Zamanı Doğuran Dağ’ın hikayeleri

8 Mart 2021 Pazartesi - 10:20

  • Zamanı Doğuran Dağ’ında Deniz, baharı müjdeleyen cemrenin hava ile tenimize, su ile yeryüzünün damarlarına, toprak ile köklerimize dokunuşuna kalplere düşen cemreyi ekliyor. Ve dağların ardında demlenen bilge çocukların hikayelerine götürüyor bizi.

NAGİHAN AKARSEL

 

An’ın anlatısı çağların günahını, elemini, acısını sırtlar mı? Öz’ün bilgisi özlemlere yol alan özgürlüğün kapısını aralar mı? Mekansızlığa ve zamansızlığa mahkum edilenlerin hikayesi parçaları birleştirir mi? Başlangıcın ve sonsuzluğun büyüsü bir kitaba sığar mı? 

Döngüyü sırtında taşıyanların eksilen dünyasına yaşam ekenlerin umudu nasıl işlenir peki? Özlemlerden öz’ün bilgisini, anılardan an’ın sezgisini süzenlerin yolu nereye düşer? Kuşların, ağaçların, yıldızların zamanına canını, giyanını süren savaşçıların hikayesi nasıl yazılır? Savaş gerekçeleri ak sayfaya nasıl işlenir? Dağları mekan eyleyen, hayatını yola seren, zamanın önünde duranların hikayesi nasıl? 
“Başlangıçtan beri arar insan” diyor Ernst Bloch, Umut İlkesi kitabında. Arıyor Deniz Bilgin de, “Zamanı Doğuran Dağ” kitabında. Nehirleri birbirine bağlayan topraklarının beşiğinde Dersim’den Hewraman’a uzanan dağ kavminin bilge çocuklarının hikayelerini arıyor. Canlı, yürüyen, arayan ve rüzgarın kanatlarında ufka umutları süren sözcükleri ile arıyor. “O kalplerin dağıdır” diyor ve her canlının kalp atışında, her gözün bulutlara yükselişinde Zamanı Doğuran Dağ’ı yani Zagrosları okurken buluyoruz kendimizi. Yerin yüzünde yaşamın bilgisine mekan olan Zagrosların anlamını süzüyoruz satırlarından. Dağın incinmiş sakinlerinin derin vadilerde yankılanan sesine yürüyor, mağaraların duvarlarına çizdiği resimlerde buluyoruz kendimizi. Parçalara bölünmüş bir coğrafyanın ahir zamanlara kayıtlı hikayeleri ile savaşçının nasıl ‘bütün’ olduğuna, gördüğü ve yaşadığı her dağın öyküsü ile gerçeğin üstündeki örtüyü nasıl kaldırdığına tanık oluyoruz. 

Dağın kuzey ucunda Dersim’de başlıyor hikaye. Dağın kalbinde buluşuyor, ağacın, kadının, kayanın hikayesi. Savaşçının izinde… Zamanın büyüsünü taşıyor satırları. Satırları dizelere, öyküleri düşlere, acısı güce açılıyor. Tüm canlıların hikayesi yaşlı ardıç ağacının küle dönüşen gövdesinden rüzgarın esintisine vuruluyor. Patikaların tozundan bir hayat kuruyor, sonra yaşlanıyor ve yeniden doğuyor. Döngü devam ediyor. Ölüm yok hayat sürüyor. Tozlardan, kalbimizin üzerinde taşıdığımız kabuklardan, beyaz geceden, yıldız tozlarından tanıyoruz kendimizi. 

Deniz’in doğadan, tarihten, şimdiden damıttığı duygu ve düşünceler damlıyor yüreğimize. Yolda olanların, hep yollarda olanların hayallerinden biriktirdiği özlemleri, acıları, hatıraları taşıyor mürekkebinde. Yaşamın anlamlarını binlerce çiçekten bir peteğe doğa özünü toplar gibi topluyor sözcüklerinde. Duygusal ve düşünsel dünyası gökkuşağına açılıyor. İnsanlık ceminde turnaların semahına konuk ediyor bizi. Hani en yükseklerden uçan, topluluğunun dışında nefes alamayan, doğanın diline nail olan turnalar. Deniz’in kalemi en yüksekte uçan turnaların yüreğini taşıyor belleğimize. Yüksekte uçanların hedeflerinin yüksek olduğunu anlatıyor bize. Karşı karşıya oldukları tehlikenin de bir o kadar yüksek olduğunu elbette. Güneş ışınlarının altında küçük avuçlarıyla ışığı toplayan, kavak ağaçlarının gövdelerinin art arda sıralandığı yerde meşe ağacının gövdesine dayanan ve yer ile gök arasında yükselen hayat ağacından bir parça taşıyan dedenin asasının kerametine dayanıyor. Başladığı yere dönen ve sonsuzluğunu yolda keşfeden savaşçıların kitabı olduğunu fısıldıyor usulca... 

Ve pınarlardan fışkıran sulara, karda sızlanan kemiklere dağları, vadileri aşan iradeyi sürüyor. Vadinin patikasından ormana yol alanların gözlerinin yuvasında toplanan karıncaların bilgisini... Avuçlarda kuruyan meşe yaprağının, kalbinin üzerinde kıpırdayan ağaç kabuklarının bilgisini bir de. 

Toprak kokan teninde zamanı doğuran dağın çocuğuna içinde yılları taşıyan defteri eşlik ediyor. Kuşlarla paylaştığı ağacın gölgesine, toprağın bereketine, yıldızların parıltısına davet ediyor. Hatırlayan, hatırladıkça acıyan, acıdıkça daha çok seven, onca ihanete rağmen sevmekten vazgeçmeyen savaşçının hikayesini anlatıyor. Dağları mekan eyleyen, hayatını yola seren, zamanın önünde duranların hikayesini... 

Tarih satırlarında kanıyor, uçuyor, yeşeriyor, isyan ediyor… Tarih toprak olup yüreğimizde konaklıyor. Dersim’de ardıç ağacının hatırasına kalbinin üzerinde taşıdığı yazmayı bağlayan savaşçının hikayesi Elî dedenin on yaşında doğanın her zerresine tanıklık edişi ile kesişiyor. Ağacındayken vurulan ardıç kuşunun gövdeye gömülen beş kuşu, on yaşında hiç büyümeyen bir çocuk, hepsi bir bedende birleşiyor. “Ben ardıç ağacı mıyım, bir çocuk mu yoksa bir kuş muyum” soruları eşlik ediyor bize. Hafiflemiş bedenlerini suya bırakan, kurtuluşu uçurumlarda arayan kadınların gözyaşlarına dokunuyor, Daran, Warşîn ve Aşitî oluyoruz. Ardıç ağacının külünü sütüyle karıp alnına süren kadın… Öyle canlı, öyle içinden… Meyve vermeyen, artık kuşları yanına yaklaştırmayan, tembur olmaya yanaşmayan, giderek kuruyan ardıcı hayatla barışmaya davet eder buluyoruz kendimizi. 

Zamanı Doğuran Dağ’ında Deniz, baharı müjdeleyen cemrenin hava ile tenimize, su ile yeryüzünün damarlarına, toprak ile köklerimize dokunuşuna kalplere düşen cemreyi ekliyor. Ve dağların ardında demlenen bilge çocukların hikayelerine götürüyor bizi. Havaya düşen cemre ile başlayan savaşı anlatıyor. Baştan başa bahara durmuş dağ çocuklarından Warşîn’in yerin çekiminin dahi engelleyemediği karanlığa karşı direnişine tanık oluyoruz. Kuru bir meşe yaprağının değdiği bedeninden yükselen son nefesinde özlemlerini yükleniyoruz. Demir zamanlara direnen Daran’ın toprağın ısısına sürdüğü bedeninden yeşeren yaşamın zamanında öbek öbek açan mor çiğdemlerin getirdiği umudu kuşanıyoruz. 

Ölümün Hikayesi’nde, Beser teyzenin damla damla toprağa göç edişine, “bir ağaç olsaydım, kuru bir ağaç” diyen abdalın toprağı avuçlayan parmakları ile eriştiği gerçeğe, yüksek zirvelerden vadiye akan karın kapladığı Zamanî’nin son nefesinde göz göze geldiği bezuvarın alnında yaşayan kalbine tanık oluyoruz. Bilcümleyi kendinde başlatıp bitiren insanın ne çok uçurumu var, durmadan içlerine doğru derinleşen ne çok uçurumu. Kökünden sökülen ağaçların sırrına eriştiği insan belleğinin geçiciliği Zamanî’nin gözlerinde çözülen varoluşun sırrı oluyor. Son dakikalarını bir oyuna dönüştüren Delil’in intikamını, ağaçların ağıtında toprağa düşüveren yaprağın acısını kuşanan satırları, taşların belleğinde yerinden sökülen Kemerê Kunk’un kayaları ile dağın kalbinin nasıl söküldüğüne tanık oluyoruz. 
Hatıraları canlandırmak için nehirlerden kelimeler toplayan Çema’nın dağın dilini çözme arayışı çıkıyor karşımıza. Bulduğu her kelimeyi gözyaşına süren ve nehirlere bırakan Çema’nın her sabah güneşe tuttuğu yedi taşın hikayesi ile devam ediyor. Her bir hikayenin ardındaki kelimeye odaklanan taşların hikayeleri ‘Beni aradığın yoldayım” diyen Cumartesi Anneleri, zamanı gölgesiyle hesaplayan Ceylan’ın Saliha’nın eteğinde parçalanan zamanı, ışıklara yüzünü dönen Cihat Morgül’ün meleklerle dansı, Çınar ağacının yarasında sızlayan Cizre şehitlerinin anısı, Nisêbîn’de kızını alnında taşıyacak kadar çok seven Medîya’nın hikayesi, gömülemeyen her bedenin bir ağaca dönüştüğünü anlatan Cemile’nin hikayesi, mor tülbendinde kadın olmanın bütün acılarını kendinde damıtan ve bedeninde nehirler akan Taybet ananın hikayesi ile karşılaşıyoruz. 

Hüseyin’in şiiri, ömürlerin kederini ve inancını yüzünün haritasında taşıyan yaşlı adamın öyküsü ile birleşiyor, ipi ile mayın tarlasında mantar toplayan küçük çocuğun çürüyen ayağı, Berîtan’ın ismini kızına veren Werda’nın kara kıl çadırına yapışan beden parçaları ile devam ediyor. Dersim’de kaybolan Hacer, Al Salman şehrinin uzaklarında Samava çölünün ortasında dağ kavmi için kurulan Nugre Salman kalesinde yeniden kayboluyor. Enfal’den sonra oğullarını yitiren Xanimşa’nın acısı sarıyor her yanımızı. 

Halepçe’nin ağıdında değirmen taşı dönüyor. Elma bahçesi, Mara’nın gözlerinde zehirleniyor. Cevizler vadisinin şenyeri Amediye ovasında açılan patikalara düşerken, Shusharri’nin cinleri toprağın, suyun, ateşin ruhu olarak yeniden karşımıza çıkıyor. Ve pirin yolunda hakka ulaşıp ağaçların gövdesinde yaşayan kadınların Zerbanu’nun hikayesine dönüşüyor. Kuzey’de beyaz bir geceye, güneyde Azmar’ın ışığına, doğuda kayıp bir sese, batıda yıldız tozuna adını veren Meryem’in hikayesinde dört parçamızda paramparça edilen, tutuklanan, yakılan, sünnet edilen kadınların hikayesini bir bütünlük içinde sunuyor bize. Ateş böceğinin dansına tutulan Aşitî’nin bedenini parçalayan kurşunlar, takatini yitiren şehirden dağlara tutunan Awaz’ın hikayesi ile sürüyor. Ebu Gureyp zindanlarında babasını kaybeden Şalo’nun yüreğinde ki boşluk, Hawar dağının eteğinde akan Sîrwan suyundan Hewraman dağlarına uzanıyor. Hewraman dağlarının en yüksek yerinden Paw’ın yurdu görünüyor. 
Herşey canlanıyor, hareket ediyor, rüzgarın kanatlarında hedefe doğru yol alıp eylem oluyor Deniz’in kaleminde. “Nasıl ki her çağda zamanı doğuran dağın adı Zagros olduysa, senin adın da Kürdistan ülkesinin özgür gerillası olarak kalacak” diyor son cümlede. Yüreği gökkuşağı olan gerillanın özlemleri, sevinçleri, hüzünleri özgürlük izlerine dönüşüp, dağ rüzgarlarıyla ve nehirleriyle evrene yayılıyor…

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.