Ölümün politik ekonomisi ve Kürtler
Hasan KILIÇ Haberleri —
- Türkiye’de yaşanan ölümleri siyasal bağlamıyla ulus-devletin tabularından ayırmak mümkün değil. Yine her bir öldürme fiilinin sermaye birikimi-gaspı ile olan ilişkisi apaçık ortada.
“Eğer para,
Augier’nin dediği gibi,
‘dünyaya bir yanağında doğuştan kan lekesiyle geliyor’sa,
sermaye tepeden tırnağa her gözeneğinden
kan ve pislik damlayarak geliyor.”
-Karl Marx-
Kürt halkının ölüm deneyimleri ve bu halka yönelik uygulanan nekropolitika genelde antropoloji ve kültürün kesişiminde bir araya getiriliyor. Her biri kıymetli bu bir araya gelişlere katkı olarak Kürt halkının geçmişi ve deneyimi ile nekropolitika arasındaki ilişkiyi ölümün politik ekonomisi ekseninde okumak bu yazının temel amacıdır.
Nekrokapitalizm, nekropolitika ile nekroekonominin kesişimini belirleyen siyasal akıl ve politikadır. Ölüm ile sermaye birikimi arasındaki özgün ilişkiyi konu edinir. Madalyonun bir yüzünde Kürt halkının nekropolitika kadar nekroekonomik tahakküme de maruz kalması söz konusu. Sömürgecinin kesesinde biriken sermaye var. Ne de olsa sömürgecilik her şeyden önce ekonomik sömürü ve sermaye birikimi motivasyonudur.
Ölümün bireyselliği ve kolektifliği
Ölüm, kalanlar için bilinmezlik örtüsünün altında duran tarihin bir bilmecesidir. İnsanın var olduğu günden beri bitimsiz anlam mücadelesidir. Fakat ölüm -özellikle politik ekonomik bağlamıyla- asla müstakil bir hadise değildir. Neden-sonuç ilişkisine sımsıkı bağlıdır ve bireysel olan ile kolektif olanın belirlenemez geçişkenliğine tabidir. Ölümde, gidenin ardından gitmeyi (fiili) ve gideni (kişiyi) psişik haritada yeniden konumlama zorluğu bireysel açıdan temel sorunsal oluyor. Kolektif açıdan ise öldürme ediminin vuku bulma biçiminden tutalım kaybın neden-sonuç bağlamına alınmasına, sınıfsal karakterine ve bunun siyasal davranışlara etkisine kadar uçsuz bucaksız sorular içeren kapsamı anlam dünyasına dahil ediyor.
Ölüm ülkesinde düşünce
Türkiye’nin tarihi idamların, faili meçhullerin, zorla kaybetmelerin, çatışmaların neden olduğu kayıplar tarihidir. Bu yönüyle ölüm ülkesi olma vasfını her daim paltosunda taşıyor. Rejim, ölümü her daim siyasal tahakküm stratejilerinden biri biçiminde kurgulayarak hem öldürdüğüne hem de geride kalanlara mesaj veriyor. Yaşamı ölümün sınırlarında her an yeniden test ediyor.
Cumhuriyet tarihine eşlik eden bu vasıf, bireysel ve kolektif binlerce hikâyeyi, bugünde yaşayanlara miras bıraktı. Düşünsel faaliyetler bu miras üzerine yaşananları aktarmak, hikâyenin bilinmeyen yönlerini ortaya çıkarmak, ölümü anlamlandırmak ve siyasal yaşamdaki etkilerini değerlendirmek gibi birçok motivasyonla hareket ediyor. Bu kapsamı içeren ciddi bir külliyat birikmiş durumda. Ama birkaçına bakarak genel manzarayı görebiliriz.
Hişyar Özsoy “Araf’ta kalmak: Tarih mezarda başlar[1]” adlı metninde antropolojinin içinden konuşarak Kürt kültüründe ölüm ve devlet politikaları üzerinden değerlendirme yapıyor. Selaheddîn Biyanî, Politik Art’ta çıkan yazısında “Devletin Nekropolitiğine Karşı Ölülerimizin Direnen Soluk Fotoğrafları[2]” yazısında benzer bir hattı, direnişin varlığıyla birlikte işliyor. Bu ikisi ve bu konudaki birçok yazı J. Butler’dan başlayarak Rilke, Mbembe’ye uzanan bir düşünsel izi takip ediyorlar. Böylece psikanalizi de içererek ölüm ile iktidar arasındaki ilişkiyi Kürt halkının deneyimi üzerinden tanımlıyorlar.
Bu metinlerden görüldüğü üzere, ölüm-öldürme meselesi duygu sosyolojisi içerisinde anlam kazanıyor ve meseleyi antropoloji ile kültürün lensleriyle anlatmaya çalışıyor. Tarihsel metaforlar kimi zaman indirgemeci de olsa edebi olarak metne renk katıyor. Fakat gerek düşünsel izler gerekse de yazıya nokta koyulduğunda içine düşülen melankolik ruh hali bir şeylerin eksik kaldığını düşündürüyor. Bu yazı da söz konusu eksikliği, sömürgeciliğin başlangıcındaki temel motivasyon olan sermaye birikimiyle ilişkisi bağlamında ve tabii Kürtler özelinde anlatmaya çalışıyor. Eksik kalan yönle varlık zemini kazanan melankoli, siyasal mücadelenin -uğrunda ölünenin- ele alınmasında ve “geleceği kurtarma iradesi” yönünde bir sorunla bizi baş başa bırakıyor.
Ölümün politik ekonomisi
Türkiye’de ölüm ve kayıplar üzerine yazılan metinlerin kahir ekseriyeti kültürel ve antropolojik açılarla oluşuyor. Elbette ki, bu açılar ölümü anlamlandırma ve ifade etmenin güçlü açılarıdır. Ve fakat, metinlerin eksik kaldığı, böylece anlamlandırma sürecinde boşluk yaratan bir açı daha var: Ölümün Politik Ekonomisi.
Türkiye’de ve/ya başka bir ülkede/tarihte öldürme/ölüm/arda kalanlar denkleminin arka planında hep sermaye ilişkisi vardır. Çoğu durumda bu gerçeklik sermaye gaspı/birikiminin örtülmesi için ekonomik olanı sosyal ve siyasal olanın içine gömüyor. Böylece görünmez kılıyor; sermayeyi ve sınıfsal karakterini ayrıştırıyor. Oysa mezarların üzerinde yükselen sermaye ölüm tarihinin kurucu bağlamlarından biridir. Sömürge ve siyasal tahakkümle gelen her ölümde sermaye hem edimin gerçekleştiği andaki temel motivasyon oluyor hem de bugüne kadar eşlik ediyor.
Subhabrata Bobby Banerjee “Nekrokapitalizm” başlıklı metninde bu kavramla şiddet, mülksüzleştirme ve ölüm üçgeninde örgütlü şekilde biriken sermayeyi kast ettiğini söylüyor. Nekrokapitalizmin koordinatını nekropolitika ile nekroekonominin kesişimine yerleştiriyor. Buna göre sermayenin birikmesiyle ölüm arasında diyalektik ilişkiyi açığa çıkarıyor. Nekrokapitalist pratiklerin insanların sağlık ve yaşamları için gerekli kaynaklara erişimi engellediğini ifade eden yazar sömürge ile sömürgeci arasında kurulan asimetrik ekonomik ilişkilerin çeşitli bağımlılıklar yarattığını ve bu ilişkilerin bugüne taşındığını ifade ediyor. Bu tespite bariz bir örneği Covid-19 döneminde yapılan bir araştırmayla ifade etmek mümkün. James W. Messerschmidt “Donald Trump, Dominating Masculine, Necropolitics and Covid-19” başlıklı makalesinde yapılan araştırmaya göre Amerikalı siyahların virüs kaynaklı ölümlerinin beyazlara göre iki kat daha fazla olduğunu ifade ediyor. Ayrıca yine pandemi kaynaklı çıkan ekonomik krizden siyahların daha çok etkilendiği ve işsiz kalmanın siyahlar açısından daha fazla olduğunu belirtiyor. Bunun sebebinin ise uzun süreli sınıfsal eşitsizlikler olduğunu belirtiyor. Ki bu tespit, bizi nekrokapitalizmin uzun tarihine ve sonuçlarına götürüyor.
Objektifleri Türkiye’ye çevirdiğimizde benzer bir manzarayla karşılaşıyoruz. Bugün İstanbul’da yoksul semtlerdeki nüfus yoğunluğunun 90’lı yıllarda yerinden edilen Kürtlerden oluşması tesadüf değildir. Bu semtlerde nekrokapitalizmin izleri vardır. 90’larda ölüm tehdidiyle ve/ya tanıklığıyla yerinden edilenler metropollere göç etti ve sermaye için ucuz iş gücü oldu. Hem ölüm politikaları hem de ölüm tehdidiyle yerinden edilenler sermayenin birikmesine aracı oluyor. Nekropolitika ile nekroekonomi arasındaki ilişkiye dair Kürtler özelinde örnekleri çoğaltmak mümkün. Sur’dan Cizre’ye coğrafik kategoriden tutalım da izini Osmanlı-Türk modernleşmesi, merkezileşmesine kadar sürebileceğimiz tarihselleştirme kategorisine kadar birçok açıdan görebiliriz.
Mezarlık endüstrisi ve gerçek eleştiri
Kapitalizm, ulus-devlet ve endüstriyalizmin sütunlarını oluşturduğu günümüz dünyasında, siyasal olana ve iktidara dair hemen her şey bu üç sütunla doğrudan ya da dolaylı ilişki içerisindedir. Nitekim Türkiye’de yaşanan ölümleri siyasal bağlamıyla ulus-devletin tabularından ayırmak mümkün değil. Yine her bir öldürme fiilinin sermaye birikimi-gaspı ile olan ilişkisi apaçık ortada.
Endüstriyalizm ise düşüncenin kılcal damarlarına kadar sızmış durumda. Ne yazık ki, siyasal motivasyonu, sınıfsal arka planı ve kolektif etkileriyle ölümü antropolojinin ve kültürün alanına sıkıştırmak da endüstri oluşturmanın mikro bir örneği olma riski taşıyor. Ezilenin mücadelesini endüstrinin parçası haline getirmek, anlamını izole ederek özelleştirmek oluyor.
Endüstri ölümleri kültürel ve antropolojik genellemelerle sunma noksanlığına düşüyor. Mezarlık endüstrisi iki yönlü çalışıyor. Bir yandan egemenin ölümler-ölüler üzerinden biriktirdiği bir siyasal ve maddi sermaye diğer yandan ise mazlum adına konuşanların parsellenmiş kültürel ve antropolojik lenslere mahkûm edilmiş inceleme nesnesi olarak işliyor. Oysa ezilenler için yaşananı anlamlı kılmak için esas özneler, sermaye birikimi üzerinden ölümle muhatap kılınanlardır; sermayenin gaspı değil, birikmesini sağlayanlardır. Yani kişiler değil, halktır. Nekropolitik ile nekropekonominin kesişiminde konumlandırılan belirli bir nüfustur.
Bu bağlamıyla ölümün gerçek eleştirisi, yanında politik ekonomiyi tutmadan sonuç alıcı olamaz. Ölülerin kemiklerinin üstünden yükselen sermayeyi görmeden gerçekleştirilen eleştiri, meseleyi anlamlandırma hususunda gerekli başarıyı sağlayamaz. Özgür Sevgi Göral, aynı isimli kitabında korucu başı Kamil Atak’ın mahkemede verdiği ifadede geçen “yaramız derindir” cümlesine -bu toprakların sömürge deneyiminde yeterince dehşete düşürücü cümle yokmuşçasına- dikkat çekiyor. Belki de bu derinliğe Atak ve birlikte hareket ettiklerinin sermayesi doluyor. Böyle bakınca yaranın değil, sermayenin derin nüfuzunu görmek mümkün oluyor. “Yarası derin” olan ölüm makineleri açısından bu derinliğin içi sermaye ile doluyor. Güç birikiyor, acı ve sefalet ise nekroekonominin mağdurlarına kalıyor. İstisnaların kaideyi bozmaması şartıyla, ölene ve arda kalana ise hem ölüm hem yoksulluk düşüyor!
[1] Hişyar Özsoy, Tarih Mezarda Başlar, 11 Mayıs 2020, https://yeniyasamgazetesi5.com/arafta-kalmak-tarih-mezarda-baslar/
[2] Selaheddîn Biyanî, “Devletin Nekropolitiğine Karşı Ölülerimizin Direnen Soluk Fotoğrafları”, https://politikart.net/yazi/devletin-nekropolitigine-kars-olulerimizin-direnen-soluk-fotograflar







