Ölüm burnumu sıyırdı sesi kulaklarımda çınladı


EREM KANSOY
Zihnime kazınan sayısız deneyim ve anının arasında hemen hemen her sohbetimde paylaştığım bir diğer tecrübe ise ölümün burnumun ucunu sıyırdığı saniyelerdi.
Reqa şehri merkezini sarmalayan tarihi sur duvarları artık aşılmış ve QSD güçleri şehir merkezinde ilerleyişe geçmişti. Büyük Cenk’in 59’ncu günüydü. QSD güçleri haftalar öncesinden özgürleştirilen mahallelerde birkaç kez temizlik operasyonu yapmıştı. Ben de artık defalarca yürüdüğüm Reqa’nın doğu cephesindeki mahalleleri öğrenmiş ve özgürleştirilen bölgelerdeki yolları yaya aşarak ön mevzilere doğru ilerliyordum. Yollardan geçerken de buralarda konuşlanmış YPG ve YPJ’lileri ziyaret edip röportajlar yapıyor ve kentin içinden görüntüleri gazeteye servis ediyordum. Sabah erkenden gazeteci arkadaşım Mezopotamya Ajansı Nazım Daştan ile daha önceleri kontrol edilmiş ve ciddi bir tehlikenin olmadığını bildiğim bir güzergah seçerek, ön mevzilere yürümüştük. Güvenli olduğunu düşündüğümüz aynı yoldan geri dönmeye karar vermiş ve röportajlarımızı tamamladıktan sonra yola koyulmuştuk. Yolun yarısından fazlasını tamamladığımız bir mahalle arasında sohbet halinde ilerlediğimiz esnada, bizi hedef alan bir çete keskin nişancısının mermisinin sıcaklığını burnumun ucunda hissettim. Mermi, gözlerimin önünden geçen ve hızla uçan bir sinek gibi kulaklarımda çınlamıştı. O an bir-iki saniyelik şokla durakladıktan sonra, ikinci kurşunun da Nazım’ın ayak ucuna yakın bir yere isabet ettiğini görmemizle kendimizi birkaç adım geriye atmamız bir oldu. Keskin nişancının görüş açısından çıktık ve en yakın YPG noktasına doğru koştuk. Noktaya vardığımızda telaşla içeri girdik. Bulunduğumuz yeri ve kurşunun muhtemel çıkış noktasını savaşçılara aktardık. İlk etapta bizim şaka yaptığımızı sandılar; bize “O nokta günler önce özgürleştirildi ve temizlik operasyonu yapıldı” dediler. Yaklaşık birkaç dakika sonra olayı aktardığımız savaşçı, noktanın kapısına çıktı ve keskin nişancı onu da hedef alarak ateş açtı. Mermi YPG’li savaşçıya da isabet etmemişti ancak keskin nişancı yerini deşifre ederek bizi haklı çıkarmıştı.
Yaşadığımız heyecandan sonra savaşçılar kısa bir planlama yaptı. Tünellerden geçip o noktaya ulaşan bir çete olabileceğine dair fikirler yürütüldü. Defalarca noktadan çıkmaya çalışsak da çete her defasında üzerimize mermi yağdırarak hareket alanımızı kısıtlamıştı. Yaklaşık altı saat burada kısılı kalmıştık. Son olarak çareyi zırhlı aracın bize ulaşmasını beklemekte bulduk. Zırhlı araç bizi almaya geldiğinde de defalarca ateş açıldı. Araç bizi güvenli bölgeye götürdüğünde ise çetenin imha edildiği haberi bize ulaştı. Daha önce bulunduğumuz noktaya gitmiştik ve o sıcak dakikaların ardından derin bir nefes almıştık. Muhtemelen kafamı hedef alan o kurşunun, beni ölümle burun buruna getirdiği o anı da asla unutamayacağım. Burnumu sıyırıp geçen kurşunun ardından, elimle burnuma dokunduğumu ve yüzümün halen yerinde olduğunu kontrol edişimi her paylaşımımda anlatırım.
Heval Jînda’nın gözyaşları

Cephede gerçekleştirdiğim röportajlardan bir tanesi de Heval Jînda ile yaptığım duygusal söyleşiydi. Emektar Jînda’yı da unutmam mümkün değil.
Lojistik, ilk yardım, ulaşım, iletişim, koordinasyon, saldırı organizasyonu, bombaların hazırlanması ve saymakla bitmeyecek görevler… İşte Heval Jînda hemen hemen her görevde elinden geleni yapıyor. Bazen kara kaşlarını yorgunluktan çatsa da bir gülümseyişi yetiyor çevresine neşe katmasına.
Taburunun en saygı duyulan isimlerinden. Heval Jinda, kimseye tek bir bardak bulaşık yıkatmazken, her gece saldırı gruplarında da en önde mevzileniyor. En sessiz ve en sakin savaşçılardan biri olan Heval Jînda, Reqa cephesinde hiçbir konuda ters birşey söylemez. Aynı zamanda katılımcı ve dıştan gelenleri kucaklayıcı. O’nu bir yandan taburunda yemek hazırlarken, bir süre sonra da fitilli bombaları düzenlerken görürsünüz. Küçücük demirden elleriyle 10-12 bombayı, BKC şeridine ise mermileri tek tek geçiriyor. Arkadaşlarının birşey taşıdığını gördüğünde ise elindekini hemen bırakıp yardıma koşuyor. Bundan dolayı da çok seviliyor Reqa’nın şervanları arasında.
Hemen hemen haftanın üç günü karşılaşıyoruz kendisiyle. Selamlaşmadan önce yüzünü yere eğerek, o anlamlı gülüşünü gösteriyor her defasında. Bunun anlamının, ‘Seni anlamıyorum ama senin için ne yapabilirim’ olduğunu biliyorum artık. Heval Jînda duruşuyla bu devrime daha fazla gönül vermemi sağlıyor.
Son olarak YJŞ Karargahı’nda yürüteceğim bir çalışmada karşılaştık... O gün Arap, Kürt, Kanadalı, Êzîdî, Türkiyeli kadın savaşçılardan birer arkadaşı oraya çağırmıştık. DAİŞ’e karşı yürütülen mücadelede Reqa cephesinin çok dilli, çok uluslu yapısının ortak yaşamını, dialoglarını görüntülüyor, gözlemliyordum. Heval Jînda da orada bize birkaç çeşit yiyecek hazırlamıştı. Ayrıca cephanelikleri çıkarmıştı. Kendisi de fotoğraflarda yer alıyor, bizimle zaman geçiriyordu. Son 3 haftadır Heval Jînda’yı okuyuculara aktarabilmek için hemen hemen her gün röportaj yapmaya yeltensem de, o kabul etmiyordu. Gerekçe; ‘Zaman yok!’. On dakikalık zaman ayırması için ben de çalışmalarına yardımcı oluyordum. Nihayet o gün yanımızda bize dil konusunda köprü olabilecek bir arkadaşımız vardı, Heval Jînda gülümsedi ve tercüme yapabilecek arkadaşı gösterdi. Yanına gitti, bana bakarak güldü ve birşeyler söyledi. Tercüme yapan YJŞ’li arkadaş bana dönerek, Jînda’nın O’na ‘Heval Erem’e ayıp oluyor; günlerdir zaman geçiriyoruz, fırsat bulmuşken onunla konuşmama yardım eder misin’ dediğini söyledi.
Yandaki odaya geçtik ve söyleşimize başladık. ‘Rojava devriminde asla unutamayacağın bir anını benimle paylaşır mısın’ diye sorduğum anda hıçkırıkları dinmedi Heval Jînda’nın. Yarım yamalak Kürtçemle kendimi zorluyor, ne dediğini anlamaya çalışıyordum. Benim de gözlerimin dolduğunu görünce ağlamaktan vazgeçti.
Reqa cephesinde kişisel tarihe geçecek anılarımda Heval Jînda’yı asla unutmayacağım.
