Faşizmin pratikleri ve Türkiye örneği üzerine

Haberleri —

Hitler’den Mussolini ve Franco’ya kadar olduğu gibi AKP/MHP faşist iktidarı da “tek devlet, tek millet, tek dil, tek din” söylemini topluma enjekte ederek zehirlemek istiyor.

Muhammed KAYA

Bu yazıda bir kez daha açığa çıkan AKP-MHP iktidar bloğunun topluma dayattığı faşizan pratikleri irdeleyeceğiz. Öncelikle kısaca faşizm tanımı yapıldıktan sonra siyaset bilimci Dr Lawrence Britt tarafından 14 karakteri vurgulanan faşizmin Türkiye’deki pratik örnekleri ile somutlaştırılmaya çalışılacaktır.

Faşizmin kavramsal olarak ne anlama geldiği noktasında bir fikir birliğinin olduğunu söylemek güç. Kavram olarak Türk Dil Kurumu faşizm tanımı yaparken, faşizm’in isim olduğunu,

“1. İtalya’da, Mussolini’nin önderliği altında 1919’da başlayan, adını 1922-1943 yılları arasında iktidarda bulunan partiden alan, sendikalara, meslek kuruluşlarına dayanan, devlet sınırlarını genişletmek ereğini güden, tüm yetkilerin tek partinin ve tek kişinin elinde toplandığı düzen.

2. demokratik düzen yerine aşırı, çarpıtılmış bir ulusçuluğa dayanan bir baskı düzeni kurmayı amaçlayan öğreti” anlamına geldiğini belirtmektedir.

Almanya’daki Hitler, İtalya’daki Mussolini, İspanya’daki Franco, Endonezya’daki Suharto Ve Şili’deki Pinochet gibi 20. yüzyılın görmüş olduğu tipik faşist rejimleri inceleyen Siyaset Bilimci Dr. Lawrence Britt, faşizm için 14 karakteristik özellik tespitinde bulunmuş. Söz konusu faşizan pratiklerin 14 ortak özelliğini günümüz Türkiyesi bağlamında Türkiye’deki iktidar çevrelerinin açıklama ve uygulamaları çerçevesinde ele aldığımızda çok ciddi benzerliğin olduğunu görmekteyiz.

Biz de Bianet.org tarafından çevrilen 2003 tarihli makalenin Türkçe karşılığını bulmaya çalışalım. Makaleye göre;

1. Güçlü ve sürekli milliyetçilik: Faşist rejimler, sürekli olarak vatansever şiarlar, sloganlar, semboller, marşlar ve diğer ıvır zıvırı kullanma eğilimindedir.

Bu öncülü Türkiye açısından değerlendirmeye gerek bile yok sanırım. Erdoğan ve çevresi tarafından sürekli tekrarlanan “tek devlet, tek millet, tek dil, tek din” nakaratı, yakın tarih olması açısından 24 Haziran seçimlerindeki “Vakit Türkiye vakti” gibi pohpohlanan kof milliyetçi söylemleri hemen her gün duymaktayız, görmekteyiz…

2. İnsan haklarının aşağılanması ve hor görülmesi: Düşmandan korku ve güvenlik ihtiyacı nedeniyle, faşist rejim altındaki insanlar, ‘ihtiyaç’ gereği belirli durumlarda insan haklarının göz ardı edilebileceğine ikna edilirler. İnsanlar işkence, yargısız infaz, siyasal suikast, uzun süreli gözaltı gibi uygulamalara karşı başını başka tarafa çevirme, hatta bunları onaylama eğilimindedir.

AKP’de milletvekilli seçilen BBP Genel Başkanı Nurcan Karakaya ve bebeğinin ölümü sonrasında yaptığı açıklamada HDP milletvekillerini hedef göstererek, “Terörle mücadelede her yolun meşru olduğu bir safhaya geçildiğini” savundu. Açıklamasının devamında “Türkiye Cumhuriyeti devleti bu güne kadar hep hukuk içerisinde kalarak bu mücadeleyi sergiledi. Ama şu gözüktü ki hukukun dışına çıkılması gerekiyorsa artık oraya da çıkılmalı.”

İçişleri Bakanı Süleyman Soylu ise Polis Akademisi Karabük POMEM 2018-19 mezuniyet töreninde yaptığı açıklamada artık kimsenin ne operasyonlara, ne mahkemelere, ne yargıya ne de kiminle ortaklık yapıp, kimden alışveriş yapacaklarına laf söyleyemeyeceğini belirtti.

Son üç yıllık savaş ve OHAL uygulaması ile gelinen noktada hukuka aykırı eylemlerin açıkça ifade edildiği, meşruiyetinin sorgulanmasının bile yasaklandığı İçişleri Bakanı tarafından dile getiriliyor.

3. Düşmanların/günah keçilerinin birleştirici bir neden olarak tanımlanması: Ülkenin güvenliğini ve bütünlüğünü tehdit eden düşmanın ortadan kaldırılması için insanlar histerik kalabalıklara katılıp sokaklara dökülür; Bu düşman tanımının içinde ırksal, etnik ya da dinsel azınlıklar, liberaller, komünistler, sosyalistler, teröristler, vs. vardır.

AKP-MHP iktidar bloğu ve yandaş kalemler, troller tarafından kendilerine muhalif tüm kesimleri “terörist” olmakla, Türk devletinin bekasına kast etmekle suçlamaktadır. Örneğin radikal bir şekilde Erdoğan-Bahçeli ikilisini destekleyen trol Ömer Turan demokratik siyasetin adresi HDP’yi tanımlarken “HDP demek Amerikan emperyalizmi demektir. HDP’liler de Amerikan emperyalizmin piyonlarıdır”ifadelerini kullanmaktadır. Bu ifadeler her ne kadar Ömer Turan tarafından dile getirilse de Hilal Kaplan, Cemil Barlas, Haşmet Babaoğlu vd kişiler tarafından sıklıkla kullanılan gerçekdışı söylemlerdir.

4. Ordunun ve militarizmin yüceltilmesi: Yaygın yerel sorunlar olduğunda bile, orduya hükümet bütçesinden aşırı miktarda pay verilir ve yerel gündemler göz ardı edilir. Askerler ve ordu hizmetleri alabildiğini yüceltilir.

   

Türkiye’de devlet tarihinin son 60 yılı ordunun darbeleriyle geçen ülkede askeri darbelere rağmen ordu için peygamber ocağı nitelemesi yapılmaktadır. Meclis’deki bütçe görüşmeleri sırasında övünülerek devlet bütçesinden orduya aslan payı ayrılması en basit örnek olarak önümüzde durmaktadır.  Türkiye’nin 2018 bütçesi de önceki yıllar misali “savaş bütçesi” olmuş,  Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda yaklaşık 1 ay süren 762.8 milyar lira gelir, 696.8 milyar lira giderli 2018 bütçesinden savunma ve güvenlik ile ilgili kurumlara başlangıç ödeneği olarak 92 milyar TL ayrıldı. Sağlık Bakanlığı ve ilgili kuruluşlara ise 37.5 milyar TL!!

5. Cinsel ayrımcılığın şahlanışı: Faşist ulusların hükümetleri, neredeyse tamamen erkek-egemen olma eğilimindedir. Faşist rejimlerde, geleneksel cinsiyet rolleri daha katı hale getirilmiştir. Kürtaj karşıtlığı ve homofobi had safhadadır.

Türkiye’de iktidar tarafından topluma enjekte edilen homofiye, kürtaj karşıtlığı, katı toplumsal cinsiyet rollerine ilişkin örnek bulmakta insan güçlük çekmiyor. Alilerin “onur yürüşü”nü, ‘pride’ filmini yasaklaması, Erdoğan’ın hemen her evlilik töreninde tekrarladığı “üç çocuk” dayatması sadece birkaç örnek olarak karşımızda durmaktadır.

6. Kitle iletişim araçlarının kontrol altına alınması: Kimi zaman medya hükümet tarafından doğrudan kontrol edilirken, diğer durumlarda dolaylı olarak diğer genelgeler, mevzuatlar, sempatik medya temsilcileri ya da yöneticileri tarafından kontrol edilir. Sansür, özellikle savaş dönemlerinde oldukça yaygındır.

Türkiye’de yaygın medya tekel oluşturmuş durumda. Aynı anda neredeyse tüm gazeteler aynı manşetle çıkmaktadır. Örneğin, geçtiğimiz hafta Vatan, Güneş, Takvim, Yeni Şafak, Sabah, Star, Akşam, Türkiye ve diğer birçok gazete “ABD’ye göbekten bağlı değiliz” manşetiyle çıktı.

Ayrıca 27 Temmuz’da yani dün akşam 16:00 sularında küçük bir çocuk Demirören AVM’de zemin kata düştü. AVM’de konuşulanlara göre yürüyen merdivenlerin kenarlarında olan boşlukların bir tanesinden düşen çocukla ilgili Demirören’in medya tekeli nedeniyle basında hiçbir haber yapılmadı.

7. Ulusal güvenlik takıntısı: ”Korku” hükümet tarafından, kitleler üzerinde harekete geçirici bir araç olarak kullanılır.

İktidar tarafından sürekli topluma korku pompalanmaktadır. Cumhurbaşkanı, atanmış bakanlar, yargı mensupları vb en ufak bir sorunla karşılaşıldığında demokrasi ve insan hakların geliştirilmesi yerine “ulusal güvenlik” kaygısını öne sürmektedir. ABD hukuk dışına çıkan iki kurum olan içişleri ve adalet bakanlıklarına yaptırım uygulama kararı aldığında bir yargı mensubu(!) olan Yargıtay Üyesi Mustafa yapıcı şu twiti atmıştı:  “Ey Kitab’ı indiren ve hesabı süratli olan Allahım! Müttefik düşmanları dağıt. Allahım! Onları hezimete uğrat ve onları sars.”

8. Din ve yönetimin içiçe geçmesi: Faşist ulus hükümetleri, ulus içindeki en yaygın dini, kamuoyunu manipüle etmek için bir araç olarak kullanır. Dini retorik ve terminoloji, dinin ana doktrinlerinin hükümet politikalarına veya eylemlerine tamamen karşıt olduğu durumlarda dahi, hükümet liderleri tarafından yaygın olarak kullanılır.

İktidara geldiği günden beri sürekli İslamcılık yapan AKP ve Erdoğan’ın retoriğinin temelinde dincilik yatmaktadır. Gerek iç politikada gerekse dış politikada karşılaşılan her krizin aşılması için kullanılan ilk cümle “Allahın izniyle…” olmaktadır. Toplumsal sorunlara rasyonel çözümler üretmek, sorunları aşmak yerine Diyanet’in fetvalarıyla çözmeye çalışmak Erdoğan’ın klasiği olmuş durumdadır. Almanya’daki DİTİB imamlarının MİT ajanı olması, muhalifler hakkında bilgi toplaması din devlet ilişkilerinin geldiği boyutu gözler önüne sermektedir. Cemaat ve tarikatların devlet içerisindeki örgütlülükleri, devlet kademelerinde yükselmenin meritokrasiye dayalı olmayıp cemaat ve tarikat aidiyeti üzerinden gelişmesi bu öncül iççin verilebilecek basit birkaç örneği tekil etmektedir.

9. Özel sermayenin gücünün korunması: Faşist uluslardaki sanayi ve iş aristokrasisi, sıklıkla hükümet liderlerini iktidara getirenlerdir. Bunu hükümetle iş dünyası arasında karşılıklı çıkara dayalı bir ilişki tesis ederek ve belli bir iktidar eliti yaratarak yapar.

AKP ve Erdoğan iktidarı eşzamanlı olarak yeşil sermaye iktidarıdır. OHAL ilanı ve OHAL’in uzatma sürecinde Erdoğan’ın sermaye tekellerine sürekli vurguladığı OHAL döneminde grevlerin olmadığıydı. Örneğin OHAL’in 7. uzatılma kararı sonrası  “Bu ülkede OHAL ile idare edildiği dönemler bizim OHAL kararlarını uyguladığımız dönemler gibi değildi. O zaman fabrikalar sürekli greve giderdi. Tüm sanayi kesimine seslenmek isterim 7. OHAL dahil bir fabrikada grev söz konusu mu? Şu süreç içerisinde Türkiye’de sanayi durmamıştır.”

10. Emek gücünün baskı altına alınması: Faşist hükümete karşı tek gerçek tehdit emeğin örgütlü gücü olduğundan, işçi sendikaları ya tamamen saf dışı edilir ya da şiddetle baskı altına alınır.

On binlerce insanın işinden gece yarısı kararnameleriyle atılması, işten atılanların bir daha herhangi bir kamu kuruluşunda işe girmelerinin engellenmesi iş gücünün baskı altına alınmasına örnektir. Kimi çalıştığı kurum yöneticisinin kendisinden rahatsız olması, kimi üye olduğu sendika, kimi Facebook ya da Twitter’daki bir paylaşımı nedeniyle işten atılmıştır. OHAL olduğu için grev yasaklanmış, greve gidenler ise gözaltı ve tutuklamalarla sindirilmeye çalışılmaktadır. AKP bir sermaye partisi olduğundan en çok işçiden emekçiden korkmaktadır. Bu nedenle emek gücünü baskı altına almanın bin bir yolunu bulmaya çalışmakta ve uygulamaktadır.

11. Aydınların ve sanatın küçümsenmesi: Faşist uluslar, yüksek öğrenim ve akademiye karşı açık bir düşmanlığı körükler ve teşvik eder. Profesörlerin ve diğer akademisyenlerin sansüre uğraması, hatta tutuklanması yaygındır. Sanatta ifade özgürlüğü açıkça saldırı altındadır ve hükümetler genellikle sanata bütçe ayırmayı reddeder.

Çok tanıdık bir öncül. 2015’te özyönetim direnişleri başladığında Türkiyeli aydın ve demokrat akademisyenler yaşanan katliamlara tepki göstermek için “Bu suça ortak olmayacağız” adlı bir bildiri yayınlandı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, 2016 Ocak ayındaki Büyükelçiler Konferansı’nda yaptığı konuşmada 1128 akademisyenin imzaladığı ‘Barış Bildirgesi’ni hedef aldı, “Ey aydın müsveddeleri siz karanlıksınız” dedi. Açıklamanın devamında “Kendine akademisyen diyen bir güruh Türkiye devletinin topraklarını korumasına dil uzatıyor, bölge halkını tehdit ediyor. Akademisyen güruhu yurtdışından gözlemcileri Türkiye’ye davet ediyor. Bunun adı müstemlekeciliktir, mandacılıktır. Türkiye bu zihniyetin ihanetiyle 100 yıl önce de karşılaştı. Yalnızca yabancıların sorunları çözebileceğine inanan bir güruh vardı. Bu aydın müsveddeleri kalkıp devletin katliam yaptığından bahsediyor. Ey aydın müsveddeleri siz karanlıksınız. Aydın falan değilsiniz. Sizler ne Doğu’nun ne de buraların adresini bilemeyecek kadar cahilsiniz. Ama bizler kendi evimizin yolu gibi iyi biliriz” İfadelerini kullandı. Peki, akademisyenlere ne oldu? İmzacı akademisyenlerin hepsi ihraç edildi! Kimisi gözaltına alındı, kimi tutuklandı, kimi ceza aldı. İhraç edilen tüm akademisyenlerin pasaportlarına tahdit konuldu. OHAL kalktı ama pasaportlara konulan tahdit hala kaldırılmadı. Ülke akademi mezarlığına dönüştürüldü.

   

12. Suç ve cezalandırma ile baskı altına alma: Faşist rejimlerde, polislere kanunları zorla uygulamaları için neredeyse sınırsız bir yetki verilir. İnsanlar genellikle, polisin suistimallerine göz yummaya ve hatta vatanseverlik adına sivil özgürlüklerden feragat etmeye razı olur. Faşist uluslarda, sınırsız güce sahip ulusal bir polis kuvveti vardır.

Cezasızlık AKP döneminin en belirin özelliğidir. Uğur Kaymaz, Enes Ata ve onlarca çocuğun katledilmesi polis marifetidir. Polislerin giyindiği cezasızlık zırhı, polislerin zırhı araçlarla sadece 20 Temmuz 2016 tarihinden günümüze değin onlarca yurttaşın ezilerek katledilmesine yol açmıştır. Polislere yönelik adli ve idari soruşturma ve kovuşturmalarda herhangi bir yol alınamamıştır. Örneğin Diyarbakır’da yolda yürüyen Hatun Elhaman’a çarparak öldüren Özel Harekat polisine 1 yıl 8 ay hapis cezası verildi, bu ceza da ertelendi. Polise verilen tek ceza, üç aylık ehliyetten men edilmesi oldu!

13. İnsan kayırma ve yozlaşmada sınır tanımama: Faşist rejimler neredeyse her zaman, yönetim kadrolarına birbirini atayarak hükümetin güç ve otoritesini onları hesap vermekten korumak için kullanan bir grup ahbap ile müttefikleri tarafından yönetilir. Ulusal kaynakların ve hatta hazinenin tahsisi ya da bunların hükümet liderleri tarafından açık bir şekilde gaspı, faşist rejimlerde rastlanmayan bir olgu değildir.

Türkiye’de devlet kademelerinde yükselmenin en önemli ölçütü akraba (örneğin damat) olmaktır! Bir bakanın kardeşi müsteşar, başka kardeşi büyükelçi, kuzeni ise daire başkanı olabilir. Şayet Bilal Erdoğan’ın okul arkadaşı iseniz TRT’ye Genel Müdür olabilir; Emine Erdoğan’ın kuzeni iseniz Ankara Ticaret Odasına Genel Başkan olabilir; adınız Berat ise Hazine Ve Maliye Bakanı, Selçuk Bayraktar ise şirketiniz en önemli devlet ihaleleri alabilir. Tüm bunlardaki ölçüt ise akrabalık…

14. Hileli seçimler: Faşist uluslardaki seçimler bazen tamamen göz boyama amaçlı yapılır. Diğer zamanlarda ise seçimler, çamur atma kampanyaları, hatta muhalefet adaylarının öldürülmesi, seçmen oylarının ve seçim bölgelerinin kontrolü için yasama kurumlarının alet edilmesi ve medya manipülasyonu gölgesinde yapılır. Faşist uluslar, tipik olarak kendi yargı sistemini seçimleri manipüle ya da kontrol etmek için kullanır.

24 Haziran, 16 Nisan, 1 Kasım, 7 Haziran ve daha nice tarihler bizlerin maruz kaldığı hileli seçimlerdir. Devlet bütçesinden aslan payını alarak, devletin kara, deniz ve hava araçlarının neredeyse tümünü seçim hizmeti için kullanan, 298 Sayılı Seçim Kanunu olmasına rağmen seçim sathı mahallinde seçim kanunu değiştirmek, seçim günü YSK kararıyla “mühürsüz oy”ları geçerli saymak, Suruç’ta olduğu gibi seçim sürecinde kendisine muhalif kesimleri öldürmek ve daha niceleri bizlere tanıdık gelmektedir. Yüksek seçim kurulu Erdoğan’ın kararlarının onandığı ve duyurulduğu bir kurul haline gelmiştir.

Tüm bu öncüller Dr. Lawrence Britt tarafımdan dünyadaki faşist rejimler incelenerek oluşturulmuştur. Tanımı ve pratikleri ile ülke gerçeğimizle ne kadar da uyuşuyor değil mi?

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2024 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.