12 Eylül siyasal ve neoliberal ekonomik rejim olarak sürüyor

Forum Haberleri —

24 Ocak 2022 Pazartesi - 23:30

  • 24 Ocak kararları açık ve kesin bir tercihin simgesiydi, bu nokta da yeni düzen halkın "kemerlerini sıkması", iş adamının "ihracat yapması", iktidar partisinin buna uygun ekonomik, sosyal ve siyasal önlemleri alması anlamına geliyordu.
  • Aradan 42 yıl  geçti… 12 Eylül siyasal ve neoliberal ekonomik rejim olarak katlanarak sürüyor.

Celalettin CAN

Yıl... 1979...  Ecevit CHP'si iktidar partisiydi. 

İç pazara yönelik ‘ithal ikameci’ sermaye birikim modeli tıkanmış, kendini üretemiyordu.

Neoliberal ekonomik politikalar çıkış yolu olarak tercih edilecekti.

Kredi, teşvik tedbiri gibi ekonomik kolaylıkların yönünün değiştirilmesi, iç pazara ve sanayiye değil, dış pazara ve dış ticarete öncelik tanınması gerekiyordu.

İç pazarın ve sanayinin sınırlanması, faiz oranlarının yükseltilmesi, halkın az tüketmeye, çok çalışmaya ve tasarrufa özendirilmesi gerekiyordu.

İşçilerin ve emekçilerin ücretlerinin düşük tutulması, grev ve iş bırakmaların engellenmesi, eğitim, sağlık, sosyal yardım gibi alanlarda devletin küçültülmesi ve sosyal devlete son verilmeliydi.

İhracatın ve ihracatçı iş adamlarının desteklenmesi, dış pazar rekabetinde güçlü olmak için devalüasyon-enflasyon sarmalının sürekliliği gerekliydi.

Yabancı sermayenin önünün açılması için "yerli" sanayinin yok olması pahasına, koruyucu mevzuatın değiştirilmesi gerekiyordu.

1979'lara doğru IMF'nin ağırlaştırarak dayattığı önlemlerin ana çizgileri bu şekildeydi.

Ecevit başlangıçta dirense de sonunda –kısmen- kabul etti. IMF'nin yeni reçeteleri çerçevesinde ilk adımı atmıştı.

 

III. Milliyetçi Cephe ya da AP azınlık hükümeti

Yıl 1980... İkinci ve en büyük adımı ise AP azınlık hükümeti atacaktı.

Bunlar "ünlü" 24 Ocak 1980 kararları idi.

Bu kararların siyasi sorumlusu Başbakan Süleyman Demirel, ekonomik mimarı ekonomiden sorumlu devlet bakanı Turgut Özal olacaktı.

Bu kararların gereği olarak;

Sanayi kavramı bir kenara atılacak, plan, yerini IMF reçetelerine bırakacaktı.

KİT kaynakları, memurların ve işçilerin ücretleri, ürün taban fiyatları, yatırım alanları, yabancı sermayeye karşı tutum, üretimin iç ve dış pazara yönelme düzeyi gibi tüm stratejik alanlar IMF'nin istekleri doğrultusunda belirlenecekti.

Bir ülkenin kapitalist gelişme modeli içinde nispeten sanayileşmesi için yabancılara kaptırmaması gereken tüm temel alanlarla ilgili söz ve karar hakkı emperyalizme tanınacaktı.

İç pazara dönük kapitalist model çerçevesinde düzen partileri, halkın ekonomik sorunlarına "kısmi" çözümler üretebilmekteydi. Bu yönlü çözüm arayışları "popülizm" suçlamasıyla boşa çıkarma yoluna gidilecekti.

1970'lerin başlarında ABD

1970’li yolların başlarında ki ABD bir ölçü de zayıf düşmüş bir ABD'ydi.

Sovyetler Birliği'ne karşı soğuk savaşta zemin kaybetme sürecine girmişti. Birbirini takip eden sosyal devrimler pazar alanlarını daraltıyordu. Bağımlı ülkeler borçlarını ödemekte zorlanıyordu. Toparlanan ve giderek gelişen Avrupa ve Japon kapitalizminin rekabeti karşısında doları devalüe etmek zorunda kalmıştı.

Sovyetler Birliği'ni ‘çevreleme’, devrimciler ve devrimleri durdurma, bağımlı ülkelerin borçlarını ödemeleri için ekonomilerine düzen verme, Ortadoğu’da istikrarı sağlama, OPEC ülkeleri üzerinden tezgâhladığı petrol ambargosuyla AET(Avrupa Ekonomi topluluğu)  ve Japonya'yı dizginlemek ihtiyacı duyuyordu...

Sonuç olarak, ABD krizini aşma ve liderliğini yenilemek istiyordu.

Türkiye’nin rolü

Bu noktada Türkiye'nin rolü, ABD ve Sovyetler Birliği'nin geleceği açısından çok önemliydi.

Türkiye kalesi sağlam olmalıydı: yoksa Sovyetler Birliği'ni yeter ölçüde kuşatamaz, Ortadoğu’da istikrarı sağlanamazdı.  

Türkiye ise kriz içindeydi.

Halk sahaya çıkmaya başlamıştı.

Halk muhalefetinin yoğun baskısı altında politik partiler, parlamenter düzen içinde halkın sorunlarına tam olarak sırt çeviremiyor, halka taviz veriyordu.

İMF önlemleri doğrultusunda, Türk ekonomisine nizam vermek, iş daha fazla büyümeden devrimci hareketleri ve halk muhalefetini tasfiye etmek gerekiyordu.

12 Mart darbesi ve 12 Mart'tan sonra Türkiye’yi yönlendirdiği "istikrarsızlaştırma-darbe" siyasetinde ABD hep bu hedefi gözetmişti. Bu süreçte MC hükümetlerine, devrimcilerin ve toplumsal muhalefetin tasfiye edilmesi için geniş destek verdi.

Halk kitlelerinin ekonomik ve sosyal sorunlarına çözüm arama yeteneğine tasfiye dayatılınca, bu durum halkın tepkisini daha bir büyütecek, CHP hükümeti "üstü örtülü" biçim altında hak ve özgürlükleri daraltma yolunu tercih ederken, MC (Milliyetçi Cephe) açık baskı ve şiddet yöntemlerine yönelecekti.

24 Ocak 1980 kararları

24 Ocak kararları açık ve kesin bir tercihin simgesiydi, bu nokta da Yeni düzen halkın "kemerlerini sıkması", iş adamının "ihracat yapması", iktidar partisinin buna uygun ekonomik, sosyal ve siyasal önlemleri alması anlamına geliyordu.

Burjuva politikacılarının yıllardır dillerinde pelesenk yaptıkları "refah", "yatırım", "kalkınma" gibi ayartıcı kavramlar bundan böyle terk edilecekti.

Halk parasını bankalara ve bankerlere yatırmalı, daha az tüketmeli, daha fedakar olmalıydı.

Türkiye'nin ve halkın geleceği ihracat gelirlerinin yatırıma dönüşmesine bağlıydı.

İhracatçısı, politikacısı, radyosu, televizyonu, gazetesi, dergisi, kısacası tüm haberleşme, iletişim ve koşullandırma araçları tek yanlı kullanılarak halka az tüketmenin, çok çalışmanın ve tasarruf etmenin fazileti anlatılacaktı.

Zam, işsizlik, pahalılık gibi halkın günlük yaşam koşullarından, ahlaki değer yargılarına dek tüm ilişkilerini ve karakterini bozucu kötülüklere tepki göstermemesi, anlayışla karşılaması istenecekti.

Bunlar hep vardı zaten. Bu kez çok daha yüksek bir vurguyla ihracat politikası yönünde yapılmaya başlandı.

Bunca çabadan güdülen amaç, emperyalizm ve IMF'nin "ekonomik önlem" paketlerinin en elverişli koşullarda uygulanmasını sağlamaktı.

Böylesi bir ekonomik modele uygun düşen siyasal çerçeve, kaçınılmaz olarak, hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırıldığı, halk kitlelerine söz ve örgütlenme hakkı tanımayan bir siyasal rejim olacaktı.

Bundan sonra AP azınlık hükümetinin yapacağı, CHP hükümetinin Meclis gündemine getiremediği baskı yasa tasarılarını tekrar Meclis gündemine getirmekti.

İhracat ekonomisinin uygulanması için, bu yasa tasarılarının Meclis'ten geçmesi gerekiyordu. Olmuyorsa, buna uygun rejim arayışı gündeme gelecekti.

Bu askerler eliyle darbe ve buna uygun siyasal iktidar modeliydi.

Zaten ihracat ekonomisinin nispi demokratik ortamda uygulanma şansı yoktu.

Direnişte vardı.

Faşizme karşı demokrasiyi savunma temelinde, toplumsal/demokratik muhalefet harekete geçecekti.

Devrimci-demokratik direniş artan ölçü de kitleselleşecekti.

Demirel'in hesabı

Darbe, ABD emperyalizminin çok boyutlu çıkarları için gerçek bir ihtiyaç haline gelmişti.

Süleyman Demirel'e gelince: parlamentarizmle sorunların aşılacağı görüşünü terk edeli çok olmuştu.

Askerlerin müdahalesini engellemek için Ecevit'in önerdiği AP-CHP koalisyonu fikrini elinin tersiyle itecekti.

Ardından Cumhurbaşkanlığı seçimini tıkayacak ve adeta bilinçli bir tutumla "Gordion düğümü" yaratacaktı.

Hesabı, darbenin önünü açarak, solu, toplumsal muhalefeti ezdirdikten sonra yeniden iktidarı devralmaktı.

Süleyman Demirel’in evdeki hesabı çarşıya uydu mu dersiniz…

Aradan 42 yıl  geçti… 12 Eylül siyasal ve neoliberal ekonomik rejim olarak katlanarak sürüyor.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.