Metina’nın hikayesi


Metina dağı, uzun silsilesiyle balıksırtı görünümünde bir dağdır. Balıksırtı tanımlaması gerillalar arasında kullanılan bir yakıştırma, benzetme elbette. Serê Metina denilen yerse Metina’nın başıdır, başlangıcıdır. Metina coğrafik olarak Behdinan bölgesinde yer almaktadır. Bedirxan’ın Botan beyliği döneminde beyliğin sınırları Amediye’ye kadar genişlemiştir. Hakkari ile Behdinan arasında tarihi ve coğrafik olarak benzer kültür özellikleri vardır. Aşiretleri akrabadırlar genelde. Behdinan dağları da eskiden Hakkari coğrafyasının bir parçasıdır.
Kuşkusuz Metina denilen dağ silsilesi ve etekleri Behdinan bölgesinin önemli yerlerinden biridir. Amediye, Bamernî, Kanî Masi arasında sıkışıp kalmış bir dağ silsilesidir. Göz alabildiğince her yeri görmek mümkündür zirvelerinde. Zagroslar, Zap, Garê, Haftanin coğrafyaları uzaktan seyrettirir kendisini. Metina dağ silsilesinin ön ve arka tarafı olabildiğince açıktır. Yakın bir dağ silsilesine dayanmadığı için burada kış mevsimi çetin geçer. Kalın kar tabakalarıyla, bembeyaz bir örtüye bürünür ve çok fazla kar toplar. Şiddetli, dondurucu bir havası vardır. Yaz mevsimindeyse kızgın sıcağa inat, meydan okurcasına, soğuk rüzgarlarını başından eksik etmez. Pöfür pöfür rüzgar eser zirvesinde Metina’nın.
Nuh Peygamberin hikayesi…
Metina’da gezdiğim, geçtiğim ve gördüğüm her yer hakkında birçok gözlemim, sorularım, sohbetlerim oldu. Tarih bilincim daha fazla derinleşti dersem abartıya kaçmam herhalde. Hep tarihi bir mekanda yaşadığımı hissettim burada. Metina dağının isim olarak anlamını pek çok kez sorsam da birkaç farklı anlatımla karşılaştım her defasında. Kutsal kitapların bahsettiği dört ırmağın ikisiyle çevrilmiş Metina birçok kutsallıkla ifade edilmektedir. En çok da Nuh Peygamberden bahsediyor yaşlı insanlar. Tufan hikayesinden başlayan bir isimlendirme göze çarpıyor hemen bu halk söylencelerinde. Nuh Peygamberin isminin sık sık geçtiği bu hikayelerde ilginç, renkli içeriklerle karşılaşmak mümkündür. Tufan hikayesi ve Nuh Peygamber öyle derinden etkilemiş ki bu coğrafyayı.
Tarihi hikayenin temel mekanlarından olan Garê’den Cudî’ye kadar uzanan geniş alan dağlık bir coğrafyadır. Hikayeyi dinlerken “nasıl olmuş da yüksek Kürdistan dağları bile suyun altında kalmış?” diye düşünüyorum. Tufan ilk etapta Sümer yurdunda, aşağılardaki ovalık yerlerde başlamış. Gittikçe yükselen sular her yeri kaplamış. Nuh Peygamber yönünü Kürdistan dağlarına vererek aslında kurtuluş için en doğru kararı vermiş. Zanaatkarlığıyla tanınan Nuh Peygamber büyük bir gemi yapıp her tür canlıdan bir çift alarak dümenini Kürdistan dağlarına doğru çevirmiş. İnsanlığı tufandan kurtaran bir Nuh Peygamber gerçekliği karşısında etkilenmemek, sarsılmamak mümkün değil elbette. Bu nedenle insanların dilinden Nuh ve tufan hikayeleri eksik olmuyor. Garê’den Cudî’ye ve Gabar’a kadar, sefinenin yol aldığı bu güzergahlarda Nuh Peygamber binlerce yıldır insanlığı etkilemeye devam ediyor. Binlerce yıllık tarihi bir gelenek olarak bugüne gelen Tufan hikayesinde taşınan mesajı doğru alabilmektir bizler için önemli olan.
Yöredeki halk söylentilerine göre Nuh Peygamber vermiş Metina ismini. Nuh Peygamber Metina’ya geldiğinde sefinesini karaya indirecek bir yer bulamamış ve devam etmiş yoluna. Uzun silsilesiyle Metina dağı Nuh Peygambere umut yaratsa da pek yardımcı olamamış o zaman. Sadece Kanî Masi alanınına düşen Tepe Zerin’de durmuş. Ve orada şunu söylediği rivayet edilir Nuh Peygamberin; “Tu zerînê, lê belê cîhe min gel te nîne” (sen altınsın, ama ne yazık ki senin yanında yerim yoktur.) Böyle güzel bir övgüden sonra sefinesini Cudî’ye doğru yönlendirmiş büyük bir umutla Nuh Peygamber. O günden beridir de Tufan hikayesi ve Nuh Peygamber ismi unutulmamış bu coğrafyada.
Hayırlı, kuvvetli dağ…
Metina’nın en güzel yerlerinden biri olan Serê Metina’da zoma çıkmış Bamernîli, Doski aşiretinden bir köylü ise Allah’ın doksan dokuz isminden birinin Metin olduğunu, Metina’nın ise bundan kaynaklandığını, bu nedenle kutsal bir dağ olduğunu söylüyordu. “Kutsal dağ Metina” tanımlaması hayli ilginç! Kutsal peygamber Nuh’un etkisinden sonra bir de Allah’ın isimlerinden birini alması Metina’nın kutsallığını pekiştiriyor iyice. Başka bir anlatımda ise Metin adında bir kişinin kahramanlığından gelen bir isimlendirme olduğu anlatılıyor. Diğer bir anlatıma göre ise Metina kelimesinin kökeni Kürtlerin ataları olan Medlerden gelmektedir. Yani Medlerin yeri anlamına geliyormuş. Bu da başka bir anlatım. Hepsi de önemli gerçeklikleri dile getiren anlatımlar kuşkusuz. Bakalım daha nelerle karşılaşılacak…
Ya Metina’nın Asurî halkından olan köylüleri ne diyor Metina ismi için? Yetmiş yedi yaşında olduğunu söyleyen iri yarı, bembeyaz tenli, pamuk gibi bembeyaz saçlı ve boncuk mavisi gözleri olan Apram adlı Asurî, Metina dağının “hayırlı, kuvvetli bir dağ” olduğunu söylemişti. Bu da epey ilginç bir değerlendirme olsa gerek…
“Neden?” diye sorunca güzel ve bilge üslubuyla, sade bir Kürtçeyle cevabı geciktirmeden; “Çünkü Berwarî ve Amediye yöresinin tüm çeşmelerinin kaynağı Metina’dır. Metina ortada uzayıp giderken silsilenin her iki yanında köylerin temel su kaynağı olan ve aşağılarda kanilerin patlamasına yol açar. Su, yaşam demek olduğuna göre bunca güzel çeşmenin oluşmasını sağlayan dağ elbette ki hayırlı ve güçlü dağdır. Bunca bağ, bahçe ve bostana bu çeşmeler hayat verdi. Berwarî’yi yeşil bir cennete çeviren de esasta Metina dağıdır”.
Bu yaşlı Asurî köylünün de söylediği gibi Metina dağı kışın metrelerce kar almaktadır. Metina’nın Zap’a bakan diğer ucu olan Hakkari tepesinde kimi zaman on metreye yakın kar vardır. Diğer yerler de benzer biçimde çok fazla kar tutmaktadır. Dağın zirvesi genelde kayalıklı bir arazi olduğu için karlar erimeye başladığında yerin altında doğal kanal görevini gören birçok delikten, tünelden akarak aşağılarda, yamaçlarda bereketli çeşmelerin çıkmasına yol açarak gerçekten de hayırlı bir iş yapmaktadır. Birçok yerde huni gibi duran irili ufaklı çukurlar doğal kanal görevini görmektedir bu güzel çeşmeler için. Metina dağının altı deşilip bakılsa sayısız kanal, tünel ve boşluktan oluşan bir labirent gibi olduğu görülür herhalde. Kimi zaman bu doğal tünellerin derinliğini anlamak için taş atar ve kanalların, yarıkların içinde taşın olabildiğince aşağılara doğru gittiğini görürüz.
Sayısız kanal ve tünelin sonunda birbiriyle bir ağ gibi birleşmeleri eriyen karlar için doğal kanal görevini görüyor. Aşağılarda sayısız kaninin patlaması yaşlı Asurî’nin bilgece anlatımını pekiştiriyor. Gunde Fıla’nın çeşmesi, Amediye ve Kadişe’de çıkan çeşmelerin yanı sıra Kanî Reş, Kani Goze, Gulka, Şelaze çeşmesi, Baze’ye akan sular ve benzeri. Bereketli bahçeleri ve bostanlarıyla birer meyve cenneti olan Berwarî’nin sırrı özünde buymuş demek. Su yaşamdır gerçekten. Metina dağı, hayırlı ve kutsal bir dağ olarak bunca güzel övgüye konu olmasını yaşam ve bereket yaratmasından alıyormuş demek ki...
Berwarîlerin yurdu
Habur suyu ve Ava Ze (Zap suyu) arasında kalan coğrafyaya Metina denilirken burada yaşayan halk ağırlıkta Berwarî aşiretinden olduğundan Berwarîlerin yurdu da denilmektedir. Yöre halkı olan Bervariler Zap suyuna Ava Ze demeyi tercih etmekteler genelde. Anlamı ise “doğuran su, berekete boğan su” demektir. Behdinan’ın çok büyük aşiretlerinden biridir Berwarîler. Yukarı Berwarî dedikleri yer Metina olurken, aşağı Berwarî de Garê dağı etekleridir.
Berwarî kelimesi köken olarak “yerini, toprağını koruyan ve terk etmeyen insanlar” anlamına gelir. Yani yerlerini, yurdunu koruyabilen savaşçı insanların özelliklerini ifade etmektedir Berwarî ismi. Her koşulda evini, yurdunu koruyabilen, yerinde kalan insanlar olmak sağlam bir toplumsal gelenekten gelmeyi ifade ediyor. Bu anlamda Berwarî aşiretinin ismi gerçekten güzel ve hoş geliyor kulağa.
Bana, Berwarî isminin anlamını ilk bu tarzda izah eden insanla karşılaşmam da epey tesadüf ve ilginç olmuştu. Habur suyunun hemen kenarında kurulmuş tarihi bir köy olan Kesta köyünden, yaşı atmış civarında ama hala dinç ve enerjik görünen bu köylü aşiretinden övünerek bahsediyordu. Şal şepik giymiş, siyah beyaz kefiyesini kafasına bağlamış, yüzünün bir tarafında belirgin siyah beni olan, kaşları gür ve uzun, elinde dası ve sırtında elle örülmüş kırmızı renkli bir heybesi olan yaşlı bir adamdı. Ağaçların kovuklarında arı petekleri aramaya çıkarmış böyle arada da bir. Konuşmayı sevdiği hemen anlaşılan bu yaşlı adamla eski Kesta köyünün harabelerinde karşılaşmıştık. Sık sık Kesta’ya gelirmiş. Köyün mezarlığı en yüksek yerde ve kalın meşe ağaçlarının en sık olduğu yerde yapılmış. Demek ki bu köyün insanları mezarlarını en güzel manzaralı, en yeşil ve en koyu gölgenin olduğu yerde yaparak saygılarını göstermişler ölülerine. Köyün harabeleri içinde dev kezvan ve ceviz ağaçları ile heybetli dut ağaçları da gösteriyor ki, Kesta köyü bu civarın en eski köylerinden biridir. Zaten yaşlı Kestalı hayıflanarak “Berwarî’nin en eski köylerinden biridir” diyordu Kesta köyü için. Habur’a üstten bakan, arkasını Zendora’ya vermiş ve Habur’un berekete boğduğu topraklarda kurulmuş Kesta köyünün eskiliğine dair işaretler çok fazlaydı gerçekten. Birkaç bin yıl öncesine götürüyordu köyün tarihini yaşlı adam.
Konuşkan yapılı bu yaşlı adam Önder Apo’dan bahsedince büyük bir saygı duyduğu anlaşılıyordu hemen. Hayret! Kesta’lı bu yaşlı adam Önderliği ne kadar yakından takip ediyormuş meğer? Ve en ilginç sözleri kadın konusunda olmuştu. “On dört yaşına dönebilseydim keşke… Apo’nun fikirlerini önceden bilseydim. Yaşamımı farklı kurardım… Eşime ve çocuklarıma eskiden yaptığım gibi baskı kurmazdım… Nerden bilelim biz? Çocuk yaşta evlendirilmiştik. Biz kadınla nasıl yaşanması gerektiğini gerçekten bilmiyorduk. Ta ki Apo’yu, gerillayı biraz tanıyıncaya kadar…” derken gülümseyerek bakıyordu bize.
En son kadın konusunda sarf ettiği sözlerde tutarlı olup olmadığını anlamak için ev yaşamında, kadına yaklaşımında bir değişiklik olup olmadığını da sorularımızla anlamaya çalıştık. İlginç bir konuşmaydı gerçekten… Berwarîler ile başlayan konuşmamız böyle farklı boyutlarda derinleşmişti o Kesta harabelerinde. Eski dünyanın insanları olarak tanımladığım yaşlı insanların bilgeliklerinin bir örneğini de bir kez daha o gün bu Kestalı köylüde görmüştüm. Onun her fırsatta kendisini dağa taşa vurması, harabe köyünün durumundan duyduğu derin acı ve acılı bakışları, yurdunu korumasını bilen Berwarî aşiretinden gelmiş olmasının verdiği gururla karışıyordu. Onu geride bırakırken, o da arkamızdan biz kadın gerillalara bakıp durmuştu uzun uzun… Ve harabe köyün ıssızlığında yalnız kalmıştı gene…
Asuriler ve Metina
Habur suyu ile Ava Ze arasında yetmiş beş Berwarî köyü olduğu söylenir. Bunlardan otuz civarındaki Asurİ köyü olurken diğerleri Kürt köyleri olmaktadır. Asurîler de kendilerini Berwarî Asurİleri olarak tanımlamaktalar. Alandaki bazı köyler şimdi Kürtlerin elinde olsa bile öncesinde Asuri köyleridir. Köy isimlerinden bunu anlamak mümkündür.
Kaşura, Metina dağının hemen karşısındaki sınır bölgesine denir. Belki Metina dağının silsilesi değildir ama en yakınında ve karşısında tüm asiliğiyle durmaktadır. Sınırın bir tarafında Berwarîler yaşarken diğer tarafında Kaşuri aşireti yaşamaktadır. İsmini Keşa Hiru denilen bir Hırıstiyan keşişten aldığı anlatılır halk arasında. Keşa Hiru, kısa boylu bir insanmış. Bundan dolayı ona “küçük papaz” anlamına gelen Keşa Hiru denilmiş. Kaşuri aşiretinin meskeni de Kaşura’dır. Bu aşiret de Hakkari’nin Ertuşi aşiretler konfederasyonunun içinde yer alan önemli bir aşirettir. Botan beyi Bedirxan’ın 1842 yılında yaptığı Tiyari katliamında buradaki Asuriler de katliamdan nasibini almış. Hakkari’deki Asurîler asıl katliamı Birinci Dünya Savaşı başladığında yaşamışlar. O günden sonra Hakkari’nin Kaşura, Tiyari vadisi, Oramar, Cilo Asurîlerileri tümden tasfiye edilmişlerdir. Kaşuri köylerinden konuştuğumuz birçok kişi Kaşurilerin esasta Asuri kökenli, müslümanlaşmış Asurîler olduğunu söylüyorlar.
Kaşura’da Kaşuri aşiretine bağlı köylerin yanı sıra Berwarî köyleri de vardır. Hiror, Deraşiş, Edine, Dine, Seraru, Ore, Kesta, Bedehe, Nizore köyleri Berwarî köyleriyken Elemun, Zawite, Şifrezan, Geramuse, Aruş, Aşute, Rindeki, Geman, Minyaniş köyleri ise Kaşuri’dir. Girê Beranê’den Kato Marinos’a kadar olan alan Kaşurilerin zozanlık arazileridir. Bazı köylülerin anlatımlarına göre bir zamanlar Kaşura’da küçümsenmeyecek bir nüfusun olduğu da anlaşılıyor hemen. Medreseleri bile varmış. Kürt geleneksel kıyafetlerini, şal û şapiki genelde onlar dikermiş. Aşuti köyü tarihte Nasturi Asurîlerin üçüncü ruhani lideri olan Metropolit’in yaşadığı yer olarak bilinmektedir. Halen eski tarihi kilisenin kalıntılarını görmek mümkündür orada.
Cami ve kiliseler yan yana
Metina’da Kürt ve Nesturi Hıristiyanları olarak bilinen Asuri köyleri iç içe yaşamaktalar. Asurîler de Kürtler gibi dağlı ve kadim bir halk. Birbirleriyle iyi komşuluk ilişkileri göze çarpıyor hemen. Kürdistan, Ermeniler gibi Asurilerin de ortak vatanıdır. Bazen bir köyün bir ucunda cami diğer ucunda ise kiliseler var. Böyle dağlık kesimlerde halklar, kültürler ve inançların daha özgürce yaşandığını görmek mümkün. Daha çok hoşgörü, komşuluk ve yardımseverlik özellikleri var.
Metina’da her iki halkın birlikte hoşgörü temelinde ortak yaşamaları dikkatimi çekti hep. Köylerden geçerken kilise ve camilerin yan yana, iç içe olmalarını çok etkileyici buldum. Kürdistan’ı Asurisiz düşünemiyorum bile. Bugün Metina’da hala Asuriler varlıklarını koruma mücadelesi veriyorlar. Hala kiliselerinde çanlar çalıyor. Hala dillerini konuşuyor. Hala bağ bahçe, bostanlarını ekiyorlar. Ama ağırlıklı olarak yaşlı Asuriler kalmış bu diyarlarda. Geri kalanlar dünyanın dört bir yanına dağılmışlar. Yine de bu asi dağlarda kültürlerini korumaya çalışan, direnen bu insanların varlığından etkilenmemek mümkün değil.
Öte yandan yıkılan, harabeye dönüşen köylerine bakarken içim yandı hep. Zanaatkar, temiz ve çalışkan insanlar oldukları kurdukları köylerinin yeşilliği, bereketi ve düzeninden anlaşılıyor hemen. Kilometrelerce su kanalları açmışlar köylerini bereket ve verime boğmak için. Taş ustalıkları insanı hayretler içinde bırakıyor. Düzgün kesilmiş beyaz taşlar, yıkık dökük duvarlarda hala göz kamaştırıyor. Hıristiyanlığı kabul eden ilk halklardan olarak bilinen Asuriler Kürdistan’ın birçok yerinde böyle yeraltı manastır ve kiliseleri yapmışlar. Hakkâri dağları benzer tarihi dağ kiliseleriyle doludur.
Evet, Metina’da canlı tarihi ifade eden bu yaşlı Asurilerle yaptığım sohbetlerde onların yaşadıkları trajedileri direkt ağızlarından dinlemek hayli ilginçti. Yine civar köylerden herhangi bir Asuri’ye, Asuri ve Keldani arasındaki farklılığa dair sorular sorulduğunda cevap olarak Sünni-Şia örneğini verdikleri ve mezhepsel farklılık olarak anlatmaya çalıştıkları gözlemlenmektedir. Dil farklılıklarını ise bizlerin daha iyi anlayabilmesi için Behdini-Sorani dil farkına benzeterek anlatmaya çalıştıklarını çoğu kez gördüm.
Kaşura’daki Asuri köyleri 1915 katliamından sonra Urmiye’ye kaçmak, göç etmek zorunda kalmışlar. Oradan da Güney İran’a, Hamedan’a gittikten sonra İngilizlerin denetimindeki Irak’a, Diala’ya gitmişler. Yine Saddam’ın saldırılarından da çok kez etkilendiklerini anlatıyorlar. Tıpkı Kürtler gibi onlar da Enfal’de katledilmiş, yerlerinden yurtlarından edilmişler.
Asuri katliamı sırasında en büyük felaket kadınların başına gelmiş. Katliam günlerinde ele geçmemek için birçok kadın kendisini Zap’a atmış. Munzurlara kendisini bırakan Beseler gibi, Meryemler de ele geçmemek, teslim olmamak için Zap’ın gürül gürül akan sularının derinliğinde yaşamlarına son vermişler. Anlatıldığına göre günlerce kan akıyormuş Zap suyu... Ne yazık ki Kürdistan’ın yerli halklarından olan Asurilerin tasfiyesi tamamlanmış bu acıların, vahşetin ardından…
Asuri kadın Margarêt
Yirminci yüzyılın ikinci yarısında yaşamış Asuri kökenli kadın savaşçı Margarêt de Berwarî Asurilerindendir. Yiğit bir kadın olarak ünü sadece Berwarîlerin yaşadığı topraklarda değil Behdinan ve Kürdistan’ın diğer yerlerine yayılmış Asuri bir kadındır. Omzunda silahı, beline taktığı raxtı, kafasına sardığı kefiyesi ve omzuna değen saçlarıyla asil bir kadındır Margarêt. Onun bu resmi Leyla Qasım ile karıştırılıyor kimi zaman. Ondan geriye kalan siyah beyaz renkli iki fotoğrafta, hafiften gülümseyen dudakları, temiz ve masum bir yüze sahip siması dikkat çekiyor hemen.
Margarêt George Shello’nun (1941-1969) yakın akrabaları Berwarî alanında yaşıyorlar hala. O, Tepe Orte’nin hemen arkasına düşen Kanî Masi’ye bağlı Duri köyündenmiş. Hatta akrabalarından bazıları Metina’da, Megirçiya köyünde yaşıyorlar. Bu insanlarla tesadüfi bir biçimde karşılaştım ve Margarêt üzerine konuştum, dinledim onları. Megirçiya köyünün kilisesinin hizmetini yapan bir kadını tesadüfen Tepe Orte’ye doğru giden yolumuzun üzerinde gördüğümüzde içimden bir ses ona Margarêt’i sormamı söyleyince çekinmeden hemen soruvermiştim. Tesadüf işte, tam da yakın akrabası çıkmıştı bu kadın. Ve bozuk Kürtçesiyle “Margarêt, hain bir komplo sonucu öldürüldü” derken öfkeliydi, kızgındı.
Bilindiği gibi KDP’de peşmergelik yapmaya başlayan Margarêt, silah kuşanan bir kadın olarak ne yazık ki çok kısa zamanda gerici erkek komplosuyla katledilmişti. O, feodal, erkek egemenlikli zihniyetin kurbanı olmuştu. Zaten Margarêt şahsında, peşmerge kültüründe bir kadının eline silah alarak savaşmasının kabul görmeyeceği anlaşılmıştı hemen. Burada önemle belirtilmesi gereken Margarêt’in yiğit, cesur ve savaşçı yönüyle yani kendi emeği ve ısrarıyla silah kuşanmış olmasıdır.
Margarêt, 1969 yılında Kandil’de komplo sonucu katledilir. Kaledize-Ranya hattında peşmergelik yaptığı bu dönemde üst düzeyde yöneticilik yapan peşmergelerden birinin ilişki teklifini reddettiği için, kadınsı davranışlarda bulunarak ahlaksızlık yaptığı gerekçesiyle Margarêt hakkında idam kararı çıkartılır. Ve Kandil’de katledilir. KDP, bugün de Margarêt’i kurşuna dizdiğini kabul etmektedir. Ancak askeri yaşamı bozduğu, kafa karıştırdığı gerekçesiyle bu kadın katliamını meşru görmekte ve göstermeye çalışmakta, hakikatleri gizlemektedir hala.
Resimlerden tanıdığımız ve hazin hikayesini bildiğimiz Margarêt’in Kanî Masi’ye bağlı Duri köyünden olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım gerçekten. Onu, şimdiye kadar genel tabirle Behdinanlı olarak tanıyor, hakkında fazla bir şey bilmiyordum. Demek ki çok yakınımızda, bu yörede yaşamış bu asil kadın. Elinde Bruno marka tüfeği ile dimdik duran Margarêt’in hikayelerini onun yakın aile çevresinden duymak hayli ilgi çekiciydi. Evet, Berwarîli Margarêt böyle bir kadınmış demek ki… Onun şansızlığı PKK gibi bir hareketin o zamanlar henüz çıkmamış olmasıdır. Böyle bir koşul ve imkan olsaydı Margarêt gibi asil bir kadın kesinlikle hiç tereddüt etmeksizin gerillaya katılmış olurdu…
PKK, bir kadın partisi olarak bugün Margarêt’in hayallerini, özgürlük hayallerini gerçekleştiriyor. Margarêt’i katleden komplocu erkek iktidarcılığı hızla sarsılıyor. Yalan ve komploculuğa dayalı erkeklik aşılıyor, yerine özgürlük temelinde yeniden kadınlık ve erkeklik inşa ediliyor. Kürdistan’da başlayan kadının yeniden yaratılış mücadelesi tüm kadınlara kurtuluşun yolunu göstermiştir artık… Kadınların trajik yaşamlarının, hazin hikayelerinin son bulacağı günlere giderek yaklaştığımız açıktır. Özgür kadın ütopyalarının artık bu kadim coğrafyada hayat bulacağı günlere doğru hızla giderken Margarêt gibi nice kadınların hayallerinin görkemli gerçekleşmesi dileğiyle… DEVAM EDECEK
HELÎN MURAT
