Yaşamın kıyısından umuda

9 Kasım 2021 Salı - 05:28

  • 1989 yılnda Erzurum’un Pasinler ilçesinde doğan İsmet Taş, 2008 yılından beri cezaevinde. Toplam 785 yıl hapse mahkum edilmiş. Azrail ve Tanrı’yla anlaşmışlık hissi uyandıran cezanın cüreti, on defa yaşayıp kendi ömrüne dokuz kere tur bindirmeyi gerekli kılıyor.

MELTEM YILDIRIM

 

yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.

Böyle diyordu Nazım Hikmet, 1947 yılında yattığı Bursa Cezaevi’nde.

Ve elinin altında zeytin fidanları olmadığı için,

Ve ölesiye mecbur olduğu için buna, yazarak direniyordu, yazarak sonsuzlaşıyordu.

Türkiye edebiyat tarihine baktığımızda ideolojik perspektiften tekniğe, vurgudan imgeye birçok dinamiğin bir döneme damga vurduğunu görürüz. Mekan edebiyatı da bir parçasıdır bunun. Mekan kendi duygu iklimini yaratacak kadar güçlü bir belirleyen, başat bir öğedir çünkü. Salon edebiyatı, kır-köy edebiyatı, kent edebiyatı denir, çözümlenmeye çalışılır da ya zindan edebiyatı?

Belki artık bu ismi koymanın ve altında tartışmalar yürütmenin vakti gelmiştir. Şair ve yazarların düştüğü bir yer olmaktan uzun süredir çıkartıldı zindanlar. Hasbelkader düşülmüyor artık, hayat bir döneminde camın önünde veya arkasında olmayı dayatıyor. Ömür öğütme merkezleri olarak örgütleniyor ve 81 ilde betonlarca, grilerce şubeleniyor. Şartlar böyle olunca artık sadece şair ve yazar ağırlamıyor, kendi şair ve yazarını yaratıyor. 
İşte İsmet Taş bunlardan biri.

1989 yılında Erzurum’un Pasinler ilçesinde doğan İsmet Taş, 2008 yılından beri cezaevinde. Toplam 785 yıl hapse mahkum edilmiş. Azrail ve Tanrı’yla anlaşmışlık hissi uyandıran cezanın cüreti, on defa yaşayıp kendi ömrüne dokuz kere tur bindirmeyi gerekli kılıyor.
O da bu noktada yazıyor.

Yayınlanmış üç kitabı var. Kalıp Korkmaktansa Gitmektir Yaşam (Şiir, 2014), Arîn Mîrkan (Deneme, 2015) ve Yaşamın Kıyısından Umuda (Öykü, 2018). Aryen yayınlarından çıkan Yaşamın Kıyısından Umuda hakkında konuşalım istedim.

Kitap dokuz hikayeden oluşuyor. Öykü kitapları için alışık olduğumuz bir olgudur, ön plana çıkan bir hikaye kitaba ismini verir çoğu zaman. Ancak kitap, ismini içindeki hiçbir öyküden almamış. İsmet Taş’ın kendini tanımladığı ve konumlandırdığı nokta bu bir bakıma. 

Karakterlerine de çoğu yerde aynı şeyi yaptırıyor. Yaşamın kıyısından umuda yelken açtırıyor.

Sırıtık, gözleri bulutsu bir pembelikte tutan bir umut değil bu ama, her şeye razı bir umut değil.

Umut bu hikayelerde idrakla besleyip büyüttüğünüz, ayakları yere sağlam basan, kendi karakterine sahip, alıp yürüyen, peşinde sizi de yürüten bir birey adeta. Yola revan olma duygusunun olduğu tüm hikayelerde, yolun kendisi olmakla sonuçlanan süreçte o ilk adımı attırıp kaybolmuyor yani.
Yine de zor olabiliyor bazen ona tutunabilmek.

“Acı Dolu Anlar” ve “Dilbirîn” öykülerinde İsmet Taş, özyönetim direnişleri sürecinin içerde nasıl algılandığına ve hissedildiğine dair ipuçları veriyor. Umudu diri tutmanın zor olduğu eşiklerde bir sesli düşünme, dile getirdiğini kulağından tekrar zihnine çıkarıp kalbine indirebilme duygusu veriyor bu hikayeler. Haberlere yansıyanın ağırlığını, cezaevinde bulunma durumunun yarattığı katmanlı edilgenlik duygusunu ölmekten korkmayan, yaşadığı anın gereğinin ve gerçeğinin farkında olan karakterler yaratarak aşmaya çalışıyor, esasında kendi zihinsel direniş sürecini örüyor.

Kitabın Kürt toplumundaki travmatik bir döngüyü sadelikle ifade edebilmesi bakımından belki de en çarpıcı hikayesi, ilk hikaye olan “On Dört Yıl Sonra”.

Kendini dağlara vurmuş bir abinin arkasından, onu hayal meyal hatırlayan küçük kız kardeşin gözlerinden yaşamı, devinemeyen ama akıp giden o yaşamı izliyor insan. 

Gidenler bulutların ötesine varırlar da ya kalanlar ne yaparlar?

Arkasında bıraktığı tek fotoğrafı sayesinde ezberliyor abisinin yüzünü kahramanımız. Ve korkunç seviyor onu, korkunç nefret ediyor ondan.
Bu toprakların arı kovanı gibi uğunan, tükenmeyen, en umutlu acısıdır gidenin ardından duyulan.

Kızmak ister, yakasına yapışıp hesap sormak istersin ama utanırsın. Çünkü iliğine kemiğine kadar biliyorsundur bir yandan da neden gittiğini.

Ama zordur işte. Oğlu aldı diye yırtılmış elbisesini üzerinden çıkarmayan bir anneyle insan içine karışmak zordur. Bir bayramda oturup üç tepsi baklavayı yiyip hastaneye zor yetiştirilen o abinin anısına her bayram şaşmaz bir şekilde yapılan ve tek bir dilimi hane içindekilerin boğazından geçmeyen baklavayı görmek zordur.
Sonra hiç beklenmedik bir anda, 14 yıl sonra haber gelir o abiden.

Yakalanmıştır. Ve avukatına sorduğu şeylerden biri, kardeşinin büyüyüp büyümediğidir.

Nefret etmekle sonsuzca sarılıp ağlamak hissi arasında gidip geldiği abisi, onu hatırlıyor ve önemsiyordur.

Öyle iyi gelir ki bu his. Varlığını, anlamını yıllardır annesinin gözlerinde sadece hastaneye kaldırıldığı gün duyduğu endişeden teyit etmiş bir genç kadındır o. Annesini o gün affetmiştir ama abisi…

Ona hissettiklerini şu dünyada ifade edebilecek tek şey, bunca sessiz ve uyumlu varlığında ur gibi büyüyen bir çığlıktır.

Ve cezaevinin görüş alanında adeta tanışır iki kardeş.

Sonrası bu yazının meramını aşıyor. Merak eden okuyacaktır elbette.

Bir evladın ömür boyu cezaevinde kalmasına, yaşıyor olmasına şükürle mutlu olan annelerin ahı dünyanın sonunu hala getirmemiştir. Nihayetinde hikaye tam da burada olduğu gibi önce yaşanmakta sonra yazılmaktadır.

Peki önce yazıp sonra yaşamak?

Bu mümkün müdür?

Kitapta bunun denemeleri de var. Zamanın izafiliğinde 785 yıl ağır hapse mahkum edilmiş bir adam yazarak duyguyu, düşünceyi ve zamanı bükmek istiyordur elbette. Yüksek rakımlı alanlarda yaşayıp şahit oldukları, yaşamasa da yaşama potansiyelinde oldukları, zihinsel handikapları, içerisinde olmayı tercih etmeyeceği girdapları hikayelerle birlikte okumak mümkün.

Teknik açıdan herhangi bir sıkıntısı olmayan öykülerde, tema tekrarı ile insanın dikkatini zorlayan nokta didaktik içsel sorgulamaların fazlalığı olabilir. Bu da bir militan için anlaşılabilir bir duygudur herhalde. Militanlaşan bir öykücüden değil, öykücüleşen bir militandan bahsediyoruz. 
Nazım’la başlayan sözü belki de yine Nazım’la, aynı şiirle sonlandırmak, betonun beyninde dinamit gibi patlayan yaşam direnişçilerine ve emeklerine doğru noktadan bakabilmek için içlerinden biri olan Nazım’ın şu dizelerini hep hatırlamak gerekiyor:

diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.
yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...”

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.