeniden çocukluğuma

  • 35 yıl sonra döndüm köyüme. Yeniden çocuk oldum, yeniden poşet aldım ve yeniden şeker toplamaya başladım. Şimdi artık haylazlık zamanı, şimdi kendi tarihime yürüme zamanı…

UMUT AYDIN


Dağınık evler, bozkır ve çorak bir toprak. Suyu çeşmelerden ibaret. Kış mevsimlerinin alabildiğine sert, kar yağışının metreleri bulduğu, yazları ise serin mi serin bir yer benim köyüm. Benim köyüm uçsuz bucaksız, unutulmuş bir dağın başında, şehirlere uzak mı uzak bir köydür.

Ne zaman kurulduğu, kimler tarafından kurulduğu pek de bilinmez. Ama bir zamanlar Ermenilerin ikamet ettiği daha çocukken kulaklara çalınır. Ama yoktur Ermenilere dair bir emare. Aslında kimse de sormadı şimdiye kadar, araştırmadı da. Belki de köydeki tepelerde kazılar yapılsa, derinliklerine inilse köyümüzün, çıkar ortaya bir belirti. Bir işaret bulunur Ermenilere, hatta belki de daha başka kültürlere dair de bir şey. Gayri yapılmamıştır, ne hikmetse kimse pek merak da etmemiştir. Bir tarihçi peşine düşmemiş. Keşfetmeye çalışmamıştır, belki de gizli, karanlıkta, hatta yerin altında kalan tarihini. 
Benim doğup büyüdüğüm köy böyle işte. Sert bir coğrafyası vardır. Coğrafya insanların yüzlerine nakşolur. Kişiliklerine dokunur, şekillendirir. Onun için sert mizaçlıdır, bizim köyün insanı. Ama içten içe narindir, kırılgandır. O sert bakışlar altında derin bir yalnızlık hissi yatar. Bir terk edilmişlik hissi. Öteki olmuştur hep. Şehre de uzaktır ya, civar köyler de pek yakın değildir. Unutulmuş, bir dağ başında haline terkedilmiş bir köydür benim köyüm.

Yüzlere iz olarak düşen o sertlik belki de bu terk edilmişlik hissindendir. Yalnızlık hissi ki yer bitirir insanı. Küçüklüğümde tanıdığım köyümün insanlarını büyüdükten sonra hiç tanıyamadım onlardan birini. Tanımak bir yana göremedim de. Yasaklandı bana köy. Çocukluğumun geçtiği o bozkır köyünde, o unutulmuş, terk edilmiş dağ köyünde büyüdükten sonra bir anı yaşayamadım. Ötekileştirilmiş köyümün insanı gibi bende köyüme hep öteki kaldım. Ne dağlarında koşabildim, ne soğuk sularından kana kana içebildim.  

Ama hani hep kalır ya insanın çocukluk anıları, benim de öyle oldu. Gittiğim yerlere köyümü götürdüm. Köyümün yaşlılarını, çocuklarını, ötekileştirilmiş hislerini, duygularını sırtladım. Belki de bu his hep bende kaldığı için ben de her yerde kendimi hep bir öteki hissettim. Benim köyümün üzerine, ben doğmazdan önce çöken o yalnızlık hissi benim de üzerime çöktü. Sonra bana kalan, onu her gittiğim yere taşımak oldu. Bende hiç büyümeden kalan köyümün çocukları, hiç ölmeden orada duran, çocukluğumun kahramanları olan köyümün yaşlılarını taşıdım. Azığım oldular, yalnızlığım oldular, bende bir parça oldular hep. 

Köyün içinde akan o serin çeşmeye gidip geldim defalarca, hep çocuk, hep yalnız, hep yanımdaki köy çocuklarıyla. Kaniya nava gund, (köyün ortasındaki çeşme) hep içime aktı. O aktıkça ben genç kaldım. O aktıkça ben çocuk hayallerime takılı kaldım. 

Diyarê Xaça (haçlıların diyarı) bir de. O diyar ki ilk koşmalarım, haylazlıklarımın, evden ilk kaçamaklarımın vazgeçilmez mekanı. Tepenin üzerindeki düzlük sonu gelmez bir maraton koşusuna çıkarırdı beni. Rüzgar eserken, yel yüzümü yalayıp giderken, kış soğuğu bedenimi titretirken yine de hayatımın en özgür anlarını yaşamak için çıktığım o düzlük hiç gitmedi benden. 

Şimdi arada geçen 35 yıla rağmen, bir bayram sabahı, babamın elinden tutarak gittiğim namaza takılı kaldım. Neden herkes toplanır bilmezsek de, namazı neden kıldıklarına anlam vermezsek de, o büyüklerin arasına karışmak, onlarla aynı safta durmak bizi farklı kılardı. Büyümüş hissederdik kendimizi. Sonra, sonra büyük olmayı düşlerdik. Heyecanlanırdık. Çocukluğun basamaklarını hızlıca tırmanıp o saflarda duran büyük olmayı düşlerdik. Ama bitti mi sabah namazı elimize tutuşturulan naylon poşetlerle dalardık köyün sokaklarına ve yeniden çocuk olurduk. 

Köyün sokakları dediğime bakmayın siz, yoktur bizim köyde öyle sizin bildiğiniz sokaklar. O zamanlar farkına varmadığım, ama şimdilerde aklımda hep bir soru işareti olarak kalan köydeki evlerin neden birbirlerine o kadar uzak olduklarıdır. 

Bizim köyün evleri yakın değildir birbirlerine. Sanki o yalnızlık içinde herkes daha fazla yalnız kalmak için uzak yapmışlardı evlerini birbirine. Yalnızlık bir kara baht gibi çökmüştü köyün üzerine. 

Belki de hayata bir isyandı, kendilerini yalnızlığa daha fazla verme haliydi. Ama biz çocuklar yine de bulurduk birbirimizi ve elimizde poşetlerle dalardık her bir evin kapısına. ‘Eyd û erefatê we bimbarek be’, sözlerini adeta haykırarak söylerdik. Sanki sesimiz ne kadar yüksek çıksa poşetlerimize inecek bayramlıklar o kadar büyük olacak, çok olacak gibiydi. Bir de sanki öyle bağırınca dini ritüelimizi daha layıkıyla yerine getirmiş olurduk. Ama çocuk işte, bilmezsek de anlamını, yapardık bunları. Belki de büyüklerimiz öğretmişlerdi bize de, biz farkında değildik sadece. 

Bir de annem, asıl bayramlığım, bayramlığımız. Bir çocuk için en güzel bayramlıktır anneler. Yapışırdık eteklerine. Dört elle sarılırdık. Sanki bir başka olurdu bayramda annemiz. Biz hiç büyümeyeceğiz, o hiçbir zaman aramızdan çekilip gitmeyecek gibiydi. Sığınağımızdı, güvenli limanımız. Ama bayramlarda ise bayramlığımızdı annemiz. 

Ama sonra büyüdüm, büyüdük. Göçtü gitti köyümüz, köyümüzün çocukları, çocukluğumuz, ama daha evvelden köyümüzün büyükleri. Ve sonra annemiz. Göçen biz miydik gerçekten onlar mı? 

35 yıl sonra döndüm köyüme. Yeniden çocuk oldum, yeniden poşet aldım ve yeniden şeker toplamaya başladım. Şimdi artık haylazlık zamanı, şimdi kendi tarihime yürüme zamanı. Yeniden sabah namazlarında büyüklerle aynı safta durma, annemizin eteklerine yapışıp en güzel bayramlığı alma ve en güzeli de diyara xaça düzlüğünde rüzgara karşı koşma zamanı. 

Oysa ben köyümden hiç çıkmadım. Düşlerim, hayallerim orada kaldı. Ve insanın düşleri, hayalleri neredeyse aslında orada kalır hep. Köyüme döndüm dediysem, öyle fiziki olarak gitmedim, görüntü bir videoyla köyüm geldi yanıma. Her bir yamaç, her bir ev, her bir ağaç dokundu yeniden düşlerime. O sokakları videodan izlerken, çocukluğumun geçtiği o evin duvarlarına bakarken, yeniden dokundum çocukluğuma, çocuk oldum yeniden.  

Sîpan’a döndüm yüzümü. O Sîpan Dağı ki, uzun kış gecelerinde izlemeye doyamadığım, Xecê ile Siyabend’in hazin öyküsünde defalarca misafiri olduğum Sîpan. O Sîpan ki çocuk düşlerimin güzel gelini. O Sîpan ki ötesi bize uzak, bize yabancı, berisi bizim olan. 
Şimdi Sîpan’a karşı, unutulmuş bir dağ başında unutulmuş köyümün sokaklarındayım. Çocuk oldum yeniden. Büyük olma hayalinden geçtim ve öylece çocuk kalmak istiyorum. 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.