Kürdistan’ın üç silahşörü

Haberleri —

 ‘Apê Osman, Kürdistan’dı, gözü hep ülkedeydi. Belki ailesi geniş değildi, belki kimsesi de yoktu ama düşüncesiyle büyüktü. Büyük düşünce halkı, ülkeyi düşünmektir. Yüzlerce şehidimiz, ülkeye gitmeden önce, onun yanına gittiler. Ruhi yönden birbirini tamamladılar, moral güç aldılar.’ Abdullah Öcalan

Çağdaş Kürt edebiyatının önemli isimlerden Osman Sebrî  11 Ekim 1993 günü Şam’ın kenar mahallesinde bulunan iki odalı, mütevazi evinde, bu dünyadan göç ettiğinde geride Kürdistan’da direniş ve aydınlanmanın izleriyle dolu bir hayat öyküsü bıraktı.

20 yaşında Şêx Seîd serhildanına katılmış, iki amcasının idam sehbasında kaybetmiş, Xoybûn Cemiyeti’nin “gizli pusulasını” Seyid Rıza’ya ulaştırmak için Rojava’dan Dersim’e doğru aylarca süren zorlu bir yolculuğa çıkmış, ömrünü Kürdistan’ın özgürlüğü hayaliyle geçirmişti.

1905 yılında Kahta’da dünyaya gelen Sebrî’nin edebiyat hayatı ve edebiyatçı kişiliği, 1932’de Hawar dergisi ile başlayıp, gelişti.

Henüz 11 yaşındayken babasını yitiren Sabrî, hayatına amcası Şükrü’nün yanında devam etti.

Özgürlük mücadelesine de henüz hayatının baharındayken başlayan Sabrî, 1924 yılında başlayan Şêx Seîd isyanında aktif yer alır. Amcaları Şükrü ve Nuri ile birlikte Şêx Seîd ayaklanmasına katılan Sabrî, isyanın bastırılmasında Türk devletinin haklarında idam cezası vermesi nedeniyle her iki amcas idam edilir. Bu süreçte iki kez tutuklanır, uzun yıllar Türk zindanlarında kalır.

Serbest kaldıktan sonra sürgün yollarına düşmek zorunda kalır. Rojava’ya sürgüne giden Sebrî, burada da Xoybûn hareketi içerisinde yer alır.

Ape Sabrî’nin hız kesmeyen özgürlük mücadelesi, o sıralarda İshak Nuri Paşa önderliğinde 1930 yılında Ağrı‘da başlayan isyan ile tutuşur. İsyanda yer almak için yola çıkan Sabrî yolda tutuklanarak uzun bir süre cezaevinde kalmak zorunda kalır. Cezaevinde çıkana kadar ise bastırılan Ağrı isyanı hakkında  ‘Agiri’ adlı şiirinde kaleme döker.

Serbest kaldıktan sonra Şam’a yerleşir. Defalarca tutuklanan Sabrî mücadelesinden ise hiç vazgeçmemiştir. 1957 yılında Dr. Nûredîn Zaza, Reşîd Hemo ve Hemîdê Derwêş gibi Kürt aydınlarıyla birlikte ilk defa Suriye’de bir Kürt partisini kurar ve partinin başkanı seçilir. 15 Ağustos Atılımı‘ndan sonra Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan ile sık sık biraraya gelir. Sadece Öcalan değil, gerillalar da Apê Osman’ın sürekli ziyaretçileridir.

Son görüşmesinde Osman Sebrî Öcalan’a şunu diyecekti: “Hayallerimizi gerçekleştiriyorsunuz. Hayatımın hiçbir döneminde bu kadar gururlu olmadım. Artık Kürdistan’ı özgürleştirecek bir örgüt var.”

Apê Osman’ın ölümünden sonra Kürt Halk Önderi Öcalan’ın 1993 yılının Aralık ayında Berxwedan Gazetesi’nde yaptığı değerlendirmeyi özetleyerek veriyoruz.

Suruç’a kadar gittim, ama…

Büyük şehidimiz Apê Osman’ı (Osman Sebrî) sık sık ziyaret ederdim. O bizi tanıdı. Biz Apê Osman’ı tanıdık. Yüzlerce şehidimiz, ülkeye gitmeden önce, onun yanına gittiler. Ruhi yönden birbirini tamamladılar, moral güç aldılar. Gittiği her yerde söylerdi, -çok şey söylüyordu. Siz biraz uzaklaşmış olabilirsiniz, ama o büyük bir yurtseverdi.

Kürdistan’da 50 yılı aşkın bir süre yurtsever kalmış, kirlenmemiş, sonuna kadar bağımsızlık ve özgürlüğe bağlı ve hiç taviz vermemiş. Kürdistan’da böyle temiz kalmış kişi kolay bulunmaz, biliyorsunuz. Hepimize vasiyeti vardı. Sizlere vasiyetini sonuna kadar söyledi, bu vasiyet tutulmalıdır.

Arkadaşlar anlatıyor, ölümü kabul etmediğini, gözleri ölümü reddettiğini söylüyorlardı. Evet onun rüyası Kürdistan’dı. Son görüşmemde özlemleri vardı. İsterse kendisini Kürdistan’a götürebileceğimizi söyledim. Kürdistan’ı görmüş, anlatıyordu.

1925 yılından bahsediyordu: “Bir müfreze hazırlamıştık gitmek için” demişti.

Büyük bir düşünce. “Suruç’a kadar gittim, ama arkamda kimse kalmadı” diye tamamlamıştı. Biliyorum: Türklerin zulmü, Kemal dönemidir. Cesaret edip adım atmak bile büyük bir olaydır. Şêx Seîd ayaklanmasını da iki günde yerle bir ettiler, hiçbir şey bırakmadılar. Mustafa Kemal’in rejimine karşı çıkmaya tekrar cesaret etmek önemli bir noktadır. Uzun bir süre direniyor. Sonra işlerini Güney’de devam ettirmek, bir fırsatını yakalamak istiyor. Yurtseverlik adına ne kadar yoğun bir tutuklama olduğunu ve ne kadar kişinin düşmüş olduğunu görüyor. Ama bütün bunlar, bu sağlam değerlere sahip insanı etkilemiyor.

Kürdistan’da, halkımızın içinde, böyle sağlam ruhlu birinin çalışması yürümüyor. 1925’ten sonra her başkaldırışta vurdular. Öldürdüğünü öldürdü, kendine bağlayabildiğini bağladı, korkan da kaçtı. Kürtlük her geçen gün bir ölü düştü. Bu unutulmamalı. Bundan sonra Kürtlerin ölümü hız kazandı. Türkiye Cumhuriyeti’nden önce Kürtler böyle düşmemişti. Dilleri, örf ve adetleri güçlüydü. Türklerden daha güçlüydü. Bu döneme kadar üzerinde etki fazla yoktu, bundan sonra oldu. Böyle bir direniş bu dönemden sonradır.

Melê Abdullah’ı da gördünüz. O da 50-60 yıl Mustafa Kemal’in zulmüne karşı durmuş, sakalını kesmemiş. 97 yaşında olmasına rağmen yanımıza geldiğinde 18 yaşında bir delikanlı gibiydi. Gerilla nizamıyla hareket ediyordu. “İki sene ömrüm kalmış, keşke Kürdistan’ı görseydim” diyordu. Ben, belki 1995 yılında veya 2000 yıllarına doğru Kürdistan kurtulur diyordum. Kendisi “hayır” diyordu, “1995 yılında kurtulacaktır.” Eğer insanın inancı tamsa kurtulmuş sayılır. Ruhları güçlü, moralleri yüksekti. Sonuna kadar ülkeyi yaşıyordu.

Gözleri, nefesi ülkedeydi; sönmemişti, açıktı. Bunlar ülkenin üzerinizdeki büyük gözleridir. 50-60 yılı nasıl bu ülkeye vermişler, ruhlarını satmamış ve kendilerini bağımlı hale getirmemişler? Biri yaşlı bir molla, diğeri 90 yaşlarında bir yurtsever. Her ikisi de bizi gördü ve yoldaş oldular.

Onlarla dostluğumuz, yoldaşlık ilişkilerimiz güçlüydü. Bu büyük insanlarımızla konuşmalarımız oldu, üzerinde durun! Büyük şehitlerin anısı üzerinde durmak nasıl olur? Onların söyledikleri üzerinde durmakla olur.

Şehitlerin anısı üzerinde nasıl duruyorduk? PKK tarihinde bir şehidimiz vardı. Düşman onu vurmakla, bizi daha çok korkutup vazgeçirmek istiyordu. Gerçekten de dünyamız yıkıldı sandık. Birkaç gün şehidimizin yolunda yürüyelim dedik. Ne bir silahımız, ne de ölümü göze alacak bir arkadaşımız vardı. Biz düşmana yüklenmek, intikam almak istedik. Sonra da partiyi ilan edecektik, kanlar boşa gitmemeliydi. Yoldaşımız Haki’nin şehadetinin daha yılı dolmadan, anısına partiyi ilan ettik ve 6 ay sonra da intikamımızı aldık. Sonra Hilvan ve Siverek kavgamız meydana geldi.

Düşman arkadaşımızı şehit etmiş olmasaydı, belki de PKK oluşmazdı ve ben kendimi PKK’nin işlerine bu denli vermezdim. Bir şehidin anısına, parti kurmaya söz vermiştik. İntikamını alacaktık. Silah için henüz hazır değildik. İmkanlarımızı birleştirip birkaç silah almaya karar verdik ve başladık. Partiyi bu şekilde oluşturmaya başladık. Hem düşman üzerimize geldi, hem de biz onun üzerine gittik. Şu an ülkemizin aşağı yukarı yüzde 90’ı hakimiyetimiz altındadır.

   

Apê Osman gibi yalnız…

Bunları niçin anlatıyorum? Anılara dürüst yaklaşım gösterilirse, ölüm olmaz. Bir ülkenin oluşumuna neden teşkil eder. Büyük şehidin ölümüyle ilgili ne yapılabilir diye düşünüyorum: İşte; yaşlıydı, 70’ini, 90’ını doldurmuştu denmemeli. Ben böyle şehitlerin 18 yaşındakilerle aynı olduğunu söylüyorum. Niçin? Çünkü yaşamları bir amaç uğruna geçmiş, amaçtan uzaklaşmamışlar. Amacı çok sağlam tutmuşlar. Direndiler ve ruhlarını satmadılar. Sonuna kadar onurlu yaşadılar. Sağlam kalmak da çok büyük bir olaydır.

Peki gerçek yurtseverlik nasıl oluştu? Niçin burada birçok büyük yurtseverlik oluşmuş? Tarihe biraz bakılsa anlaşılır. Osmanlılara karşı, TC’ye karşı geldiler. Kimisi oraya, kimisi şuraya ve bir bölümü de buraya kadar geldi. Siz kendiniz de buralara geldiniz. Geçmişinize bakın, Türk barbarlığı birçok halkı kırdı. Ermeni ve Rum bırakmadılar, birçok insanı yok ettiler. Üzerimize de öyle geldiler, ben de buraya geldim. Bir-iki ay daha kalırsam her şeyin elimizden gideceğini düşündüm ve buraya geldim. Yeni bir siyasetin, yeni bir düşüncenin olduğunu biliyordum ve elimizden gideceği tehlikesini görüyordum, onun için buraya geldim.

Apê Osman gibi yalnız geldim. Ne bir tanıdık, ne de dost, hiç kimsem yoktu. Kimse benim kim olduğumu bilmiyordu. Başkaları da gelmişti. Geriye bir adım atmak bir ulusun ölümü olacağı için cesaret edemedik. Alelacele sınırdan geri girmek de ölümümüz olurdu. İkisini de kabul etmedik. Ne ülkeden çok uzaklaşacak, ne de tekrar öyle ölüme koşacaktık. Burada kalacaktık. Bu sahada dost kim, düşman kim, üzerinde durduk. Hangi temel üzerinde güven ve inanç oluşturulmalı, hangi metotla çalışmalar yapılmalıydı? Bu dönem eski Kürt partilerini yakından gördük. Hiçbir dost yok, birbirimizi çabuk tanıdık. Bu şehidimizi de ziyaret ettik. Kaldırmak istedikleri yükün gerçekten ağır olduğunu gördük.

Apê Osman 1925’lerde neden önderlik yapamadıklarını anlattı. 1945’ten sonra niçin önderlik yapılamadığını, 1960’ta bunu gerçekleştiremediklerinin nedenini anlattı. Çok sebep var. Ülkede kalmak da mümkün değildi. Bir Kürtçe kelime tutuklanmaya, öldürülmeye sebep teşkil ediyordu.

Biz, 1970’lerde “Biz Kürt’üz” derken, ölümü göze alarak söyledik. O zaman en büyük iş “Ben Kürdüm” demekti. Ben kendim 1970’te “Biz Kürdüz” dedim. Bu iki kelimeden başka ne bilincimiz, ne de cesaretimiz vardı. Ama bu kelimeler insana ne hatırlatıyor, insanın başına ne getiriyor, insandan ne istiyor? Ne olmuş Kürt’e, Kürdistan neresi, nasıl sömürgeleştirilmiş, nasıl parçalanmış ve en önemlisi de nasıl kurtarılabilir? Neyle kurtaracaksın? Etrafında kimse yok. Kime yanaşsan, senden kaçıyor. “Kendini yaktın, çocuklarımızı yakma” diyorlardı.

İşimiz yıllarca böyleydi; “Sonuna kadar varım” diyen bir arkadaş yok. Yıllarca “kendini yaktın bari bize yaklaşma” diyorlardı. Kaçıyorlardı. Kürt ulusunun davası bu denli düşmüştü. Tabii siz burada biraz yurtseverdiniz, Kürtlüğünüzü inkar etmiyordunuz, ama Kuzey’de böyle değildi.

O günleri hatırladığımda ve bu günlerle karşılaştırdığımda, bu günler cennettir. O günler karanlık günlerdi. Ülke gitmiş, isim gitmiş, halkın adı yok. Üstüne üstlük kendi kendini de inkar ediyor. Kimse yoktu. “Ben Kürt’üm” dediğimde utanıyor, “kuyruklu olanlara Kürt denir” deniliyordu. Hiç kimse “Ben Kürt’üm” demiyordu. Birisinin halkını tanımaması şaşırtıcıdır. Halkının üzerinde hakaret varsa ve bunu göz önüne getirmiyorsa bir kimse, onda hiçbir hayır yoktur. O insanın şerefi yoktur. Biraz namus ve şeref üzerinde yoğunlaşıyorum ve bunun böyle olduğunu görüyorum. Bir halk adına yapacakların şeref ve namustur. Bunun dışında hiçbir değerimiz olamaz. Üzerinde dürüst bir Kürt ismi varsa iyi, gerisi hep yalandır.

Her giden düşüyordu

12 Eylül’de, düşmanın planına göre Kürt kalmamalıydı. Yeryüzünde Kürtlük kalmazdı. Buralarda heder olan değerlerimiz gibi, bu şehidimiz de giderdi, unutulurdu.

Bir tek dost olmadığını söylemiştim. Filistinlilerin yanına gittik. Bir yıl kaldık, peki nasıl hareket edecektik? Arkadaşlarımız bile bize gülüyordu, “ülkeye dönüşten, ülkeye gitmekten söz ediyorsun” diyorlardı. “Sana inanıyoruz ama bu mümkün değil”, “ölüme bile varız ama ülkeye dönüş öldü.” Bırak arkadaşları, hiç kimse 1980’den sonra dönüşe inanmıyordu. Ölümüne bağlı arkadaşlar vardı, ama inanç kalmamıştı, üstüne de gidemiyorsun. Doğrusu da, her gelen Kürt burada kalmış, dönmemişti.

Apê Osman da buradan uzaklaşmadı. Ülkeye dönüş için çabaladı, gözleri hep ülkeye dönmekteydi, ama dönüş olmadı. Bu durum bizim de başımıza geldi, ilk yıl “ne yapacağım” diyordum. Güçlü bir çıkış, kendini ayakta tutma, arkadaşlara cesaret verme, bazı arkadaşlara yol açma. Ölüme hazır arkadaşlar var, ama “mümkün değil” diyorlar. 1980 ve 82’den sonra bazı arkadaşları gönderdik. Bunlar büyük adımlardı. Her giden düşüyordu.

Bazı hainler onları daha yoldayken şehit etmişlerdi. Biliyorsunuz düşmanla birlikte Kürtlüğü düşürüyorlar. Yekîtî de göndermeyi istedi, gittiler, yolda öldürüldüler. Bizimkiler de gitti, öldürüldü. Düşman önceden yolları kesmiş. Botan, Behdinan, Mardin, Adıyaman yörelerinde yolları kesmiş. 1982’de gönderiyorduk; düşman yakalıyor, parçalıyordu. Bazı arkadaşları Apê Osman’ın memleketi Adıyaman’a yolladık, düşman yakalayıp nehre attı. Adnan arkadaş vardı, 1982’in bu ayında gönderdik. 10 arkadaşımız Hêzil çayında hainlerin eliyle gitti. Yine de ülkeye dönüş düşüncemizden vazgeçmedik. Üstüne üstüne gittik.

Ama bir şeyi ispatladık: Düşman vuruyor, bir daha dönülmesin diye. Ülke dışına çıkınca insan zayıf düşüyor. Büyük dava olmazsa insan basit bir hale düşüyor, küçülüyor. Düşmemek, küçülmemek için büyük davayı düşünmek, büyük ruha sahip olmak gerekiyor. Kendini öldürmemen, ayakta kalman için büyük düşünce ve siyaset gerekiyor. Adım atmanın gereğini burada gördük. Kendimizde çok çare oluşturduk.

İşte Apê Osman’ı böylesi bir dönemde ziyaret ettik. Onda yurtseverliğin kalmış olduğunu gördük. Bize cesaret verdi. 1985’ten sonra bu alanda buna benzer dostlarım oldu. Gün be gün dostlar çoğalıyordu. 1985’te ancak 3-4 dostumuz vardı. 15 Ağustos Atılımı’ndan sonra halk bize kulak vermeye başladı. Ve her geçen yıl yurtseverlik gelişti, herkes bize yakınlaştı, PKK’ye yaklaştı. Önceleri kimse ülkeye gitmiyordu, 1988, 1989’dan sonra halk çok geldi.

Apê Osman, “Etrafımıza 7 kişi toplamıştık, Şêx Seîd devrimini desteklemeye gitmek istiyorduk ama olmadı” diyordu.

Bizim de öyle oldu. Ölüm üzerine ölüm, hamle üzerine hamle ve zulüm altındaydık, buna rağmen atılımlarımızı durdurmadık. Alem değişmiş, Ortadoğu değişmişti. Bu kaderin değişebileceğini gördük ve biraz değiştirdik, kötü talihi biraz kırdık. Giden gelmiyor, düşen kalkmıyor. Kürtlerin tarihinde bu ne anlama geliyor? 15 Ağustos Atılımı bu gibi şeyleri ıslah etti. Neydi bu? Ne kadar düşmüşsen, dardaysan, yalnız kalmışsan da, eğer doğru bir siyaset ve yurtsever bir ruha sahipsen, kendini koyvermemişsen, büyük işler becerebilirsin. Kürt ruhunun bu yanıyla ayağa kalktığını söyleyebiliriz. Bin yıldır düşmüş olan, nefesi kesilen o ruh, yalnız bir-iki kişide kalmıştı. Ne için? Ölmemişim direnişe varım demek için.

Son görüşme

Apê Osman’ın böyleydi işte. Çok bilinçli bir insandı. 15 Ağustos Atılımı’nın üzerinde çok yoğun duruyordu. Haberleri günlük olarak takip ediyordu. Ülkede olup bitenleri biliyordu. Son görüşmemizde şöyle bir durum oldu: Ben haberleri dinleyebileceğine ihtimal vermiyordum. BBC’yi dinlemişti. Bize anlattı. Hastaydı, ayakta duramıyor, ama haberleri dinliyor ve bizim gibi takip ediyordu. Ülkede olup bitenlerden haberdardı.

“Ölümü kabul etmiyorum” diyen Kürt ruhu vardı kendisinde. Tabii önceleri de yüzlerce şehit onun yanına gitmiş, cesaret almış, cesaret vermişler. Sonuçta, 15 Ağustos sonrası burada yurtseverlik güçlendi. Çocuklarını 15 Ağustos ruhu üzerine verdiler. Yalnız yardımcı değil, yüzlerce şehit verdiler. Partiyi maddi yönden de gerçekten desteklediler. Evleriyle, maddi destekleriyle birçok kalıcı değerin oluşmasına neden oldular.

Burada varolan nedir? Burada varolan büyük yurtseverlik ruhunun kalışıdır. Belki siz kendiliğinden yurtsever olduğunuzu sanıyorsunuz, ama öyle değil. Eğer burada öyle güçlü bir yurtseverlik kalmışsa, yol gösterici büyük bir ruh olmasındandır. Niçin diğer yerlerde güçlü yurtseverlik yoktur? Çünkü kök kurumuş ama burada kök kurumamış. Yalnızdı ama kurumamıştı. Neticede onların etrafında kalanlar vardı, sonra biz yetiştik.

1984 atılımından sonra tüm ruhlar birleşti. Bu ruhlar materyal oldu, silah oldu, yoldaş oldu, halk ordusu oldu ve şimdi “ölüm kalmamış” denilebilir.

Böyle yurtsever bir şahsiyetin yaklaşımına gereken değer verilmiyordu. Bunun gibi bir yaşam bir halkın uyanışına bedeldir. Bir halkın yaşamında düşüp düşmediği, ölüp ölmediği önemlidir.

Bakıyorum bu günlere, biz artık ölüm tehlikesini geride bırakmışız. Mesele Kürtlüğün amacına ulaşmak da değildir. Tek başına, her baktığımızda düşmanın bizi daralttığını görüyoruz. Her yola başvurarak bizi ülkemizden uzaklaştırmaya çalışıyor, biz de yetişeceğiz diyoruz. Bunu düşünüyoruz şimdi. Mesele Kürt’ün varlığı, Kürt ve Kürdistan’ın özgürlük ve bağımsızlığıdır. Bu yalnız PKK şehitlerinin değil, tüm şehitlerin anısınadır. Bu dostumuz ve 50-60 yıl büyüklüğünü korumuş. Bütün Kürdistan şehitleri için doğru olan nedir? Doğru olana göre yürümek lazım. Diğer şeyler hep yalandır. Apê Osman da bunları biliyordu. Niçin diğerlerine değer vermedi? Burada değerli olanın kıymetini bilmeli, alay etmemeli.

Apê Osman’ın anısı üzerine sadık olduklarını söyleyenlerden istediğim, onun bir yaşamı, düşüncesi, ruhu vardı, bunlar bir şeyin üzerineydi, bir şeye bağlıydı. Gördünüz, gözleri açıktı. Dostsak, arkadaşsak unutmamalıyız. “Öldü gitti” diyen Kürtlüğümüzde bir eksiklik var. Ben ölümü kabul etmiyorum. Fiziki olarak ortada olmasam da, eğer sende bir parça ruh varsa bana “öldün” diyemezsin.

Ulusların, halkların yaşamında ölüm ayrı bir şeydir. Eğer düşkün, tenezzül eden, milletin başını eğen bir liderin varsa, o zaman ölümün olduğunu söyleyebilirsin. Düşmana tenezzül edip birçok kimsenin boynunu büküyor ve ucuz kurtuluyorsa, o zaman ölüm olur.

Apê Osman Kürdistan’dı

Apê Osman’ın bu konuda da bir tavrını duydum. Bu tür şeyleri kabul etmiyordu. İnsan bu ruhu tanıdığında ve taşıdığında “yalnız kaldım, ben de vazgeçeyim, bağımsızlık ve özgürlük ruhundan uzaklaşayım” türü tavır takınmaz, bunun üzerinde durmaz. Kürtlükte karşı duruş öyledir. Her gün ortalama 5-10 şehidimiz oluyor, buna ölüm denilebilir mi? Önceleri herkes kendinin ve ailesinin yaşamını düşünüyordu. “Varsa yaşam benim ve ailem için, yoksa hiç kimseye yok” mantığı egemendi. Ulus, halk, ülke yoktu.

Apê Osman ülkeyleydi, Kürdistan’dı. Belki ailesi geniş değildi, belki kimsesi de yoktu ama düşüncesiyle büyüktü. Büyük düşünce halkı, ülkeyi düşünmektir. Sonuna kadar birlikte olunacak, -yurtseverlik budur. Bu nasıl olur? İşte, böyle sonuna kadar bağımsızlık ve özgürlükle olur. Hiç kimseye, hiçbir devlete, hiçbir düşmana tenezzül etmedi. Böyle oluşur büyük bir millet. Bunu niçin söylüyorum? Çünkü Kürtlerde böyle insanlar çok azdır. Kürtler büyük düşünceden hemen kaçıyor, yüce ruhtan çabuk uzaklaşıyorlar.

İnsan niçin kendini böyle büyük bir ruhtan uzaklaştırabilir, diye çok üzülüyorum. Niçin yalnız bırakmalı? Ama zayıftılar, güçleri bu kadardı, düşkündüler. Bu yönde düşmüşler ve biz farketmemişiz. Ölüm budur. Bu Kürt halkının yaşamıdır demiyoruz, bu kişisel yaşamdır. Kürt ulusu kendini nasıl kaybetti? Bu bakış açısıyla kendini kaybetti. Nasıl ruhsuz bıraktı? Bu kölelikle alta düştü.

Benim de başıma geldi, hem de yıllarca. Düşman, “şahsi bir yaşam istiyorsan her şey senin olsun; yok Kürtlük yaşamı, bağımsızlık ve özgürlük istiyorsan ölürsün” diyordu. Yıllarca hangi yaşam benim diye düşündüm. Bir ulus için kendimizi az da olsa namuslu bırakmaya çalıştığımızı söylemiştim. “Her ne olursa olsun düşmanın sana öngördüğü yaşamı kabul etme” dedim. Para vardı, rahatlık vardı, kabul etmedim. Arkadaşlarımız hepsi okul okuyup maaş sahibi oldular, beni daralttılar, yalnız kaldım ama tenezzül etmedim.

Yalnız kaldığım halde cesaret ettim, tıpkı Apê Osman gibi. Direndim, direndim, şimdi de devlet imana gelecek, başka da hiçbir çaresi yoktur. Yalnızdık bu konuda, diğerleri kendilerini akıllı sanıyor, bizi de ölü sayıyorlardı. Etrafımda bulunan arkadaşlar, “bugün yarın düşersin” diyorlardı. Benden sonra kendileri birkaç kişi kalabildi. Şimdi “ölüm benim için var ya da yok, hiçbir anlam ifade etmiyor” diyorum.

Ölü olan kimdir? Beni, benim gibilerini ölü sayanlar kimlerdi? Şimdi nerededirler? Ölü olmadığımız ortaya çıktı. Ben ve Apê Osman’ın ölü olmadığı, ölü olanın diğerleri olduğu açığa çıktı. Kendilerini büyük düşünceden, bağımsızlık ve özgürlük ruhundan uzak tutanlar ölüdür. Tenezzül edenler, kendini düşürenler, küçük çıkarlar için düşmanla olanlar ölüdürler. Bundan dolayı Apê Osman’ın büyük bir yaşamın temsilcisidir. Belki siz beni şimdi tam anlamıyor, beni yalnız sayıyorsunuz, benimki öyledir. Apê Osman’ı sonuna kadar yoldaş sayıyorum, şehit kabul ediyorum. Kavgayla, güleryüzle mutlu gitti, bunun için üzülmüyorum.

Asıl mesele; siz kendinizi nasıl geliştirecek, bize ne kadar büyük bir ruh vereceksiniz, üzerimizdeki yükü kaldırabilecek misiniz? Büyük şehide üzülmeyin, kendinize üzülün. Siz de biraz büyük olabilecek misiniz, olamayacak mısınız? Acaba siz de şerefli bir sona varacak mısınız, varmayacak mısınız?

Apê Osman’a biraz saygınız varsa burada, biraz büyük kalınmalı. O 50-60 yıl yalnız başına nasıl son nefesine kadar büyük kaldı? Ona değer vermek insanın kendi değerini de büyütmek içindir. Kürt’üz, şehitlerin anılarına, Apê Osman’ın anısına bağlı olduğunu söyleyenler, onun 50-60 yıl nasıl tek başına ayakta kalabildiğine baksınlar. Niçin dinlemiyor, niçin onu duymuyorsunuz? Böyle tek olanlar her şeydir. Kendini bir şey sananlar hiçbir şeydirler. Niçin? Hiçbir şeyi temsil etmiyorlar. Yaşamlarında hiçbir değer yoktur.

Hepimizin başı sağolsun.

 

 HABER MERKEZİ

   

Yarın: Apê Musa ve Cegerxwîn

paylaş

Haberler


   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.