Sadık heval hâlâ ‘arkadaşların’ izinde

Haberleri —

Özgürlük yürüyüşünde ALMANYA KULVARI



Hamburg, Kuzey Almanya’nın sembol kenti. İşçi direnişleri ve solcu bir gelenekle dolu tarihinde, özellikle 1980’den sonra Kürtler de hiç değilse birkaç sayfa dolduruyor. Öyle ya, o tarihten bugüne, başlarına gelen türlü hale rağmen Hamburg’da da durmuyor, yılmıyor, çalışmayı sürdürüyorlar.

“Özgürlük Yürüyüşünde Almanya Kulvarı” dosyamızda Hamburg’un emektarlarına daha önce bir “Alman dost” olan Robert Jarowoy’un hikayesiyle giriş yapmıştık. Bugün ise bir Kürt emekçinin, 40 yıla yakındır mücadeleye omuz veren Sadık Baydaş’ın hikayesine kulak vererek devam edeceğiz.


MSP’den Özgürlük Hareketi’ne...

Sadık Baydaş, 1952 yılında Bingöl’de doğmuş, ancak daha bir yaşındayken ailesi Karakoçan köylerine göç etmiş. Onun hayatı da, Almanya’ya gelene kadar Karakoçan’da geçmiş. 36 yıldır Kürt Özgürlük Hareketi’nin kararlı bir savunucusu, şimdilerde ise Hamburg’daki fiêx Saîd Camii’nin emektarı olan Sadık heval, 20’li yaşlarında bunun tam tersiymiş. Politikaya Müslüman kimliğini önceleyerek bakıyor, bunun gereği olarak Milli Selamet Partisi’ni desteklemek gerektiğini düşünüyormuş. Kürt olduğunu, doğaldır ki biliyormuş; fakat Kürtlüğünü hürce yaşayamamasında bir gariplik, henüz göremiyormuş.

Kürtlüğünü idrak etmeye ilk defa askerde başladığını anlatıyor Sadık heval. Asker arkadaşları veya komutanları, bazen Kürt askerlerden “kırolar” diye bahsedermiş fakat buna çok da kulak asmamış. İdrak eşiğini tam olarak geçmesine neden olan olay ise, bir devlet dairesinde, o bildik memurlardan biriyle görüşmeye çabalarken başına gelmiş: “Askerden döndükten sonra bir gün İş Bulma Kurumu’na gittim, kapıyı dövdüm, içeri girdim. Oradaki memur beni dışarı attı. Hiçbir şey yoktu ortada, daha ağzımı bile açmamıştım. Kapıyı dövdüğüm gibi ‘Çık dışarı ulan’ dedi. Çıktıktan sonra kendi kendime düşündüm. Dedim, ‘Belki tipimi beğenmedi.’ İkinci sefer yine kapıyı dövdüm, gene beni dışarı attı. Düşündüm, ‘Yahu’ dedim, ‘Niye bu adam bana böyle yapıyor?’ ‹stüme başıma baktım, ceketimin en baştaki düğmesini kapatmamışım, onu fark ettim. Kapattım, üçüncü sefer kapıyı yine dövdüm. Bu sefer dedi, ‘Hah, şimdi insana benzemişsin!’ Dedim, ‘Niye şimdiye kadar hayvan mıydım?’ Çok zoruma gitti. Dedi, ‘Sen mağaralarda mı büyümüşsün, hiç anlamıyorsun!’ Bu muamelelerin bize Kürt olduğumuz için yapıldığını anlıyordum.”


‘Arkadaşlarla’ ilk karşılaşma

Sadık heval, Kürtlüğünü tam olarak bilmesini ise ‘arkadaşlarla’ (gerillalarla) karşılaşmasına bağlıyor ve ‘o günü’ şöyle anlatıyor: “Çobandım, davarımı otlatıyordum. İlkbahardı. 12 Eylül daha gelmemişti. Bingöl’e yakın bir köydeydim. Akşam koyunlar bir baktım sağa sola baktılar, ayaklarını yere vurdular. Korktular. Orman daha yeni yeşilleniyor. Bir şey orada görünüyor. Korktum ben de, ayı mıdır, kurt mudur? ‘Lo, lo’ dedim. Dediğim gibi silahlarını kaldırdılar, bana doğru geldiler. Gerçekten korktum. Bir taşın üzerindeydim. Geldiler yanıma, dediler, ‘Biz istemiyorduk sen bizi göresin ama gördün artık.’ Dedim, ‘Ben sizi görmemişim, siz de beni görmemişsiniz.’ Cebimde Birinci sigarası vardı, dedim bari sigara ikram edeyim, hem korkudan hem heyecandan... Öyle önlerine fırlattım. Arkadaşlar sigarayı kaldırdılar, tekrar bana verdiler. Sonra dediler, ‘Biz Karakoçan’a geçmek istiyoruz, yol nerdedir?’ Dedim, ya Karaveren köyünden, ya Görüz köyünden, köprüden geçersiniz, yoksa su geçit vermez. Tamam, dediler. Kardeşim aşağıdaydı. Dedim, gidin kardeşimin yanına, ekmek yiyin. Önce ‘Yok’ dediler, biraz ısrar edince, ‘Hele bir bakalım’ dediler. Sonra gittim kardeşime sordum, bir ekmek almışlar, 5-6 tane de zeytin. O zaman düşündüm: Bak bu insanlar dağdadır, biliyorlar biz de dağdayız, ellerinde silah da var, ama bizim ekmeğimizi almadılar, bize kıyamadılar. İlk o zaman kanım ısındı. Arkadaşların elinde çok silah da yoktu. 5 kişiydiler. Birinde mavzer vardı, diğerlerinde kırma. Sonra akşam döndüm, baktım Karaören’in yaylalarından duman kalkıyor. Acaba o mevsimde kim yaylaya gelmiş? Hiç düşünmedim arkadaşlar tekrar gelmiş. Yanlarına gittim, bu sefer oturduk, konuştuk. Mehmet Gümüşboğa da vardı içlerinde, tabii ben o zaman tanımıyordum. Dedim, hani siz Karakoçan’a gidecektiniz, niye gitmediniz? Çatışma vardı, gidemedik, geri döndük, dediler. Aralarında bir kadın arkadaş vardı, belki de Sakine Karakoçan’dı, hatırlamıyorum. Öyle oturuyoruz, konuşuyoruz. Onlara dedim, ‘Yahu sizin bu komünistliğiniz nereye kadar?’ Niye, dediler. Dedim, ‘Ne işi var şimdi bu bayanın sizin içinizde?’ Bana bunu söyledi: ‘Bir gün düşünürsün, böyle söylediğin için pişman olursun ama elinden geçer.’ Gerçekten de öyle oldu. Keşke o gün öyle demeseydim.”


O zaman kafama dank etti!

Aynı dönemdeki bir başka kırılma noktası ise korucuların düşkünlüğünü tam ayırt etmesiyle olur. 1980’de yayladan köye dönerken yolu askerler ve korucular keser. Korucular, Sadık hevali ve ailesini iyi tanımaktadır. Yanlarında kimlik yoktur; asker, “Hepiniz teröristsiniz!” deyip onları çoluk çocuk alıkoyar. Koruculardan bir tanesi bile sesini çıkarmaz. “O zaman kafama iyice dank etti” diyor Sadık heval, “Bu insanlar bizi tanıyor ama subayın emrine girmişler; bu kadar aileyi, çoluğu, çocuğu bu hale koyuyorlar.”


‘Meğer dinime en uygunu sosyalizmmiş’

 Sadık heval görüyor, gördükçe değişiyor. Bir yanında hep, “arkadaşların” hatırası, sürekli düşünüyor. O günden sonra da artık onlarla hep görüşmeye, bir zaman sonra yardım etmeye başlıyor. Bunun gerekçesini, şöyle açıklıyor: “Ben onların yaşamlarına, arkadaşlığına hasret duydum. Bazen gelip yanımızda kalıyorlardı. Neler yapıyorlar, hep merak ediyordum. Bize eskiden anlatıyorlardı, ‘Sosyalistlik, komünistlik şöyledir, böyledir. Rusya’da kimse annesini, babasını, kardeşini tanımıyor.’ Sonra arkadaşlarla tanıştım, eğitimlere de girdim. Baktım ki, sosyalizm dinime en yakın düşüncedir. Kendi kendime dedim, ‘Sosyalizm buysa, insan sosyalist olabilir.’ Arkadaşlarla görüşe görüşe, bu tarafa doğru kaydım.”


Almanya günleri...

Bu sırada tabii, bir yanda geçim sıkıntısı vardır. Öte yandan, ‘arkadaşlarla’ ilişkisini bilmeyen kalmamıştır. Hem geçinemez hem tedirgin olur Sadık heval ve 1984’ün fiubat ayında Almanya’ya, Hamburg’a gelir. İlk aylarda yakınlardaki bir köyde, bahçelerde çalışır. Bu sırada arkadaşlar gelir, gazete getirir, aidatını alırlar. Daha yeni gelmişken çok fazla bağış verdiği için bazı aile üyeleriyle arası bile açılır. Öyle ya, doğru düzgün işi bile olmayan biri bunca bağış verirken, kendileri az vermeye utanır hale gelir! Bir süre sonra Hamburg’a dönüp iltica talebinde bulunur, derneğe de düzenli gitmeye başlar. 1987’den itibarense, artık her şeyi bir yana koyup çalışmalara yoğunlaşır:

“Artık ‘Yeter’ dedim yani. Bu kölelik, bu zulümler... Bizim ülkemiz var, topraklarımız var. Biz niye topraklarımızda geçinemiyoruz da Avrupa’ya geldik?”


O günlerin derneği

O günlerde dernek ortamı da bir başkadır. Mülteci kamplarından toplanıp dernekte bir araya gelenlerin, her şeyden önce, ülkeye dair hafızaları hâlâ tazedir. Öte yandan, Avrupa’daki kapitalist üretim ilişkileri, toplumsallığa henüz bu denli damga vuramamıştır. Herkes bugünkü kadar ‘işinde, gücünde’ değildir. Belki de herkesin birbirine çok daha fazla ihtiyacı olduğundan, birbirlerine tutunurlar:

“O zamanlar arkadaşlar, ilişkiler çok güzeldi. Birbirimizi gerçekten çok seviyorduk. O dönemde insan derneğe gittiği zaman, dernek ortamı çekiyordu. Bakıyordun, arkadaşlar beşer beşer, grup grup masalara oturuyordu, ya Serxwebûn okuyordu, ya bir şey tartışıyordu. Kadınlar, gençler, herkes eşit, kardeş gibiydi.”


Başkan’la tanışma

Sadık heval, o günlerde Öcalan’la görüşmeye, Mahsum Korkmaz Akademisi’ne de gider. Arada duraklayarak, duygulanarak, iç çekerek anlatıyor o günlerin hatıralarını da:

“1990’da Akademi’ye gittim, Başkan’la tanıştım. Ben bilmiyorum, övmek istemiyorum kendimi, arkadaşlar öyle diyordu: Biraz başarılıydım. Kitle çalışmasında iyiydim. Arkadaşlar bana, ‘Başkan seni görmeyi istiyor’ dedi. ‘Hazırım, giderim!’ Uçaktan Şam’da indim. İki valiz de kitap götürmüştüm yanımda, İsmail Beşikçi’nin. Arkadaşlar araba getirmişti, onunla Şam’da bir evde kaldık. Sonra yukarı çıktık. Yamaca dayandık, dizlerim titriyor. Tepeyi aştık. Bizi misafirhaneye götürdüler. Daha yemek gelmeden Başkan yanımıza geldi. Dedi, ‘Arkadaşlara yemek getirin.’ Bulgur pilavıyla tavuk etiydi. Başkan’la beraber yedik. Orada Başkan’a çok hayran kaldım. 40 gün oradaydım, Başkan bir gece dışında hep yanımızdaydı. En sonunda, vedalaşırken dedim, ‘Ben gitmek istemiyorum, burayı çok sevdim.’ Dedi, ‘Yok, sen git, orada da işler var, onları yap yeterdir.’ Ailemi yeni getirmiştim buraya, Başkan biliyordu. Bizi yolcu etti, tepeye kadar bizimle geldi. Tepede bize döndü, şöyle dedi: ‘fiu dağları görüyor musunuz? Basmadığım taş kalmadı. Ben Kürtler için biraz bir şeyler yaptım. Ama Kürtlerin de artık bana bir yer bulması gerekir.’ Ben ağlamaya başladım, tutamadım kendimi. Kendi kendime dedim, o kadar emek sarf ediyor, çabalıyor, buna rağmen kendisine ait bir yeri de yok ki serbest dolaşsın.”


‘Vay! Sahtekara bak!’

“Akademi’deyken 15 Ağustos’ta 30 binden fazla insan gelmişti. Mardin’den gelen yaşlı insanlar vardı. Biri Başkan’a dedi, ‘Başkanım sen bir Cuma günü bu eğitim alanında namaz kıl, biz de kameraya çekip götürelim.’ Başkan döndü, dedi, ‘Vay! Sahtekara bak! Ben Allah’ı mı kandırayım? Namaz da kılmışım, oruç da tutmuşum ama siz kameraya çekeceksiniz diye kılarsam bu sahtekarlıktır. Ben dini kullanmıyorum. Siz dindarsınız, Müslüman’sınız, gidin, camiler açın, hocaları örgütleyin, maddi-manevi her türlü desteği de ben vereyim size.’  Başkan’ın ne kadar Müslüman olduğunu da, dine ne kadar değer verdiğini de ben o gün, orada anladım. O beni çok bağladı PKK’ye.”


Senin cezan işte budur!

Eh, Sadık heval hem bu kadar emek verir hem de bu kadar badire atlatır da, PKK yasağını ve 129b’yi Kürtlerin üzerinde kılıç gibi sallamayı adet edinmiş Almanya’da hapis yatmaz mı? O da yatmış; ama ilginç, nevi şahsına münhasır bir hikayesi var. Sözü yine ona bırakalım:

“Birinci tutuklanmam 97’de oldu. Elazığlı biri, beni polise şikayet etti. Polis aldı götürdü beni. 6 ay içeride kaldım, mahkemeden sonra bıraktılar. Çıkınca faaliyetlere aynen devam ettim tabii. Başkan yakalandı sonra. O zaman herkes çok sinirli. Birinin Başkan’ı, şehitleri, Kürtleri hiç kimseyi arkada bırakmadan küfrettiğini söylediler. Tanımıyordum. Gittiği yeri sordum, söylediler. Yanıma bir arkadaşı da aldım, vallahi gittik. Kahvede 60 kişi oturuyor. Bunu buldum, dedim, ‘Sen Kürtlerin Başkan’ına, şehitlerine, önderlerine küfretmişsin. Ne hakkın var?’ Vallahi doğrudan dedi, ‘Yapmışım, cezam neyse cezamı çekerim.’ MHP’liydi, bıyıkları çenesine kadar. ‘Ne para cezası versen razıyım’ dedi. Dedim, senin parana ihtiyacımız yok. Gönüllü olarak iki lira da verseler, tamam, ama hakaret edenin parasını almıyoruz. Senin cezan o bıyıklarını kesmektir. Korktu çocuk, ‘Tamam abi, hepsini keseyim’ dedi. ‘Hepsini kesmek de yok’ dedim. Kahvenin ortasında ben bıyıklarını ortadan kestim, ağzının bir yanında var, diğerinde yok. Yara da oldu. Dedim, ‘Senin cezan budur. Bundan sonra halka saygı duyacaksın.’ Masaya oturttum, çay da söyledim, çayını da içti. Anlattım her şeyi, sonra, ‘Ben gidiyorum, hadi allahaısmarladık!’ dedim, çıktım. Kalktığım gibi doğru polise gitmiş. Yüzü de yaralı tabii... Polisler bir hafta sonra beni yakaladılar. 5 sene içeride yattım, 2004’te çıktım. Buradaki cezaevinde. İlk olarak beni bir odaya götürdüler, kimse yok. Sonra itirafçı olmuş birini yanıma getirdiler. Hiç konuşmadım. Ertesi gün tek kişilik hücreye koydular. Bir sene sonra, tam Newroz günü mahkemeye çıkardılar. Ancak mahkemeden sonra biraz milletin içine bıraktılar. 1 seneden fazla tek başıma, kimseyle görüşmeden kaldım.”


27 KASIM 1993: Halk gece gündüz dernekteydi

1993 yılının 27 Kasım’ında, Almanya’da PKK yasaklandı; PKK’ye ait addedilen bütün kurumlar, aynı gün polis baskınına uğradı. Peki o gün, Hamburg’da nasıl yaşandı? ‘Olayların merkezinde’ bulunan Sadık heval, anlatıyor:

“93 yılında ben dernek yönetimindeydim. Derneğimizi bastılar. Mahkemeye çağırdılar. Derneğin hesabında para vardı o zaman, yasaktan sonra kayboldu tabii... Hakim sordu, ‘Para nerede?’ Direkt dedim, gitti. Ee nereye gitti? Kürdistan’a gitti. Kim götürdü? Bir arkadaş geldi, tanımıyorum, verdim, götürdü... O zaman bir hafta bütün halk dernekteydi. Gece, gündüz... Polisler bir sefer bizi kovdular, hiçbirimizi bırakmadılar içeride. Birkaç saat geçti, biz yine gittik derneğe. Birkaç polis kapının önünde, birkaç tane de içeride. Gücümüz yetmiyor. Palulu bir genç geldi, havaya silah sıktı, polisler açıldı. Biz o arada fırsattan istifade hemen kapıyı kırdık, içeri girdik. İçeride de polis var. Yangın söndürme aletini arkadaşlar polisin gözüne sıktılar. Sonra tabii millet içeri girdi, kalabalık olduk derneğin içinde. SPD milletvekilleri geldi, ‘Kim tehlikedeyse çıkaralım’ dediler. Yanıma geldiler, dediler, sen aramıza gir. Beni aralarına aldılar, polislerin içinden çıkardılar, götürdüler. Öyle çok arkadaşı kurtardı o zaman buradaki SPD milletvekilleri.”


OSMAN OÐUZ/HAMBURG


paylaş

Haberler


   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.