Özgürlüğün kapısında durup, içeri girmemek

6 Haziran 2022 Pazartesi - 05:46

  • Bizler, özgürlüğü isterken onun toplumsallığını, özgür yaşam hedef ve amaçlarını da istiyoruz. “Özgürlüğü istiyorum. Onun tarz, tempo, toplumsal duruş ve sorumluluğunu istiyorum ama görev ve sorumluluk almıyorum, istediğim gibi yaşıyorum…” deme lüksümüz yok.  

 

Hilma af Klint/ The Swan, 1915

 

ÖZKAN YAŞAR*

 

Hakikat algımızı geliştirmek, büyük çaba ve derin yoğunlaşmaların sürekliliğini ister. Kapitalist modernitenin sahte hakikat algısı olan liberal bireycilikten ve onun iktidar hastalığına bulanmış çarpık 'ben’liğinden kurtulmanın biricik yolu, doğru hakikat algısına ulaşmaktır. Her türlü mülkiyet ilişkisini ruhta, duyguda, düşüncede ve yaşamda yıkmak, “hakikat, mülkiyet duygusunun tamamen bireyde yok olmasıdır” anlamına gelir.

Tasavvufta hakikat duygusu tarikat, şeriat, marifet ve hakikat aşamaları ile ele alınır.  Her şey amaca ve kutsal yaşama odaklanır. Yola giren, o yolun şeriatına-yasasına göre yaşar. Onun ilke ve esaslarına göre özünü oluşturmaya çalışır. Öz, kendini fikir, zikir ve eylem bütünlüğünde hakim kılacak biçimde yaratır. Artık benim olan senin, senin olan benim olgusu aşılarak, 'hem benim hem senin' olgusuna dönüşür. Duyguda, ruhta ve düşüncede erime devam edip amacın kendisi olma hali gelişip hakikate varılınca artık mevcut olan ne senindir ne de benim. Mevcut durum insan ruhunun, düşünce ve bilincinin artık kendini sürekli aşma ve özgürleşmeye geçiş aşaması olarak tanımlanabilir. “Hakikati avla” tekerlemesi sistemin çirkin ilişki, yaşam ve sömürüsünü ortaya sermektedir.

 

Kendimiz ile doğru temelde hesaplaşma

Kolektif ve eylemsel kılınmış hakikat olarak insanı tanımlayan gerçekliğin karşısında bizler birey olarak bu konular üzerinde ne kadar yoğunlaşıp tefekkürde bulunuyoruz? Yaşamımızın anlam derinliğini bu düzeyde sorgulamak bizi özgür kişiliğe daha fazla yakınlaştıracak ve özgürlük ile aramızdaki makasın kapanmasını o kadar hızlı ve güçlü sağlayacaktır. Bu noktada özgür yaşama ilişkin “Malikin olmadığı yerde ne mülk, ne memlük, ne de melik var olabilir. Orada yaşayan insan özgürdür" diyebilmek gerekir. 

Bizler, yaşamı derinleştirip maneviyatı öne çıkarırken ilk önce kendimizden başlamalıyız. Kendimizi benliğimiz ile mülkleştirerek yaptığımız her çıkış, özgürlük karşısında hüsran ile sonuçlanmaktan kurtulamayacaktır. Bu açıdan öncelikle 'ben’liğimizin sahipliğine son vererek kendimizi kendimizin mülkü olmaktan çıkararak kendimizi kölelikten kurtarabiliriz. Bu da ancak hakikat aşkı, özgürlük aşkı, toplum aşkı ve tutkusuyla mümkündür. Bunu başardığımız oranda sistemin kirlerinden kurtulup özgür yaşar hale geliriz. İşte o zaman çokça anlam derinliğini kendi kişiliğimizde var ederek özgür yaşamın kendisine ulaşırız. Kendimiz ile doğru temelde hesaplaşma, kendimizi özgür yaşam karşısında sorgulayarak çıkış yapmak başlangıç noktamız olmalıdır. Bu çerçevede yaşama anlam ve maneviyat katarak doğru bir duruşun sahibi olunabilir. Öbür türlü, yaşamı sorgulamayı kendimizin dışında bir olgu olarak görüp ele alırsak başlanan yere geri dönülür ki, bu da sıkça dile getirilen kendini tekrar etme halidir. 

 

Her gerçekliği ve hakikati toplumuyla paylaşır

Özgür yaşam sürecine ulaşmanın temelleri açıklanırken, toplumsal bağ ve onun aidiyetine güçlü vurgular yapılır. Bu ahlaki bir ilkeye bağlılık biçiminde de önümüze gelir. Özgürlük gerçeğini ve onun toplumsallığını bu anlamda iyi görmek gerekir. 

Özgürlük gerçeği, daha çocukluk yıllarından bu yana kendi toplumsallığının arayışı içindedir. Verili yasa ve töreleri sorgulayan, derinliğine hissederek sonuca varan bir tarzın sahibidir. Daha çocukluğunda aile bağlarının-ilişkilerinin sorgulanması, köyden şehre giderek kurulmak istenen toplumsallık arayışının derinleştirilerek sürdürülmesi hep bu hakikat arayışı ile bağlantılıdır. Bu arayışta sistemin verili, çarpık ve zayıf kişiliğini hiçbir zaman kabul etmeyen bir mücadele esas alınır. Bugüne kadar da bu arayışın yarattığı toplumsallık kesintisiz sürdürülür. Özgürlük bu anlamda hiçbir şeyi sadece kendisine ait bırakmaz. Ulaştığı her gerçekliği ve hakikati toplumuyla paylaşır. Ona olan bağlılığını ve onu büyüterek ortaya koyup manevi direnişini güçlendirir. Hiçbir sahte hakikat algısının özgür yaşam hakikatinin yerini alamayacağını, özgür yaşam dışında kendini hakikat olarak sunan tüm algıların birer kandırmaca ve yalandan ibaret olduğunu her fırsatta ortaya koyar, yaşamıyla da bunu ispatlar. Bu noktadan bakıldığında sorgulayan, emek veren, imkan yaratan, direnen, mücadele eden özgür yaşam aşkı ile dolu insan gerçekliğine ulaşma hedefinde olanlar, kendini buna ne kadar yatırıyor? İçinde bulunduğumuz koşulları ne kadar doğru değerlendirip toplumun hizmetine koyuyor? Ya da içinde bulunduğumuz koşulları ne kadar “olmazlığın” gerekçesi olarak görüyor, bu koşulları özgürlük çerçevesinde ne kadar kavrayabiliyoruz? 

 

İstediğim gibi yaşarım deme lüksümüz yok

Bizler, özgürlüğü isterken onun toplumsallığını, özgür yaşam hedef ve amaçlarını da istiyoruz. “Özgürlüğü istiyorum. Onun tarz, tempo, toplumsal duruş ve sorumluluğunu istiyorum ama görev ve sorumluluk almıyorum, istediğim gibi yaşıyorum…” deme lüksümüz yok. Binbir zorluk ve çaba ile yaratılan toplumsal özgür yaşam artık milyonların benimsediği ve uğruna bedel ödediği bir gerçekliktir. Onurlu ve özgür yaşamın kendisi bu katılımda gizlidir. Bu katılımın esasları, ölçüleri ve ilkeleri tarihin derin tecrübesinden damıtılarak bize sunulur. Bizler bu hakikatin ne kadar bilincindeyiz ya da dört kelebekten hangisi olacağız? Mevcut durum açıklanırken “Geride ben diye bir şey bırakmadım” dendiğinde, aslında hakikat algısına ulaşmanın yolu çok çarpıcı olarak gösterilmektedir. Özgür yaşamın ışığı gösterildi, sıcaklığı gösterildi, yakıcılığı gösterildi. Özgür yaşamın içinde eriyerek kendini özgürleştirmenin yolu gösterildi. Ama hala ışığa gözünü kapatanlar olabilir. “Böyle de yaşanabilir" mantığıyla, bir ayağı sistemin konformizminde, maddiyatında ve gerici anlayışında, bir ayağı da özgür yaşam isteminde. Özgür yaşamın sıcaklığından ve yakıcılığından korkabilir. Çünkü sistemin bizde yarattığı çarpık benliğe o kadar sevdalılık var ki, o sıcaklığın ve yakıcılığın bireyi kül etmesinden korkulur. Geriye bizden (ben’den) bir şey kalmayacağından korkulur. Oysa insan, bağlı olduğu toplum ile var olabilir. Eğer insan yaratılmak istenen özgür yaşamın toplumsal bilinci ve tutkusuyla donatılmazsa ve aldığı her nefes bu bilinç ve tutkuya hizmet etmezse, ben/biz diye bir şey kalır mı geriye?

Peki, bunu nasıl başaracağız? Madem özgür yaşam hedefimiz, amacımız var, bunu nasıl gerçekleştireceğiz? Bunlar somut olgular mıdır, hayır! Özgürlük gerçeği, kendisinden somutlaştırdığı tüm yaşamsal ilkeleri aynı zamanda yarattığı toplumsallığına da yedirir ve onun nefesini bu ilkelerle üfleyerek ona can verir. Dikkat edilirse özgür yaşam felsefesinin hakim ve güçlü olduğu yerde devletli uygarlığın ve kapitalist modernitenin liberal bireyciliğinin zayıf olması bundan kaynaklıdır. 

 

Öz ve biçimin birliği

Bu anlamda varlığın oluş hali nasıl ki kendi zamanını, özünü ve biçimini yaratıyorsa, özgürlüğün kendini oluşturma hali de kendi özünü, biçimini, zamanını ve toplumsallığını oluşturur. Dolayısıyla bireyin özgürlük ilkelerini doğru kavraması ve yaşamsallaştırması gerekmektedir. Gün içinde sıkça dile getirilen özgürlük, emek, mücadele vb. ilkeler bu anlamıyla da özgür yaşam tarafından daha derin ve daha saf bir kimliğe kavuşmuştur. Yaşamın ret ve kabul ölçüleri de bu ve bunun gibi ilkelerin ışığında öz ve biçim kazanır. Öz ve biçimin birliği, kopmaz bir bütündür. “Benim böyle bir duruşum olabilir, bireysel isteklerim, bencil yönlerim görülebilir ama özde böyle değildir” gibi söylem, tutum ve davranışların gerçekliği ve doğruluğu yoktur. Öz, biçime kavuştuğu oranda geçerlilik ve inandırıcılık kazanabildiği gibi, biçimin öz dediğimiz olguyla çelişmesi de handikaptır. Bu yönüyle de insan bütünselliği ruh, duygu, düşünce, his, algı vb. ile oluşur. Hiçbir sorumluluk almayalım, alabildiğine keyfi yaşayalım, istediğimiz kadar bireyci-bencil olalım ama özgürlük istediğimizi iddia edelim. Bunun hakikat ile bağı yoktur. Kuşkusuz insan kapasitesi ve algılama gücü teorik kapsamda kimi farklılıklar gösterebilir. Ama hangimiz iyi ve kötünün ayırımını yapamayacak durumdayız. Hangimiz güzel ve çirkini tanımıyoruz? Hangimiz doğru ve yanlışı bilmiyoruz? Aslında mesele bu noktada bilmeme değil, benimsememe sorunudur; çünkü bilmek bir yere kadar yeterli olur. Eğer bilmelerimiz yaşamın kendisine yansımazsa orda özden veya biçimden bahsetmenin de çok anlamı kalmaz, kişi mevcut durumunu savunamaz. Bizleri özgür olarak tanımlayacak şey bilmelerimiz değildir, bildiğimizi iddia ettiğimiz şeylerin doğru bir zeminde, doğru bir biçimde yaşamsallaştırılmasıdır. Bu temelden hareketle çevremize eleştirel ve özeleştirel bir tutumla yaklaşmalıyız. Amaçta birliktelik, manevi bütünlük ve tarzda ortaklaşma genel anlamda toplumu birlikte yürüten hususlardır. Amacın yaşama yansıyan emeği, kendisiyle bir maneviyat oluşturur. Bu maneviyat, verilen bedel ve direniş ile büyüyerek, hedef ve amacın da büyümesini getirir. Çünkü her emek, her bedel ve her direniş inancı büyütüp ruhsal bütünleşmeyi geliştirir. Amaç ve hedefte birleşen ilişkiler kendi maneviyatını yaratır be bu en çok yaşamda kendini gösterir. Yaşamda ilişkiler bu temel üzerine oturur. 

Sistemin verili yaşamlarından özgürlüğün evine tüm varlığımızla girmeye çalışıyoruz. Vicdani sorumlulukla ve manevi büyüklükle hareket edenler vardır. İnsanlık onların sayesinde nefes alabiliyor. Ama bunun yanında, suni gündemlerle özgürlüğün kapısında durup, içeri girmemekte ısrarcı anlayışlarla yıllarını geçirenler de var. Sorun kategorize etme sorunu değil. Özgür yaşamın hedef ve amacıyla bütünleşme ve ona göre yaşama sorunudur. Hakikatin temizleyen, arındıran, berraklaştıran, özgürleştiren yaşamın karşısında neden bu kadar inatçıyız? Neden, kapitalist modernitenin geriliğini aşıp kendimiz olmanın güzelliği varken bu geriliklerde ısrar ediliyor? Tercihlerimizin, ret ve kabullerimizin bu kadar sorunlu ve ayrıksı haller yaratması normal bir durum olarak değerlendirilebilir mi? Bunun sömürge kişiliği ve sistem anlayışı ile bağlarını doğru görmek ve insan gerçekliğine doğru oturtmak gerekmiyor mu? Bu hususta Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan “Özgür bir halk yaratmak, onun bilincini ve tutsak alınan iradesini, ruhunu felç eden bağları paramparça etmektir” diyor. Bunu başarabilmek için öncelikle özgür kişiliği doğru ilkeler temelinde oturtabilmeli ve bunun düşünce sistemine kavuşup pratikleştiricisi olunabilmeli. İnanılan özgürlüğün ilkeleri yaşamın, tercih ve retlerin ölçüsü yapılıp, en yaratıcı tarzda hayata geçirilebilmeli. Bu noktada ilke nedir, hayatımızda nasıl yer alır sorusu önem kazanmaktadır. Cevabı da gayet açıktır: Ahlaklı, vicdanlı, dürüst ve içtenlikle amacına göre yaşamaktır. Bu yaşamın emek, ekolojik duruş, aleniyet, adalet, öz yeterlilik, kadın özgürlüğü, mücadele, eğitim, komün gibi temel ilkeleri ret ve kabul ölçüsü haline getirilip toplumsal güce dönüştürülmelidir. Bu başarıldığı oranda ilkeli yaşamın özgür kişiliğine ulaşılabilir, özgürlük ile mevcut durum arasında açılan makas kapatılarak özgür ve toplumsal bir yaşam yaratılabilir. 

Günlük yaşamın içinde, beni ve bizi kapitalist modernitenin saldırılarından koruyacak olan da budur. İlkesel duruşu ne kadar yaratır ve ne kadar uygulayabilirsek o derece günlük yaşamın geriye çeken gündemlerinden, gündemsizliğinden ve zayıf düşüren algısından kurtulabiliriz. Kapitalist modernitenin bencilliğinden, onun iktidar ve tahakküm hastalıklarından arınabilir, özgürleşebiliriz. 

Kendimizi bu düzeyde özgürleştirebilecek gücü yarattığımızda, içinde bulunduğumuz koşulların irademiz üzerinde herhangi bir olumsuz etkisinin kalmayacağını fark ederiz. Şart ve koşullar ne kadar zor da olsa, onurlu ve özgür yaşam istemi ve arzularına engel olunamayacağını görürüz. Yeter ki ilkeli yaşam ve ilişkileri esas alarak görev ve sorumluluklarımıza sahip çıkalım. Bunun için de “ilke nedir?” sorusu karşımızda durmaktadır.

 

 

*Şakran 3 nolu T Tipi Hapishanesi

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.