Sivil bir dağ güncesi
- Küçük, çünkü çocuk mezarı. Kucağı dolduramayacak kadar küçük. Bir yayla dönüşü annesinin kollarında ölüverince çocuğu oracıkta gömüyorlar. Çocukken dinlemiştim bu mezarın hikayesini. Bu sert gerçekliğe o zaman da ürpermiştim. Hâlâ ürperiyorum. Dağda bayırda çok fazla sahipsiz, isimsiz mezar var.
PELİN ÜNAL
Yakın arkadaşımla yıllarca uzak dağ köyümüzü sayıklayıp duruyorduk. Pandemide işsiz de kalınca pılımızı pırtımızı toplayıp soluğu köyde aldık. Henüz mevsimi olmadığı için bağ bahçe işleri başlamamış, bakacak hayvanımız da yoktu. Köyde geçirdiğimiz iki haftadan sonra artık canımız sıkılmaya başladı. Küçükken sürü peşinde gezdiğimiz, ilkbaharda gulik, kenger, mantar, ışkın gibi binbir türlü lezzetli bitki topladığımız dağlarımıza gitmeye karar verdik biz de. Mart ayının başı... Alçak yerlerde kar erimiş olsa da yüksekler hâlâ büyük oranda karla kaplıydı. Tam gulik mevsimi. Koyunun, keçinin yavrulama mevsimi. Kar altından bir baharın uyandığı, dünyanın yeniden dirildiği mevsim.
Çocukluğumun son yılları, aynı zamanda dağların köylülere de hayvanlara da yasaklandığı yıllardı. Köyler birer birer boşaltılmış, kalanlarda da tek geçim kaynağı olan hayvancılık ter edilmek zorunda kalmıştı. Çobanların, berivanların, sürülerin yaşam alanında in cin top oynuyor, ormanlar yakılıp yok ediliyordu. Bütün talana rağmen meşe her boşluktan filizlenmeye devam ediyor, zorbalığa inadıyla çok güzel cevap veriyordu. Görünce en çok şaşırdığım şeylerden biri yaşlı meşe ağacıdır hâlâ, ki nadiren görürüm. Çünkü meşeye bile yaşlanma imkânı verilmeyen bir zulüm hakim buralarda.
Dağlar eskisi gibi. Aynı yerde, aynı heybette. Son yıllarda az da olsa dağlarda hayvan sürülerinin olduğunu biliyordum ve şansımız yaver giderse onlarla denk gelebilirdik. Arabayla dağın yamacına kadar gittikten sonra geri kalan yolu yürüyecektik. Patikadan yürümeyi, dönüp arkama baktığımda uçsuz bucaksız dağı, dereyi, ağacı görmeyi ne çok özlemişim meğer. Yerler ıslak olduğu için güçlükle tırmanıyoruz. Geçtiğimiz yerlere yıllar öncesinden aşina olduğum için attığım her adıma anılar karışıyor. Uzakta pepûk kuşunun sesi... Durup kulak kabartıyorum. Yıllardır duymamışım içli sesini. Kenger çıktı çıkacak demek ki.
Yaylaya çıkarken de bu yolu kullanırdık bazen. Az ilerde bir çeşme olmalıydı. Önünde hayvanların su içtiği bir yalak olurdu hep. Yaz ortasında bile buz gibiydi suyu. Karşısında küçük bir mezar. Küçük, çünkü çocuk mezarı. Kucağı dolduramayacak kadar küçük. Bir yayla dönüşü annesinin kollarında ölüverince çocuğu oracıkta gömüyorlar. Çocukken dinlemiştim bu mezarın hikayesini. Bu sert gerçekliğe o zaman da ürpermiştim. Hâlâ ürperiyorum. Dağda bayırda çok fazla sahipsiz, isimsiz mezar var. Tek, çift ya da koca bir mezarlık. Yaşama dair tek iz bu sahipsiz mezarlar. En güçlü iz ölüm sanki. Ölüm ve zulüm. Kilimanjaro’nun tepesindeki pars heykeli kadar ilginç. O yüksek dağlarda o mezarların ne işi var?
Dağların doruğundaki meraya ulaştığımızda yaşadığım duygu yoğunluğu inanılmazdı. Kah kuzu peşinde koşan, kah bin bir türlü ot toplayan çocukluğum oracıktaydı. Ama şimdi çocukluğumun kalabalığından, gürültüsünden eser yok. Dünyanın bihaber olduğu dört dağın orta yerindeki meradaydık. Sessizliği hafiften esen rüzgar, kar sularıyla beslenen çoşkun dereler bozuyor. Kardelenler, çiğdemler, adını bilmediğim rengarenk çiçekler, gulik dört bir yandan kaldırmış başlarını. Bıçakla yerden ilk guliğı aldığımda kalbim duracaktı. Bu kadar sıradan bir şeyin benim için anlamı büyüktü. Çocukluğum kaldığım yerden devam ediyordu sanki. Aradan geçen onca yıl hiç yaşanmamış gibi.
Ağaçlara tırmanan, bağıra bağıra şarkı söyleyen, oradan oraya koşturan kazık kadar iki kadın. Bu dağların alışık olduğu bir şey değil. Hiçbir dağın da alışık olduğunu sanmam böyle bir şeye. Karşılaştığımız çobanın bizi tekinsiz bulması gayet normal. Onu ve sürüsünü gördüğümüzde yaşadığımız sevinç doğal olarak karşılıksız kaldı. Pes etmeye niyetimiz yok ama. Çoban da bizi sevecek!
Ertesi gün yine gittik, sonraki gün de, bir sonraki gün de. Yeni doğan kuzuları seviyoruz, her gidişimizde sayıları biraz daha artıyor. Adı Baraz olan köpekle oynuyoruz. Baraz ilk günden beri sevdi bizi. Çoban buna da ayrı sinir oldu sanırım. Hayvanlar su içmeye giderken eşlik ediyoruz. Çobana göre tam baş belasıyız. “Yaw siz belasız?" deyip çemkiriyor arada. Ama niyetimiz çok masum; çobana yardım etmek ve hayvanları sevmek... Bizim köylülerden çobanın isminin Qasim olduğunu öğreniyoruz. Ama Qasim denince sinirleniyormuş. Qaso diyormuş herkes ona. Karşımızdakini normal bir çoban olmadığını anlamıştık zaten. Yine de yıllardır hissetmediğimiz bir ferahlık, huzur hissediyorduk. Yıllarca değiştirmek için uğraştığım eski yaşamıma yeniden kavuşmak için neler vermezdim.
Köyün batı tarafında kalan dağa gidiyoruz ertesi hafta. Zirvesinde ziyaret (dua etmek için gidilen mezar, türbe vb.) olan dağ. Tüm köy buraya dua etmeye gelirdi. Sahabe mezarı olduğu söyleniyordu. Sahabenin bu kadar yüksek bir dağda ne işi olabilir acaba? Ben de gelmiştim halalarımla bir kez. Dedem çok hastaydı, iyileşsin diye dua etmeye gelmiştik. Döndüğümüzde dedem ölmüştü.
Dağın manzarası nefis. Murat nehri aşağıdan yılan misali kıvrılarak akardı eskiden. Ama şu an üzerine kurulan baraj yüzünden geçtiği her yeri yutan bir canavara dönüşmüş.
Gördüğüm her şeyin fotoğrafını çekerken, bir yandan da bağıra bağıra şarkı söylüyorum. Yamaçtaki küçük mezrada hareketlilik başlıyor bir süre sonra. Yüksekte olduğumuz için sesleri net geliyor. Jandarmayı aramaktan bahsediyorlar. Biri itiraz ediyor. "Sabahtan beri fotoğraf çekiyorlar" dedi biri. Eşkalimizi tarif ediyor öbürü. Aralarında kadınlar da var. En çok onlara güveniyorum. Dağın tepesinde dolaşan iki kadına jandarma saldırtacak değiller herhalde. Ama umduğum gibi olmadı ve gerçekten aradılar. Bağırıyorum, hangi köyden olduğumu, adımı, ne yaptığımızı anlatıyorum Türkçe, Kürtçe ama duyan yok. Küçücük çocukları katledip yanına boyundan büyük silah bırakanlar bize neler yapar kim bilir. "Kaç!" diyorum arkadaşıma. Dağın öbür yamacından kartopu gibi yuvarlana yuvarlana aşağı iniyoruz. Her tarafımız yara bere içinde. Galiba 'ölü ele geçirilen terörist' olmaktan kıl payı kurtulmuştuk. Şimdilik...
Anlatmıyoruz kimseye tabii; zaten söylenip duruyorlar sabah çıkıp akşam gelişimize. “Umarım cesedini ormanda bulmayız” diyor annem her zamanki sakinliğiyle. Ertesi gün köyün nehre bakan tarafına gidiyoruz. Hem daha güzel hem de güvenli bir yer. Bu, önceden verilmiş bir karar değil aslında. Yürüyüş esnasında kendimizi orada buluveriyoruz. Nehrin ılıman havasından dolayı hiç kar yok ve hava çok sıcak. Badem ağaçlarıyla, yabani armut ve elma ağaçlarıyla kaplı küçük bir düzlük. Çocukluğumun ağaçları. Hepsini hatırlıyorum. Tomurcuklanmış bademler. Birkaç güne kadar pembe beyaz çiçeğe duracaklar. En yaşlı badem ağacının yanına gidiyorum. Gövdesine sırtımı dayamak istiyorum. Bir tıslama... Dönüp bakmamla ağacın kovuğundan çıkan kahverengi iri yılanın üstüme atlamaya çalışması bir oluyor. Çığlık çığlığa kaçıyorum. İnsanın korkudan delirebileceğini hatta kalbinin durabileceğini o gün anladım. Üstelik önceki günden kalmış jandarma korkusunu da henüz tam olarak atamamışken... Bir süre köyden çıkmamaya karar veriyoruz ama şehirden gulik siparişi alınca ertesi gün tekrar Qasim’ın dağında buluyoruz kendimizi. Başka yerde de toplayabilirdik ama sürpriz kaldıracak halimiz yoktu. Burada en azından Qasim’ın mendebur suratı dışında kötü bir şeyle karşılaşmayacağımızdan eminiz.
Kararlıyız ama; ne Qasim’ı ne de sürüyü rahatsız edeceğiz. Şarkı da söylemiyoruz, koşmuyoruz, ağaçlara tırmanmıyoruz. Mecburen ağılın karşısından geçiyoruz. Bizi görünce ayağa kalkıyor Qasim, el kol işareti yapıyor, bir şeyler söylüyor ama anlamıyoruz. Koşarak geliyor. "Eyvah" diyorum "kızacak yine bize." Nefes nefese yanımızda durup “Yaw nerdesiz iki gündür? Çay yaptım. Çabux, soğuyacax.” diyor. Afallıyoruz. Yokluğumuzda ne oldu acaba?
Qasim’ın bu ani yakınlığı duygulandırıyor beni. Biliyorum o hissi çünkü. “Qusura baxmayın, süt bitti, çayla idare edin” diyor. Çoban çayı. En sevdiğim şeylerden biri. Ateşin diğer ucunda da sac var. İçindeki eti kavurup duruyor. Arkadaşım, “Dün kucağına alıp sevdiğin kuzuyu bugün yiyor musun?" diye soruyor. Kafasını kaldırıp ters ters bakıyor Qaso. "Eyvah" dedim içimden “Tam da buzları eritmişken."
“Niye, siz hiçbir şey yemiyorsuz? Qaso bu dağda ne yapsın, zuqum yesin?” diyor. Hayvan sömürüsüne tepkinin ve yaşam hakkını savunmanın Qaso’nun dağ başındaki yaşamında bir karşılığı yoktu.
Hayvanlarını sevmemize, onların fotoğraflarını çekmemize kızan Qaso bizi dört gözle beklemeye başlamıştı her gün. İki deli kadın, bir deli Qaso, bir dağ, bir sürü ve Baraz. İçinden çıkmak istemediğim bir resim.
Hayatımda ilk defa bir kuzunun doğumuna şahitlik ediyorum. Çiçekler karı deliyor, çimler bitiyor, kar suları derelere karışıyor.
“Yarın Newroz, aha şuraya büyük bir ateş yakarız” deyip ağılın önündeki boş alanı gösteriyor Qaso.