Ölüm siyasetine karşı yaşamı savunmak

Hasan KILIÇ Haberleri —

  • Ölümleri ayıran, mezarlıkları dahi siyasal düşmanlığın mekanları haline getiren egemen anlayışa karşı ezilenlerin tarafında olmak etik-politik bir sorumluluktur. Bu sorumluluk ölüm siyasetine karşı yaşamı savunmaktır!

Tarihi acılarla, göz yaşıyla, kederle yazılmış bir ülkede yaşıyoruz. Şiddet bir gün kurşun izleriyle, bir gün torna makinesinde sıkışan genç bedenlerle, bir gün inşaatlarda yaşamını yitiren insanların hikayeleriyle hayatlarımızı sarıp sarmalıyor. Ölüm bir hayalet gibi gündelik yaşamlarımızı takip ediyor. Bitimsiz bir şiddet sarmalının içerisinde yaşıyoruz.

Ölüm siyaseti: Egemenin ABC’si

Ölüm siyaseti, yaşamı ölüme tabi kılarak iktidarda kalmanın eylem ve söylemlerinden oluşuyor. Burada yaşam/yaşayan, ölüm/ölen tümüyle iktidarın hizmetindedir. Mezarlıklar dahi siyasetin tahakküm üreten potansiyelini aktüel hale getirmek için bir zemin olarak görülür.

Şimdilerde Türkiye bir kez daha bir eli yağda, bir eli balda olanların savaş tamtamlarıyla ortalığa kan ve ölüm saçma çabalarına tanık oluyor. Ölüm siyasetine karşı yaşamı savunan herkes bu çevrelerin hedefi haline geliyor.

Medyada, yargıda, siyasette, bürokraside köşe başlarını tutan, varlığını şiddetin ve ölümün varlığına bağlayan çevreler, barışın ve demokrasinin sesi her çıktığında bastırmayı, kara propagandalarla halkın barış hakkına el koymayı görev edinmeye devam ediyor.

Bu ülkede her ölümden çıkar devşirenlerin son hedefi Kürt sorununda demokratik çözüm ve barış çağrısı yapan DEM Parti Eşbaşkanı Tuncer Bakırhan oldu. Bakırhan partisinin Gençlik Kongresi’nde yaptığı konuşmada demokratik çözüm ve barış için her türlü çabayı göstermeye hazır olduğunu ifade edince savaş tamtamlarının sesi bir anda kesildi. Bunun yerine barışın demokrasi, özgürlük, adalet içeren türküsü bir kez daha gündeme geldi.

Savaşı barışa galip kılma çabası

“Terör” retoriği 2000’li yıllarda tahakkümün maymuncuk anahtarı haline geldi. Her egemen hedefine aldığı toplumsal kesimi kolaylıkla “terörist” ilan edip bir güvenlik nesnesine dönüştürebiliyor. Bunu yaparken toplumu travmatize ediyor. Özellikle barış, demokrasi ve hak taleplerinin yükseldiği dönemlerde “terör” söylemi aşırılaşıyor. “Terör” kavramı egemenlerin gramerinden türer ve oraya aittir. “Terör” bir olay olarak toplumu travmatize etmeyi amaçlar. “Terör” kavramı egemenlerin işine gelmediklerini kötücülleştirmek için kullandıkları bir operasyonel sözcüktür. Sistem karşıtlığı, radikal bir itiraz ve inşa ise sistem karşıtlığı kendi dilini ve söylem repertuarını itiraz temelinde inşa etmekten geçer. Çünkü aslında egemenler toplumu tedhiş ve şiddetle “terörize eder.” Egemenler, savaşı barışa galip kılmak için kendi tarihini ve okumasını dayatır. Hakikati burada inşa etmeye çalışır. “Terör” bir sıfat olarak egemenin damgalama aracı haline gelir.

Bugün Türkiye’de uğursuzlukta tekerrür yaşanıyor. Barışın sesi gür çıktığında, ayrıcalıklarını yitirme korkusuna düşen çevreler daha gür sesle toplumu travmatize etmeye çalışıyor. Bakırhan’ın yaptığı açıklamayı hedef göstererek “toplumu terörize” etmeye, travmatik hale getirmeye ve bir kez daha savaşı barışa galip kılmaya çalışıyorlar.

Oysa hakikat, egemenlerin kurguladığı tarihe rağmen yürüyor. Çünkü hakikatin kendinden menkul bir kıymeti ve gücü vardır. Her türlü sıfatı karşı dinamiğiyle anlamsız kılan bir niteliği vardır.

Bu bağlamda bazı sorular, hakikatin izini sürmeye yardımcı olur. Çıkarına hizmet etmeyen herkesi düşman ilan edenler mi “toplumu terörize” ediyor? Yoksa 15 yaşında öldürülen Berkin Elvan mı, sokak ortasında linç edilerek öldürülen Ali İsmail Korkmaz mı? Toplumu ortadan ikiye bölen zehirli siyasal dil mi “toplumu şiddete ve travmaya” sevk ediyor? Yoksa koyunları otlattığı sırada havan toplarıyla katledilen 12 yaşındaki Ceylan Önkol mu?

Ezilenlerin tarihi ve hakikat

Bu ülkenin asıl güvenlik sorununun şiddet ve ölümlerle oluşan iklimden çıkar sağlayan siyasi çevreler ve kanaat teknisyenleri olduğu apaçık ortada. 2015 yılından beri “şok doktrin”i ile hafıza kırıma uğratıldığı toplum, bir kez daha şu düşünceyi ediniyor: “Kırk yıldır şiddetle bitmeyen bir sorunla karşı karşıyayız.”

Toplumsal düşünce ile siyasal gerçekliğin buluştuğu bu koordinatta kaybeden egemenlerin tahakküm stratejisi ve kanaat teknisyenleri oluyor. Çünkü ezilenler, ortak paydalarını çoğaltacak soruları ve düşünceleri bir kez daha bilinç düzeyine çıkarıp dile getiriyor.

DEM Parti’nin yeniden yapılanma süreciyle birlikte Türkiye’de “siyasal olanın kurucu ikiliğine” güçlü şekilde dönmesi (halklar ve inançlar sorunu, ekonomik kriz, ekoloji, kadın vd), bazı ezberleri ve burjuva gündemleri geri plana itiyor. Kurucu momenti öne çıkarma hem birkaç yıldır ezber haline gelen bağlamları hem de hafıza kırımıyla gündemden uzaklaşan asli meseleleri gündeme getiriyor.

Unutulmamalı ki, ancak kendi tarihleri ezilenleri hakikatle başarıya götürür. Bu sebeple ölümleri ayıran, mezarlıkları dahi siyasal düşmanlığın mekanları haline getiren egemen anlayışa karşı ezilenlerin tarafında olmak etik-politik bir sorumluluktur. Bu sorumluluk ölüm siyasetine karşı yaşamı savunmaktır!

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.