Irak kaynıyor

Güney Kürdistan toplumunun Rojava ilgisi günlük sohbetlerin tümüne yansıyor. Oradaki Kürtlerin sorunları, ihtiyaçları ve şimdiye kadar izlenen “üçüncü yol” stratejisinin başarısı büyük bir taktir ve destek görüyor.
Kuzey Kürdistan’daki gelişmeler, AKP’nin politikaları, gerillanın silah bırakması gibi konularda toplumun algısı ve değerlendirmeleri, birçok konuda hükümet ve siyasi partilerden ayrışıyor. Halk, Kuzey’deki mücadelenin, Güney için yarattığı stratejik güvencenin farkında. Yönetim düzeyinde, AKP ve Türk devletine duyulan güvenin toplumda bir karşılığı bulunmuyor.
Türk devletinin son bir hafta içinde yaptığı onlarca hava saldırısı, görüşme-diyalog niyetinin samimi ve dürüst olmadığı konusunda kesin bir kanı oluşturmuş. Güney halkı, Türkiye’nin siyasal gelişmelerini, AKP’yi, Fethullah Gülen’i ve Kuzey Kürdistan’daki mücadeleyi artık TV haberlerinden öğrenmiyor. KCK adı altında sürdürülen sürek avından kaçan Kürt siyasetçilerin büyük bölümü artık Güney Kürdistan’da yaşıyor. Bu kesimin halkla, siyasilerle ve esnafla ilişkileri çok doğal ve güçlü. Bu zorunlu iç göçün mağdurları, hükümetin tahayyül dahi edemeyeceği bir etki yaratıyor.
Güney Kürdistan’da geçen hafta hemen herkes İran’da rejim içindeki büyük ve dönülmez çatlamayı konuşuyordu. Mahmud Ahmedinejad ile dini lider Ali Hamaney ilk kez karşı karşıya geldi. Yaklaşan cumhurbaşkanlığı seçimlerinde muhafazakar statüko bölünecek. Ahmedinejad yardımcısı Rehim Sefevi’yi kendisinin yerine hazırlıyor. Dini lider Hamaney’in ise şimdiki Meclis Başkanı Ali Laricani’yi destekleyeceği belirtiliyor. Bu yarılma büyük olasılıkla devam edecek. Kürtler hararetli bir şekilde, İran’da statükodaki bu büyük yarılmanın Doğu’daki Kürtler için nasıl bir etki yaratacağını tartışıyor.
Bu tartışmaların ortasında Güney Kürdistan ve Irak’ın güvenliği de var. 4 Şubat günü, Irak Hizbullahı lideri Wesaq Betata bir açıklama ile “El-Muhtar Ordusu”nun kuruluşunu ilan etti. Irak Hizbullahı bu oluşumu, Irak İslami Uyanışı isimli hareketle birlikte, Maliki yönetimini desteklemek üzere kurduklarını belirtti. Bu ilandan iki gün önce Bağdat ve Babil’de Sünnilere yönelik eylemler gerçekleşti, 31 kişi öldü. Bu patlamalardan sonra El Kaide de, Maliki ve Şii toplumuna karşı savaş ilan etmiş ve Sünnilere silahlanma çağrısı yapmıştı.
Güney Kürdistan kamuoyu El Kaide’nin Katar ve Suudi Arabistan tarafından, Hizbullah’ın ise İran’ın desteğini aldığını; bu akılsız ve insafsız mezhep savaşının Musul ve Kerkük’ten sonra daha kuzeye kaymasından endişeli. Tam da bu noktada her halkın meşru savunma hakkı, toplumların öz savunması gibi konular gündeme geliyor.
Güney Kürdistanlılar, PKK gerillalarını sadece Türkiye ve İran’a karşı değil; sınır boylarının devasa avantajını kullanmak isteyen yabancı güçlere karşı da yegane savunma gücü görüyor. Gerillanın yaşamı ve yıllardır İran ve Türkiye tarafından “test” edilen kırılmaz mukavemeti ‘Kuzey’deki cephenin emin ellerde olduğu inancını diri tutuyor. Tam da bu noktada PKK’nin silah bırakma tartışmalarının, sadece Türkiye’nin arzuları ve hassasiyetleri ile sınırlı olmadığı; aksine Kürdistan’ın ve tüm Kürtlerin meşru savunma gücü olduğu, bir iddia olmaktan çıkarak ete kemiğe bürünüyor.
Türk devleti ve İran’ın çıkmazı da burada yatıyor: Kendileri Irak merkezi hükümeti ve Federal Kürdistan yönetimi ile “dostane” ilişkiler kurmaya çalışırken, Kürt toplumunun da birbirinden habersiz, birbiriyle ilişkisiz kalmasını istiyor.
Ama olmuyor işte. Zorbanın, zalimin ve güç sahibinin kudreti ve iktidarı da bir yere kadar…
Haklı olmak diğer bütün silahlar gibi yalanı da anlamsızlaştırıyor, halkların evrensel komedisine dönüştürüyor.
