Meşhur şairlerin gizli şiirleri

Haberleri —

Geleneksel halk edebiyatında destanlarla, türkü ve şarkıların; modern edebiyatta şiirlerin çıkış hikayeleri başlıbaşına bir araştırma ve inceleme konusudur. Nitekim, bunu modern şiir bağlamında ilk kez 1973’de yayımlanan ilk kitabım “Tevfik Fikret ve Devrim”de denemiş ve Fikret’in “devrim bildirisi” niteliğindeki birçok önemli şiirini, bunların çıkış öyküleri üzerinden irdelemiştim. Daha sonra benzeri bir değerlendirmeyi bu kez 1985’de “Eşkıya Türküleri ve Ağıtları” üzerinden yapmaya çalışmıştım. Çünkü bu eşkıya şarkı ve ağıtlarının tümünün mutlaka bir öyküsü vardı ve halk “kahraman” olarak gördüğü bu “eşkıyalar” üzerine özlem ve gurur dolu manzum – anlatılar düzmüştü.

Günümüzde de, çağdaş şiirlerin çıkış öyküleri üzerine çeşitli  çalışmalar yapıldığını biliyoruz. Sözgelimi bunlar “Ahmed Arif ve Şiirini Besleyen Kaynaklar” (Ziya Şeker, Ürün yay. 1997) türünden tek kişiyle sınırlı olabildiği gibi; birçok şiiri kapsayacak biçimde de olabiliyor. (Bir örnek olarak bkz. Haluk Oral: Şiir Hikayeleri. İş Bank. Yay. Ank. 2010).
Çağdaş şairlerle ilgili bu tür çalışmalara, son zamanda kimi ünlü şairlerin sevgilililerine yazdığı gizli mektup ve şiirlerden oluşan ilginç kitaplar eklenmeye başladı. Bunun en ilginç örneklerinden ikisi, Kürt kökenli iki şaire ait. Biri, Diyarbekirli şair Ahmed Arif’in 1954- 59 yılları arasında (1977’de son bir mektup) Leyla Erbil’e gönderdiği son derece ilginç mektup ve şiirlerden (Leylim Leylim, İşbank yay. 7. bas. 2013); diğeriyse Dersim sürgünü şair Cemal Süreya’nın sevgilileri ile kimi dostlarına yazdığı şiir ve mektuplardan oluşuyor (F. Perinçek- N. Duruel: Cemal Süreya/ Şairin Hayatı Şiire Dahil, Can yay. 2008).

Ahmed Arif’in 60 yıl ‘gizli kalan’ şiirleri

Şairlik hayatı boyunca son derece az ve öz yazan – hatta bu nedenle de 1970’li yıllarda Enver Gökçe üzerinden hakkında bir polemik yürütülen- Ahmed Arif’in, bugün toplumcu şiirin köşetaşı niteliği kazanan birçok şiirsel ürününü bu aşamada yazdığını söyleyebiliriz. Şairin, Diyarbekir’den Leyla Erbil’e yazdığı “Aman Aman Hey, Unutamadığım, Uy Havar, Basubadelmevt, Kara, Öleydim Brooy, 33 Kurşun Destanı” adlı şiirleri bunlar arasındadır.
Yaklaşık 60 yıl gizli kaldıktan sonra, Leyla Erbil’in vefatı üzerine piyasaya çıkıp bir ayda yaklaşık on basım yapan, ancak iki muhatabının da göremediği kitap, bizi, çeşitli nedenlerle gizli kalmış bazı halk şiirlerini bilince çıkarmaya yöneltti. Böylece, en azından arşivimizde bulunan bu türden birkaç örneği paylaşmak istiyorum. Belli bir dürtüyle ve belli bir olay dolayısıyla yazılmış, birer hikayesi de bulunan bu şiirler, tozlu raflar ve dosyalar arasında tarihin karanlığına gömülüp gitmesin diye…

I- Feyzullah Çınar’ın mahkemelik plağı

2013 yılında, İstanbul Hukuk öğrencisi Kaya Aydoğan’dan bir e-mail mesajı aldım. Av. Hasan Doğan’ın önerisi üzerine bize başvuran Aydoğan, uzun süreden beri Feyzullah Çınar (Sivas Divriği 1937 - 1983) üzerine bir kitap ve belgesel çalışması yürüttüğünü belirttikten sonra, halk ozanı Çınar’ın 1965 yılında çıkardığı “Fazilet” isimli longplay’inin o dönem soruşturma ve dava konusu olduğunu, hatta davaya Halil Öztoprak’ın da müdahil olarak İran veya Mısır’dan Kur’an-ı Kerim getirterek konuyu aydınlattıktan sonra davanın beraatle sonuçlandığını; dolayısıyla konuya ilişkin fazla bilgim bulunup bulunmadığını soruyordu.
Kendisine verdiğim cevapta; Osmanlı edebiyatında birden fazla Agahî bulunduğunu ve bu şiirin sahibinin de muhtemelen Bektaşiliğe intisab etmiş Ermeni Agahî olduğunu; 1960’lı ve 70’li yıllarda hala Alevi şiirine ve müziğine iyi gözle bakılmadığını; 1960’lı yıllarda kurulan Devrimci Halk Ozanları Kültür Derneği üyesi halk ozanlarının TRT’den dışlandığını; adı geçenlerin de bu derneğin üyesi olduklarını ve böyle bir dayanışma içine girmiş olabileceklerini, ancak Kur’an olayından haberdar olmadığımı bildirmiştim. Çünkü Kur’an olayı, İçtoros Hakikatçı Alevi şairlerinden olan Halil Öztoprak’ın, 1950’li yıllarda mahkemelik olan “Kur’an’da Hikmet, Tarihte Hakikat”  kitapçığı dolayısıyla da gündeme gelmişti. Feyzullah Çınar’ın ve eniştesi olan akrabası Hüseyin Gazi Metin’in ailesi aslen Elbistan’a komşu bucak Kürecik’tendi. İkili arasında, gerek buradan gerekse Ankara’dan bir yakınlık vardı.
Genç yaşta yitirdiğimiz Feyzullah Çınar, 1960’lı 70’li yıllarda çıkardığı plak ve kasetlerle Alevi müziğine önemli katkıda bulunmuştu. Bugün de belli bir kuşaktan insanların bilincinde olan, Agahî’nin sözkonusu eseri şu dizelerle başlıyordu:
Gel ey vaiz Ali’nin vasfın evvel Huda’dan sor
Ali ta ibn-i  Adem olmadan ibtidadan sor
Ali kimdir, Veli kimdir bilem dersen bu esrarı
Anı hiç kimseden sorma, Muhammed Mustafa’dan sor


Geçmişte, Bektaşi şairlerinin bu temayı işleyen birçok eserine rastlanıyor. Pir Sultan’ın “Bilmeyenler bilsin beni/ Ben Ali’yim Ali benim” sözleriyle kendisini “Ali- İlahi” ile özdeşleştirmesi anlayışı günümüze kadar devam edegeliyordu. Nitekim, Hallac-ı Mansur’un ünlü “Ene’l- Hakk” söyleminden kaynaklı, Aşık Daimi’nin “Kainatın aynasıyım/ Madem ki ben bir insanım” sözleriyle başlayan ünlü nefesi, Feyzullah Çınar’ın, Aşık Kul Hasan tarafından bize yazdırılan ve ilk kez yayımlandığını sandığımız şu şiirine ilham kaynağı olur:
Yezid oğlu dinle beni
Allah benim ben Allah’ım
Gönlümdedir onun yeri
Allah benim ben Allah’ım

Anlamadan bana kızma
Ölmeden mezarım kazma
Allah’ı bulmağa gezme
Allah benim ben Allah’ım

Secde yalnız Allah’adır
Çünkü her şeye o kadir
Feyzullah’ın ismi oldur
Allah benim ben Allah’ım


II- Aşık Veysel ve ‘Hakim Bey’

Hakka yürümesinden bir yıl önce ziyaret ettiğımde Aşık Kul Hasan, hikayesini anlatmış ve şiirini yazdırmıştı. Olay şu: Şarkışla Kaymakamı, Hakimi ve Savcısı bir keşif için Sivrialan’a giderler. İşleri bittikten sonra Aşık Veysel Baba’yı ziyaret edelim diyerek, evine giderler. Ancak, Veysel Baba harman yerine gitmiştir. Adam gönderip, getirtirler. Veysel Baba toz-toprak içinde, üstelik pantolonunun da önü açık. Hoş- beşten sonra Hakim, kulağına eğilerek alçak sesle uyarır: “Veysel Baba, bahçenin kapısı açık!” Veysel, umursamaz. Bunun üzerine ikinci kez aynı sözlerle uyarınca, Aşık Veysel (Sivas-Şarkışla 1894 - 1973), bir kelimesini noktayla geçeceğimiz şu doğaçlama dörtlükle cevap verir:
Ne diyeyim sizin gibi Hakim’e
Açık tarafıma bakma Hakim Bey
Gelir gelmez gözün diktin (……)e
Kimseye saldırmaz korkma Hakim Bey.

Kul Hasan, daha sonra aynı hece ölçüsü ve kafiyeyle şu dörtlüklerle şiiri tamamlar:
Şüphesiz siz de bu babanın dölü
Hor bakma mağdura saldırmaz, ölü
Suç işlemedikçe suçlama kulu
Cezaya çarptırıp yakma Hakim Bey

Sakın hakir görme yanık abayı
Kendini gör, görme êli obayı
Güzel bak, güzel gör dede, babayı
Gönül Kabesini yıkma Hakim Bey

Aşık Veysel der ki hasılı kelam
İstedim ki sizi biraz güldürem
Affeyle kusurum aziz muhterem
Yemeden içmeden kalkma Hakim Bey.


Aşık Kul Hasan’ın, kitaplarında yer almayan bir hayli şiiri var arşivimizde. Ancak, biz bunları bir başka çalışmaya bırakarak, askeri cunta sonrası derin devlet örgütlerince organize edilen bir kumpas olayının toplumdaki yansımasını anlatan bir şiirini, olayın kurbanı “E. Ş.”nin ismini noktayla geçerek vereceğiz. Bu şiir, olayda figüran olarak kullanılanlardan çok, olayı organize edenlere bir cevaptır.
Dini siyasete alet edenler
Yemin etti, dinden imandan çıktı
(………………)ni iğfal edenler
Dediler bu emir Kur’an’dan çıktı

Nefsine uyarak söyledi yalan
Nefse uyanları affetmez Kur’an
Yalancıda hiç olur mu din- iman
Tüm pislikler dinsiz imamdan çıktı

Dinsiz imam, Kur’an emretti deme
Kendini peygamber yerine koma
Haksızlık yakışmaz gerçek adama
Fesatlık, fitnelik Şeytan’dan çıktı

Hakikat Muhammed Ali’nin yolu
İnanmadı Ebu Sufyan’ın dölü
Aslı nesli bozuk münafık huylu
Ebu- Cehil, Ebu Sufyan’dan çıktı

Sevgili vatandaş hatırla dünü
Birlikte savaştık kurtuluş günü
İkisi bir kardeş Alevi- Sünni
İkilik Muaviye- Mervan’dan çıktı

İlmihal’in çağdışıdır ilimi
Yobaz kabul etmez çağdaş bilimi
Laiklik karşıtı, İslam karşıtı
Arap, Afganistan, İran’dan çıktı

Kul Hasan’ ım Tanrı insan sevdası
Allah cümle alemlerin Mevlası
Muhammed’siz Hilafetin kavgası
Bekir’den, Omar’dan, Osman’dan çıktı.


III- Yoksulluk ‘uzmanı’ Kaçıran’ın din taşlaması

1923 yılında Afşin’in Ağcaşar köyünde doğup, yoksulluk dolayısıyla ömrü gurbette geçen ve nihayet 1996’da hayata veda eden Aşık Hüseyin Kaçıran, okuma- yazmayı askerlikte öğrenmesine rağmen bir söz ve şiir ustası. 1966 ve 1971 yıllarında iki şiir kitabı yayımlanmasına rağmen, çok sayıda şiirinin eski deyimle namatbu yani basılmamış olduğunu tahmin etmek zor değildir. Nitekim, elyazısıyla kaleme aldığı birkaç şiirini de, halen Londra’da yaşayan dostlarından Salman Albay bize iletti. Biz bunlardan yalnızca “din taşlaması” niteliğindeki bir örnekle yetiniyoruz.
Rahip, papaz, hoca, dede
Durun, millet bir yaşasın
Allah size na(h)let ede
Durun, millet bir yaşasın

Dede sarılma Ali’ye
Seni kuduzlar dalıya
Bırak boşu gel doluya
Durun, millet bir yaşasın

Hoca caminin kubbesi
Kabul olmaz hiç tövbesi
Yalancı eşek sıpası
Durun, millet bir yaşasın

Papaz, İsa uçtu desin
Yalanına kanman pisin
İncil başınızı yesin
Durun, millet bir yaşasın

Rahip manastıra kaçma
Düşünceniz bütün saçma
Halkın arasını açma
Durun, millet bir yaşasın

Kaçıran’ım sözüm budur
İnsanlığa gelin n’olur
Ölün gider neyin kalır
Durun, millet bir yaşasın


IV- Aşık Mahzuni ve Aşık Hüdai

İçtoroslar şairlerinden Aşık Mahzuni’nin toplumcu bir halk ozanı olarak 1960’lı yıllardan itibaren önemli bir işlev gördüğü ve haklı bir üne kavuştuğu açıktır. Ancak, o da kimi başka halk ozanları gibi zaman zaman hamasete kapılmaktan kendini alamamıştır. Keza, 1965 yılında doğrudan tanıdığım, 1971’de Kartal- Maltepe Askeri Cezaevi’nde ziyaret ettiğim Mahzuni’yi, 1974 Kıbrıs Harekatı dolayısıyla yazdığı ırkçı bir hamaset şiirinden ötürü daha 1975 yılında eleştirmiş ve bu eleştirim de, 1976 yılında Süleyman Yağız’ın kendisiyle ilgili yazdığı ilk kitapta yer almıştı: Berçenekli Aşık Mahzuni (May yay. 1976). Yağız, ölümü üsüne gözden geçirerek “Şu Bizim Mahzuni” adıyla yeniden yayımladığı kitabında, eleştirel sözlerimizi sansürlese de, ilk basımda bunlar yerini koruyor.
Mahzuni’nin, yine modaya uyarak “Atatürk” için yazdığı hamaset şiiri de, çoğu kişinin belleğindedir ve iki oğlunca da zaman zaman okunagelmektedir. Ancak, çoğu kişi Mahzuni’nin 1974 yılında Almanya’da Kürecikli bir ailenin evinde, irticalen okuduğu ve bizim “Atatürk ve Aleviler” yazısında yer verdiğimiz şiirini yeterince bilmez. (Bkz. Dersim- Koçgiri, 2. bas. Ank. 2012, s. 291). Bize göre, bu şiir, Mahzuni’nin gerçek duygu ve düşüncelerinin ürünüydü ve biz bile bazı sözlerini sansürleyerek yayımlamak durumunda kaldık.
Bu şiir, tam da Aşık Veysel’in “Ağlayalım Atatürk’e” nakaratlı  Atatürk Ağıtı’na bir cevap niteliğindeydi. İlk ve son dörtlüklerini vermekle yetinelim:
Ata’m dünyadan gideli
Ata’ya vatan ağladı
Başbuğu olmuştu mülke
Sabanı tutan ağladı
(……………..)
Der Mahzuni hele hele
Derde düştük bile bile
Maaşlar verdin Veysel’e
Telli şehiden ağladı
(Zındanda yatan ağladı).

Asıl amacımız, şimdilerde ikisi de Hakka yürüyen Mahzuni ile Hüdai arasındaki bir polemik ve bilinmeyen bir barış şiirini paylaşmak.
Küçük kardeşimin eşinin amcası olan Aşık Hüdai (Sabrı Orak, 1940 - 23 Kasım 2001), 1996 yılında birkaç konser dolayısıyla Almanya’ya geldiğinde, eşiyle birlikte beni de ziyaret etmiş ve birkaç gün evimde misafir olmuştu. 1970’li yılların başlarından itibaren gıyaben tanıdığım, 1990’lı yıllardan itibaren de sıksık büromuzu ziyaret eden Hüdai’nin bir isteğini yerine getiremediğim için hala bir burukluk duyarım.
Ahmed Arif gibi az ve öz yazan Hüdai, kitabı için birkaç kez benden “Önsöz” istemiş, ben de eski basımdaki Atatürk övgüsü şiirinin kitabın dokusuna uymadığını, bu nedenle de ya çıkarmasını ya da üstünde küçük bir değişiklik yapmasını istemiştim. Şiirine son şeklini vermek için üzerinde çokça düşünüp, değişiklikler yaptığını biliyordum. Sonunda, bunu gerçekleştiremeden Hakka yürüdü…
Almanya’daki görüşme ve muhabbetimizde, henüz yayımlanmamış bazı şiirlerini söylemiş ve ben de yazmıştım. Bunlardan biri de, ünlü derinlikli şiiri “Aşıkların Dini” idi. Görüşmemizden sonra “Sevginin Ozanı Aşık Hüdai” adıyla yayımlanan kitabının 6. basımına ilk eser olarak giren bu şiirde, “Bütün evren semah döner/ Aşkından güneşler yanar/ Sevgi bizim dinimizdir/ Başka dine inanmayız” türünden felsefi derinliği olan dizeler bulunuyordu.
Mahzuni (Afşin-1940, Köln-2002), bu dizelerden esinlenerek bir şiir yazmış ve ikili mahkemelik olmuştu. Altı yıl sonra 2000 yılında ilk kez Ankara’ya gittiğimde, büroma gelen Hüdai, biraz da buruk olarak durumu anlatmış ve Mahzuni’nin şiirsel barış ve uzlaşma şiir- mektubunu vermişti. TRT’den arkadaşım Ahmet Mortaş’ın da devreye girdiğini ve belli bir maddi meblağ önerdiğini söylediğinde; bu durumun kendilerine yakışmadığını ve mutlaka bu barış şiirine olumlu cevap vermesi gerektiğini kendisine telkin etmiştim.
Daha da önemlisi, geçmişte dost olan iki ozan da birbirlerine takdir dolu övgü şiirleri yazmışlardı. Sözgelimi Mahzuni, 1995’te yayımlanan bir kitabında “Aşık Hüdai’ye” ilişkin bir şiirini şöyle başlatır:
Bir Hüdai yaşar devri zamanda
Dünyada hatırı yıkık dolaşır
Gün görmemiş namertlerin yüzünden
Bağrı yanık boynu bütük dolaşır.


Hüdai de, bir yıl sonra yayımlanan kitabında “Koca Mahzuni” konulu şiirinde, Mahzuni’ye övgü dolu dizelerle seslenir. Sadece ilk ve son dörtlükleri bile bir fikir vermeye yetiyor:
Sesin kısılınca yüreğim sızlar
Sen niye kocadın koca Mahzuni
Seyrine gelirdi gelinlik kızlar
Sen niye kocadın koca Mahzuni/…/
Gördüm bugün gönlüm maziye daldı
İçim hüzünlendi gözlerim doldu
Dost Hüdai zaten ezelden öldü
Sen niye kocadın koca Mahzuni


İkisi de Hakka yürüdüğü için konunun nasıl sonuçlandığını bilemiyorum. Ancak, ölümünden kısa süre önce Hüdai tarafından doğrudan bize iletilen şiiri burada paylaşarak, tarihe bir not düşmek istiyorum:
Mahzuni Şerif’ten Ozan Hüdayi Baba’ya
Duydum beni Mahkemeye vermişsin
Aşka zincir yakışır mı güzel dost?
Hoyratın bağında diken dermişsin
Görmeyen göz bakışır mı güzel dost?

Seni de beni de biz eden Haktır
Bizi ayıranlar aklı ufaktır
Bu dünyada güzellikler ortaktır
Cevahirler kokuşur mu güzel dost?

Ahır kavgasında olur olanlar
Bir yem için birbirine dalanlar
Vuruşur tosunlar sokar yılanlar
Hiç bülbüller tokuşur mu güzel dost?

Sen bilirsin ki her canlı ölür
Bir yanı gider bir yanı gelir
Işığın en hası gerçekten olur
Akılalmaz yok ışır mı güzel dost?

Evren semah döner demiş veliler
Öğrenmişler akıllılar deliler
Toprak gibi Muhammet’ler Ali’ler
Cıvıyarak akışır mı güzel dost?

Der Mahzuni Şerif unutma e mi?
Hele düşün incidiyor kim kimi?
Hakime lüzum yok sen çek ipimi
Gönül senle çekişir mi güzel dost?


MEHMET BAYRAK

paylaş

Haberler


   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.