Vietnam’da 8 gün
- Vietnam, Fransa, 2.dünya Savaşı esnasında ülkeyi işgal eden Japonya ve son olarak Amerika’yı kendi gücüyle yenmiş, halkının müthiş fedakârlıklarıyla, son derece onurlu bir mücadele ile kurtuluş savaşını vermiş bir ülke.
NESLİHAN CANGÖZ
Geçtiğimiz yılın Aralık ayında, bir seyahat acentesi organizasyonuyla, yirmi kişi, on günlük bir turla Vietnam ve Kamboçya’yı gezdik. Turla gezdiğimi özellikle belirtiyorum ki gözlemlerimin bazen sadece otobüs camının ardından gördüklerimle sınırlı olduğu, üstüne üstlük dil engeli nedeniyle yerel halktan pek az kişiyle konuşabildiğim unutulmasın.
Eski adıyla Saygon, sonraki adıyla Ho Şi Minh Kenti’ne indiğimizde sosyalist bir ülkeye geldiğimizin ilk işareti kızıl yıldızlı üniformalar içindeki pasaport polislerini görmek oldu. “Ho Ho Ho Şi Min /İki üç / Daha fazla Vietnam…” zamanlarını hatırlatacak neler vardı şehirde acaba? Heyecanlıydık tabii. İlk gün sabah erkenden Cu Chi tünellerini görmeye gittik. 1940’lı yıllarda Fransız sömürgecilere karşı kullanılmak üzere, yaklaşık 200 km uzunluğunda ve ormanlık alanın içerisinde kol gücüyle açılan bu tüneller, sadece Vietnamlılar gibi ufak tefek insanların girebileceği ve eğilerek veya sürünerek ilerlenebilecek şekilde inşa edilmiş. Vietnam savaşında ise Amerikan ordusuna karşı kullanılmak üzere kilometrelerce uzatılmış, hatta bazı bölümleri üç katlı hale getirilerek içinde hastaneler, mutfaklar, depolar oluşturulmuş. Viet Kong’lar (Vietnam Ulusal Kurtuluş Cephesi – ABD ve ABD yanlısı Güney Vietnam Hükümetine karşı savaş veren komünist güçler) uzun yıllar boyunca bu tünelleri üs olarak kullanmış ve tam anlamıyla gerilla savaşı vermişler. Tünellerin olduğu bölge şimdi iriyarı batılı turistlerin girebileceği şekilde genişletilmiş örnek tüneller, restaurantlar, cafeler, paintball oyun alanları, gerillaların o dönemde bulabildikleri tek yiyecek olan buharda pişmiş tapyoka kökü ve pandan çayı satan özel cafeleri ile turistler için “eğlence ve dinlenme alanı” olmuş. Ve bir türlü anlam veremediğim sürekli işitilen silah ve patlama sesleri. Meğerse turistlerin o dönem kullanılan silahlarla ve gerçek mermilerle atış yaptıkları bir poligon da dâhilmiş bu alana. Gürültüsüz, satışsız, canlandırma olmaksızın, haysiyetli bir sessizlik içinde, o ormanlarda, tünellerde neler yaşandığını düşünmeyi tercih ederdim aslında. Mesela Amerikan ağır bombardıman uçaklarının sırf gerillanın yaşam alanını yok etmek için ormanları B52’lerle gece gündüz nasıl bombaladığını. Mesela tünel kazılırken çıkan toprakların, nasıl gece yarısı sessizce bu bombaların açtığı derin çukurlara döküldüğünü. Veya hem Amerikan hem de Güney Vietnam askerlerine yakalanmamaya çalışarak gizlice Viet Kong’lara yiyecek ve malzeme getiren köylüleri.
Vietnam Savaşı değil, Amerikan Savaşı
Punzi tuzağı denilen ve tünellere inen sahte girişlere kazılmış, Amerikalı askerlerin bastıkları anda, içi sivri, keskin bambu çubuklarıyla dolu çukurlara düştükleri tuzakların gösterildiği bölümler de ilginçti. En hınzır olanı ise gerillaların araba lastiklerinden kendileri için yaptıkları terlikleri görmek oldu; bazılarını ters yani topuk kısmı önde yaparlarmış, böylelikle yürüdüklerinde bıraktıkları iz ters yönde olur ve takip edenler aksi yöne gidermiş.
Bu arada ABD’nin tüm dünyaya ezberlettiği gibi bu insanlık dışı savaşa “Vietnam Savaşı” derseniz Vietnam halkını üzersiniz; çünkü bu savaşın adı o coğrafyada haklı olarak “Amerikan Savaşı”.
Savaştan Geriye Kalanlar
Ho Chi Minh kentinde Türkçeye “Savaştan Geriye Kalanlar” diye çevrilebilecek War Remnants Museum adlı bir savaş müzesi var. Müze “ABD ve Kukla Hükümet'in Suçları Sergi Evi” ismiyle 4 Eylül 1975'te dönemin eski ABD İstihbarat Ajansı binasında açılmış. Müzenin ismi 1990 yılında “Amerikan Savaş Suçları ve İşgal Sergi Evi” olarak değiştirilmiş. 1995 yılında gelindiğinde ise ABD ile diplomatik ilişkilerin normalleşmesi ve ABD ambargosunun sona ermesi, üstüne üstlük Clinton’ın ziyareti ile Amerikan savaş suçları ve işgal ifadeleri kaldırılarak müze günümüzdeki ismini almış.
Müzenin avlusunda savaş sırasında ele geçirilen Amerikan ordusuna ait tanklar, helikopterler sergilenirken, içeride Fransa ama özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nin işlediği savaş suçlarına ilişkin belgeler, fotoğraflar yer almakta. Vietnam Savaşı sırasında uluslararası gazeteciler tarafından çekilenler de dâhil tüm o meşhur fotoğraflar bu müzeye bağışlanmış. Neredeyse savaşı bitiren fotoğraf olarak bilinen “napalm bombasıyla yanarak koşan küçük kız” fotoğrafı da, Amerikalı askerlerin hareket eden her şeyi öldürdüğü, beş yüz sivilin katledildiği My Lai katliamına ait fotoğraflar da burada sergileniyor. Fotoğrafların yanı sıra belgeler, silah parçaları, raporlar, tanık ve faillerin ifadeleri de var. Müzenin başka bir bölümünde ise Vietnam savaşına karşı dünyanın çeşitli şehirlerinde binlerce insanın katılımıyla yapılan gösterilere ait fotoğraflar, mektuplar, konuşmalar ve video çekimlerine de yer verilerek aynı zamanda dayanışmanın da çok güçlü olduğu gösterilmiş. Bu bölümü gezince 68 ruhunun Vietnam Savaşının etrafında oluştuğuna ikna olmamak mümkün değil. ABD’de yapılan protestolarla başlayan, (1967’de Pentagon’a yürüyen 30 bin kişi, Martin Luther King’in savaş karşıtı olduğunu açıkladığı ve yine binlerce kişinin katıldığı Chicago yürüyüşü, gazilerin madalyalarını ekranlara fırlattığı protestolar gibi) ve başka ülkelere yayılan savaş karşıtı hareketin büyüklüğü çok etkileyici. Ekim 1968’de Londra’da yapılan gösteriye 100 bin kişi katılmış ki bu 2.Dünya Savaşı sonrası yapılan en kalabalık gösteriymiş mesela. Buraya derin bir iç çekiş koyalım lütfen.
Sömürgenin izleri
Şehirde ilk dikkatimi çeken şey ise motosikletlerin çokluğu oldu. Yerel rehberin söylediğine göre 8,5 milyon nüfuslu şehirde 6 milyon kayıtlı motosiklet varmış! Her yerden, her an çıkıp tam üstünüze doğru gelirken sizi ustalıkla geçerek yollarına devam ediyorlar. Finans merkezi olan bu şehirde, gökdelenler, şık bulvarlar arasında binlerce naylon terlikli motosikletli. Ve elbette Vietnam’ı üretim merkezi yapmış Nike, Adidas, Puma gibi tüm o uluslararası markalar aklınıza düşüyor hemen. İçinde “Made in Vietnam” yazılı pahalı ayakkabıları üretenlerin hali.
Vietnam geçmişte, Fransız Hindiçin’i denilen bölgede, Laos ve Kamboçya ile birlikte Fransız sömürgesi idi. Ho Chi Minh önderliğindeki silahlı mücadele sonucunda Fransa 1954 yılında yenilmiş ve ülkeden çekilmişti. Ancak sömürge başkenti olan –o dönemdeki adıyla Saygon- Ho Chi Minh Şehri’nde hala Fransız etkilerini görmek mümkün. Şehirde pek çok Fransız restaurantı, cafeler, nefis ekmekler, pastalar satılan küçük fırın/pastaneler görmek mümkün. Eiffel kulesinin mimarı Gustave Eiffel’in yaptığı Postane Binası, tamamen Fransa’dan getirilen malzemelerle inşa ettikleri Paris’teki Notre Dame Katedrali’nin daha küçük ölçekli ve aynı adlı olanı, Opera Binası, şu an bakanlık binası olarak kullanılan pek çok yapı şimdi şehrin en havalı ve turistik bölgesinde yer alıyor.
Fransız sömürge rejiminin en önemli etkilerinden biri bana kalırsa alfabeleri üzerinde olmuş. Bilindiği kadarıyla 8.yüzyıldan itibaren Vietnamca Çince karakterler kullanılarak yazılmış. 14.yüzyılda ülkeye gelen Portekiz ve İtalyan Cizvit rahipler dili öğrenmeye ve yazmaya yardımcı olması için Latin alfabesini kullanmaya başlamış, daha sonra gelen misyonerler de devam etmiş ve bir Vietnamca-Portekizce sözlük bile oluşturulmuş. İşte 1910 yılında Fransız sömürge yönetimi Portekizcenin aksan işaretlerini kullanan bu yeni latin alfabesini zorunlu kılmış. Alfabenin kabulü meselesi karışık aslında. Çünkü Vietnamlı ilericiler, Fransa yanlısı elitistler ve milliyetçiler de alfabe değişikliğini bölgenin büyük ağabeyi Çin’in hegemonik kalıntılarından kurtulma gibi görmüşler. Yaklaşık bin yıl Çin’in sömürgesi olan, küçük ayaklanmaları etkisiz kalan ve vahşice bastırılan Vietnam’ın Çin’le ilişkisi (belki 1930-75 yılları arası hariç) hep gergin ve diken üstünde olmuş. Anlatılan masallar, mitler bile bunu gösteriyor.
Ejderha ateşinden adalar
Şu yaşlı dünyamızın en nefes kesici yerlerinden biri olan Ha Long körfezinin hikayesini Vietnamlı rehberimiz şöyle anlattı: Sürekli kuzeyden ve denizden Çin İmparatorluğu’nun saldırısına uğrayan Vietnamlılar Tanrıdan yardım isterler. Tanrı, anne ejderha ve çocuklarını yardıma gönderir. Gökyüzünden inen ejderhalar düşmanın ilerlemesini engellemek amacıyla ağızlarından alevler saçarak gemileri yakıp kül ederler ve denize bıraktıkları ateşler zaman içinde binlerce ada ve adacığa dönüşür. Savaşın kazanılmasından sonra ejderhalar gökyüzüne dönmez ve anne ejderha Ha Long, çocukları ise Bai Tu Long körfezine yerleşir. Ha long’un kelime anlamı, “Ejderhanın Denize İndiği Yer”dir.
Vietnam, Fransa, 2.dünya Savaşı esnasında ülkeyi işgal eden Japonya ve son olarak Amerika’yı kendi gücüyle yenmiş, halkının müthiş fedakârlıklarıyla, son derece onurlu bir mücadele ile kurtuluş savaşını vermiş bir ülke. Şimdi bulunduğu noktada ise resmi ideolojisinin hala sosyalizm olduğuna inanmak çok zor. Tıpkı büyük ağabey Çin Halk Cumhuriyeti’nde olduğu gibi.
Kamboçya üzerine iki anekdot
Sadece iki gün kaldığımız ve Angkor Wat’ı görüp döndüğümüz Kamboçya için ise cümle kurabilmem güç ancak iki anekdot aktarabilirim.
İlki şu: Vietnamlıların bambu ve kurumuş otlardan yaptığı, koni biçimindeki hasır şapkalardan pek çoğumuz almıştık. Aralık ayı olmasına rağmen dünyanın o kısmında hava hâlâ aşırı sıcak ve nemliydi. Dolayısıyla güneşten çok iyi koruyan bu pratik şapkaları Angkor Wat tapınağını gezerken de takacaktık. Ancak otobüste en az on kişiyi bu şapkalarla karşısında gören yerel rehber, Vietnamlılardan hoşlanmayan Kamboçyalılar olabileceğini ve her ihtimale karşı şapkaları otobüste bırakmamızı önerdi. Hâlbuki okuduklarımıza göre Vietnam, Pol Pot rejiminin sınır tacizlerine karşılık vermiş ve Kamboçyalı muhalif güçlerle birlikte üç gün içerisinde bu korkunç yönetimin devrilmesine neden olmuştu. Demek ki yine de…
Bir diğeri de şu: Hiçbir istatistiğe, rapora, rakama bakmadan Kamboçya’nın müthiş yoksul bir ülke olduğu görülüyor. Kızıl Kmerler gözlük takanları bile pirinç tarlalarında çalışmaya zorlamış, eğitimli nüfusu kırmış geçirmiş, nüfusun dörtte birini katletmişler. Böyle bir ülkede yoksulun da yoksulu, teknelerde yaşayan, günlük bir doların altında geliri olan gruplar da var ve korkunç daha doğrusu ahlaksızca olan bu mahallelere geziler düzenlenmesi. Ben mi? Elbette gitmedim!

