Mahir ERGUN: İnsan ne zaman savaşır, neden barışır?

Haberleri —

İnsan ne zaman savaşır? Uzlaşmanın sağlanamadığı, yani çelişkilerin "uzlaşmaz çelişki" halini aldığı yerde. Artık sorun yalnızca zor yoluyla çözülebilecekse... Yoksa tarih boyunca yaşanan katliamların intikamını almak, mücadele tarihinin bir gündemi hiçbir zaman olmadı. Olmaz da. Çünkü insan unutma eğilimindedir. Acıtan şeyleri kendinden uzak tutar. Hatırlatmak için uğraşırsın, hatırlamak istemezsin. Kabuk tutmuş yaraları kaşıyanlara sıcak bakılmaz. 

Temelde huzur ister insan; rahatça yaşamak, mutlu olmak, çoğalmak ister. Çocukları olsun ister, onları büyütmek ister, en doğal isteklerdir bunlar. Ve bütün bunlar riske girerse şayet, saldırı altındaysa, o zaman silaha sarılacaktır, ama ne için? Makul bir uzlaşma sağlamak için.

Kimse sonu görünmeyen bir savaşa atılmak istemez. Hele hesap sormak, intikam için hiç... Unutmayı tercih edecek, elindekileri korumak isteyecektir. Bir çocuğunu yitiren ana, ikincisini korumak isteyecektir. Diğer çocuğunun hayatta kalması, onun için ölen çocuğunun kanının yerde kalıp kalmamasından çok daha önemlidir. Dolayısıyla "barış", her zaman için geçerli tek parola olmuştur.  

Sınıf mücadelesine uzlaşmaz niteliğini proletarya değil, burjuvazi kazandırır. Serbest rekabetçi kapitalizmin devrevi  buhranlarını ve refah dönemlerini hatırlayalım. Kapitalist üretim ilişkileri emperyalizme dönüştükçe, tekelleşen sermayeyle birlikte çelişki, iyice uzlaşmaz bir nitelik kazanıyor. Hatta son aşama kendi içinde aşamalar oluşturuyor; güncel haline -kapitalizmin son aşaması emperyalizm- gelinen son dönemi örnek verebiliriz. Karmaşık bir cümle oldu. Kabahati tarihe yüklüyorum.  

Sonuçta çelişki, gün geçtikçe daha da uzlaşmaz bir hal alıyor. Manifestonun yazıldığı dönemlerde uzlaşma zeminleri bugünküne göre daha fazlaydı belki. Marx'ın İngiltere ve barışçıl geçiş üzerine yorumları bunun göstergesi sayılabilir. Bunlar bugün güncelliklerini yitiriyor. Bugün uzlaşmaz çelişkileri büyüten emperyalizmdir ve uzlaşmayan, hiçbir zaman uzlaşmayacak olan da odur. 


Savaşın müsebbibi gösterilmeli 

Tarihsel olarak böyle, evet; ama insan, "tarihsel, sosyal, ekonomik şartların zarurî neticesini" çok fazla umursamayacaktır, o "hey gidi kambur felek, hey gidi kahpe devran hey," (1) diyecek yine. Dolayısıyla tarihin dayattıklarıyla değil, hayatta kalma sorunlarıyla ilgilenecektir.

Hayat öyle ya da böyle devam ediyorken, ideolojik donanımını kendine zırh edinip ölümün üzerine koşmak, herkesin harcı olamaz; bu ancak bir avuç avangardın yapabileceği bir şeydir. Bu yüzden de çoğu zaman romantik addedilirler. Avangard; sloganlar atar, yayınlar yapar, vuruşur, ölür fakat hayat hiçbir şey olmamış gibi devam eder. Bir şeyler olduğunu hissedenler varsa da kısa zaman sonra unutacaklardır ve her şey yine "normale" dönecektir onlar için. Eğilim huzurdan yanadır.

Hele Anadolu gibi bir katliamlar, acılar coğrafyasında, hele Kürdistan'da savaş on yıllardır acılarla devam ederken, yeni ölümler, savaş çağrıları bıkkınlıktan başka bir his uyandırmaz. Bu bıkkınlık kısa süre sonra savaş çağrıları ve intikam ateşiyle ortalarda gezene karşı nefret doğurmaya başlar. Kitlenin gözünde "bir avuç romantik avangard" olarak görülen ve aslında sevgiyle de anılan ihtilalci, kısa sürede "bir avuç kan emici vandala" dönüşür. Tüm dünya için bu böyle oldu. Peki ne yapmak gerekir böyle bir durumda? 

Debray şöyle diyor:

"Bu sırada Fidel, barış sloganını ortaya attı ve iç savaşı sona erdirmek için genel isteği dile getirdi. Aynı zamanda, sadece Batista ile dikta rejiminin bu barış yolunu tıkadığını belirtmeyi de ihmal etmedi."(2)

Yani uzlaşmazlığın, savaşın sürmesinin müsebbibinin emperyalizm olduğu herkesçe görülmeli. İhtilalciler, ne bir avuç romantiktir ne de intikam hırsıyla tutuşmuş, savaş müptelası vandallar... Savaşmak güzel bir şey değildir sonuçta, ama başka çare yoksa kabul edilir. Doğal olanı budur.

Aksi söylem, örgütlü unsuru da uzaklaştırır. Pek çok örgütlü kişi, bir rahata kavuşma, evlenme, yuva kurma vesaire ihtimali gördüğü anda uzaklaşma seçeneğini içinde büyütür durur. En sekter olanların daha da kısa sürede bu yola girdiğini ayrıca söylemeye gerek yok herhalde. Ve en sekter olanın bu yola girmesi, başkalarının da önünü açar, silsile halinde kopuşlar sürer gider.


Her savaş, uzlaşmaya bağlanır

İşin başında bir rahata kavuşma, evlenme, yuva kurma ihtimalini görüp ayrılanlar, eğer zafere inansalar ve zaferden sonra elbette bunu yapabileceklerini bilseler, işlerine daha bir cesaretle, daha bir yürekle, istekle sarılırlardı. Ama onlar belli ki onurlu bir ölüm ve düzen içinde yaşam dışında ihtimal göremiyor. İlkini seçmek büyük cesaret, kararlılık ve inanç gerektirir. Herkesten bunu beklemek safdillik olurdu. Savaş, yalnız Che Guevaralarla yürütülmüyor. 

Sonuçta tarihteki tüm savaşlar, makul bir uzlaşma sağlayabilmek için verilir. Bu, tüm konvansiyonel savaşlar için geçerli olduğu gibi tüm iç savaşlar, tüm gerilla savaşları ve tüm silahlı ayaklanmalar için de geçerlidir.

Taraflar arasında çelişkiler vardır. Bunun üzerine bir taraf diğerinden bazı şeyler ister: Para olabilir, toprak olabilir, özgürlük olabilir. Diğer taraf vermeye yanaşmazsa, zor seçeneği kendini gösterir; çelişkinin uzlaşmazlığı anlaşılmıştır ve çatışma başlar. Çatışma başladığı andan itibaren karşı tarafın makul bir uzlaşma zeminine çekilmesi beklenir. Bu uzlaşma zemininin ne kadar makul olabileceği taraflardan hangisinin savaş alanına daha fazla ağırlığını koyabileceğiyle orantılıdır. Sonuçta isteyen her zaman tam anlamıyla istediği kadarını alamayabilir ya da istediği şey için öngördüğünden fazlasını vermesi gerekebilir. 

Ama hiçbir savaş taraflardan birinin tümden imhasıyla son bulmaz. Muhakkak bir uzlaşma sağlanır. Örneğin Sovyetler Birliği, 1939 yılında, Finlandiya'nın Leningrad'a top atışı mesafesinde olan kıyılarından Alman taarruzu olabileceği dolayısıyla Fin hükümetinden bu toprakları istiyor. Karşılığında da sınırın başka kesimlerinden, kendi istediği toprakların iki mislini Finlandiya'ya bırakmayı teklif ediyor. Fakat Nazizm'le içli dışlı olan Finlandiya, bu teklife yanaşmıyor ve Kızıl Ordu, Kasım ayında Finlandiya'ya saldırıyor. 1940 Mart'ına kadar süren savaş sonunda Kızıl Ordu, Fin ordusunun beş katından fazla kayıp veriyor (asker sayısı olarak Fin ordusu yaklaşık 25.000, Kızıl Ordu 125.000 biçiminde ifade edilir) fakat oransal olarak bakıldığında Finlandiya askeri gücünün ciddi bir bölümünü kaybetmiş olduğundan uzlaşmayı kabul ediyor. Antlaşma sonunda Sovyetler Birliği, istediği toprakları elde etmiş oluyor; Finlandiya ise buna karşılık Sovyetler Birliği'nden, Stalin'in başta önerdiği topraklar yerine yalnızca Finlandiya'da bir demiryolu hattı yapma taahhüdü alabiliyor. 

Öyle ya da böyle her savaş, mutlaka bir antlaşmayla sona erecektir. Bu bir devrimci savaş olsa dahi iktidarı ele geçirenler bir antlaşma yapmak zorundadır. Bu antlaşmanın diğer tarafı, oligarşik unsurlar olabileceği gibi, aristokratik unsurlar ya da devrik iktidarı desteklemiş olan yabancı devletler olabilir. Eğer bu antlaşma sağlanamazsa, devrimci durum devrimciler aleyhine dönecek, devrimciler halk desteğinden mahrum kalacak ve zorla kazandıkları iktidarı kısa sürede büyük olasılıkla ekonomik sebeplerle kaybedeceklerdir. Bunun sebebi de savaşa barış hayali kurarak katılım gösteren yığınların hayal kırıklığı yaşaması olacaktır, tartışmasız olarak. Beklenen huzur, beklenen refah ortamı sağlanamamıştır. 

Sonuçta uzlaşma istemek ayıp değildir, savaşın gerçeği ve gereğidir. Önemli olan bu uzlaşmanın hangi zeminde sağlanacağıdır ki, bu da savaş alanına konulacak ağırlığa bağlıdır. Barış ise savaşa doğal katılım gösteren her savaşçının en öncelikli beklentisidir. Barış, savaş coğrafyalarında en kıymetli besindir.


Öncü savaşçı 'avangard' ve 'denge eşiği'

Avangard meselesine gelelim. Ünlü ütopyacı sosyalist Saint Simon, toplumun öncü, çığır açıcı azınlığını tanımlamak için kullanmıştı bu ifadeyi. O günden beri yaygın kullanımı bu anlamda olsa da aslında avangard, Fransızca bir askeri terimdir ve ordunun öncü birliğini ifade eder. 

Öncü birlik, savaşın esas gücü değildir ve öncü birlik olma özelliğini sürdürdüğü sürece gerçek bir savaş yürütmez. Keşif yapar, düşmanı taciz eder, onun gücünü ve davranışlarını ölçer, istediği savaş alanına çeker; özcesi yaklaşmakta olan asıl savaşı hazırlar. 

Avangardın içinde kafası karışık kimselere yer yoktur. İnançlı, kararlı, askeri yetenekleri gelişkin ve fedai ruhlu savaşçılardan oluşur. 

"Savaş, bir tarafın tümden imhasıyla son bulmaz" demiştim, ama bu avangard için geçerli değildir; avangard tümden imha olabilir fakat diğer yandan avangardın imhası, görevini tamamlayamayacağı anlamına gelmeyecektir. 

Avangardın yürüteceği savaşa öncü savaşı demek yanlış olmaz. Bu tanıdık bir ifade olmakla birlikte, salt askeri bir savaş söz konusuysa, tanıdığımız anlama gelmez.

Bununla birlikte savaş, politik nitelik taşıyorsa, yani politik-askeri savaşsa avangardın yürüteceği savaş klasik bir öncü birliğini aşıyor ve o zaman "öncü savaşı" kavramını tanımlıyor.

Fakat özü itibariyle politik-askeri öncü de askeri öncü birliği de yaklaşmakta olan asıl savaşın hazırlığıyla yükümlüdür. Burada politik-askeri öncüyü ayıran; savaşın ideolojik, politik, ekonomik hazırlıklarından da sorumlu olması, aynı zamanda zaten var olan bir askeri gücün öncüsü olmayıp ama bir askeri gücü inşa etmekle yükümlü olmasıdır.

Öncü savaşçıda arananlar ise yine kararlılık, bu defa ideolojik sağlamlık, yüksek politik bilinç, davaya ve zafere olan inanç ve kuşkusuz yine fedai ruh olacaktır. 

Bununla beraber öncünün yürüteceği savaş tek başına zafer getirmeyeceği gibi sonsuza dek de süremez. Savaşı hazırlamalıdır; düşmanı politik-askeri açıdan yıpratmalı, kitleler üzerinde zafere ve öncüye inancı güçlendirmelidir. 

Burada bir eşik söz konusu ki, bu eşiğin aşılmasına suni dengenin bozulması diyebiliriz. Eşiğin aşılmasıyla birlikte sert söylemlerin yerini politik esnekliğe bırakması kendini dayatacak ve gerçek savaş başladığı andan itibaren barış beklentisi doğacak, makul bir uzlaşma zemini arayışı gelişecektir. Çünkü zafer bu anlama gelir. İnsanlar böyle bir savaşa yaşam koşullarını değiştirmek ve karşı tarafı makul bir uzlaşma zeminine çekmek için katılır, yok olmak için değil. Her koşulda savaşı kabul etmek, avangardın işidir.

Diğer yandan aşılması gereken eşik aşılmazsa bu defa öncü savaşçılar enerjilerini kaybedecek, bunun sonucu olarak kitlelerde güven ve zafer inancı oluşturulması vazifesi yerini öncü birliğinde savaşa inanç ve örgütlülüğe güven oluşturulması çabasına bırakacaktır. İşte bu noktada avangard, avangard olma özelliğini kaybediyor, varlık mücadelesi veren marjinal bir grup haline dönüşüyor, insanın ve dolayısıyla savaşın gerçeğinden kopuyor, kendi zahiri dünyasında yaşamaya başlıyor. 

Savaş manevra sanatıdır. Savaş gerçekliğinden kopup kendi zahiri gerçekliğine boğulan grup, esnekliğini kaybediyor, statikleşiyor. Asıl amacını yitiriyor, yalnızca kendini bir arada tutma çabasına düşüyor, moral düzeyini yüksek tutmak bunun tek yolu olduğundan devamlı kendini mitleştiriyor, kendine tapar hale geliyor. Bu andan sonra tüm faaliyeti yalnızca bu amaca hizmet edecektir. Eğer kendilerini dönüştürmezlerse, bir zamanlar öncü olma iddiasıyla yola çıkan bu tür birlikler, gerçek bir savaşın rüzgarı esmeye başladığında bir avuç kül gibi dağılıp giderler. Küllerinden dirilen masal kuşları ise maalesef bu dünyada yaşamıyor.

(1) Bkz. Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin Destanı, Nazım Hikmet

(2) Bkz. Devrimde Devrim, Regis Debray


volga1943@yahoo.com.tr

paylaş

Haberler


   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.