Tartışılan bazı konular üzerine

Selahattin ERDEM yazdı —

25 Mayıs 2020 Pazartesi - 14:53

Bu sefer de yaşanan bazı güncel olaylar ve tartışmalar üzerinde kısaca duralım. Bunlardan bir tanesi, kapitalist sistemin şoke edici yönetim tarzı oluyor. Kapitalizmi daha doğru anlayabilmek ve ona karşı başarıyla mücadele edebilmek için söz konusu bu yönetim tarzını görmek ve bilmek gerekiyor. Yoksa şok üzerine şok yaşanıyor ki, bunun sonucunda da kapitalist modernite sisteminin yönetim gündemleri peşinden sürüklenmek geliyor.

Örneğin 2020 yılının ilk gününde ABD’nin İranlı General Kasım Süleymani’yi öldürmesi şoke edici bir olaydı. Yani hiç kimse böyle bir olayı beklemiyordu. Kim ki ‘Ben bu olay karşısında şoke olmadım’ derse, bilinmeli ki o doğru söylememektedir. Ama günümüzde kapitalist modernite sisteminin jandarması olan ABD Yönetimi, hiç kimsenin beklemediğini yapmıştır. Niçin? Çok açık ki, sadece Kasım Süleymani çok etkili olduğu ve ondan kurtulmak istediği için değil, onunla birlikte yaşayan herkesi de şoke edebilmek içindir. Nitekim önemli ölçüde etkili ve başarılı da olmuştur.

Örneğin, yine 2020 başından itibaren koronavirüs denen söz konusu mikrobun Çin’den doğup bir anda tüm dünyaya yayılması herkesi şoke etmiştir. Herkes Kasım Süleymani olayını anlamaya ve sonuçlarının ne olacağını değerlendirmeye çalışırken, bir anda koronavirüs saldırısı ile sarsılmıştır. Daha olayı anlamadan ve yeterince değerlendirmeden, TV’lerde yapılan canlı ölüm yayınlarının ve her dakika açıklanan ölüm bilançolarının yarattığı korkuyla ve verilen emirler doğrultusunda evlere kapanılmış ve yaşamı düzenleme tümüyle iktidar ve devlet güçlerinin eline geçmiştir. Bu temelde de gerici, faşist diktatörlükler daha önce yapamadıkları baskı ve sömürüyü yapmışlar ve etkinliklerini artırmışlardır.

Örneğin, şimdi ‘Yeni normale dönüyoruz’ denerek, sanki hiçbir şey olmamış gibi eski yaptırımların bir bir ortadan kaldırılması da şoke edici olmaktadır. Çünkü daha dün en katı yasaklar uygulanıyor ve dünya insanlık için bir cezaevi haline getiriliyordu. Dahası bu durumun bir yıl, bilemedin iki yıl ve hatta beş yıl sürebileceği bile sözde yetkili ağızlardan sürekli vazediliyordu. Hiçbir şey yokmuş gibi bu sözlerin bir anda ortadan kalkması, kendini birkaç yıl koronavirüs yaptırımları altında yaşamaya göre planlayan ve hazırlayan herkesi derinden şoke etti. Önce evlere hapsolamayanlar, şimdi de bir anda evlerden çıkmaya alışamıyorlar ve itiraz ediyorlar. Güneşli bahar günlerinde insanlar evde kalmak istiyorlar; tuhaf değil mi?

Peki bu tuhaflık nereden kaynaklanıyor? Çok açık ki, kapitalist sistemin mevcut yönetim tarzının yarattığı ağır şoke olmuşluktan. Belli ki kapitalist sistem biraz da başarılı olduğu bu yönetim tarzını sürdürecek ve daha da çeşitlendirip yoğunlaştıracaktır. Çünkü attığı her adımda sonuç aldı ve insanları şoke ederek peşinden sürükledi. Ağır can telaşı yaşayan çok bilmiş küçük-burjuvalar da önlerine ne konduysa onu yemekten geri durmadı. Geçen beş aylık süreci bir yönüyle de böyle değerlendirmek ve biraz özeleştiri yaparak kendini düzeltmeyi bilmek gerekiyor.

Şimdi ikinci konuya gelelim ve son günlerin meşhur tartışmasını soralım: Türkiye’de darbe olacak mı, olmayacak mı? Adeta papatya falına bakmaya benzeyen bu tartışma da epeyce eğlenceli gözüküyor. Aklı başında bir kişi ortaya çıkıp demiyor ki, Türkiye’de zaten her gün, her an darbe oluyor; Türkiye’de siyaset darbeci yöntemle yürüyor; Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın belirttiği gibi, Türkiye’de darbe mekaniği işliyor. Örneğin faşist şef Devlet Bahçeli’nin her konuşması, aynen 12 Mart 1971 darbecisi General Memduh Tağmac’ın ‘Muhtırasına’ benziyor. Örneğin Tayyip Erdoğan’ın her kararnamesi, hatta anlık her kararı adeta bir darbe özelliği taşıyor.

Bu duruma, bir yandan darbe tartışmaları yapılırken, bir yandan da Iğdır, Siirt ve diğer HDP’li belediyelerin gasp edilmesi olaylarının aslında bir darbe niteliğinde olduğunu eklemeye bile gerek yoktur. Kürdistan’da yapılan her tutuklama ve katliamın, örneğin katil ve tecavüzcüleri hapisten çıkartan ‘Yeni infaz yasasının’ birer darbe olduğu tartışmasızdır. Darbe sadece askeri olmaz ve de ordu tarafından yapılmaz. Sivil darbe de olabilir ve elinde silah ya da güç bulunduran isteyen herkes de darbe yapmaya girişebilir. Fakat başarılı olup olamayacağı elbette ayrı bir şeydir. Darbelerin genel kuralı ise şudur: Başarılı olursan devlet başkanı olursun, başarısız kalırsan ipe gidersin! Darbeci herkesin işini buna göre yürütmesi gerekir.

Şimdi de üçüncüyü konuya gelelim. HDP kapatılacak mı, kapatılmayacak mı? AKP erken seçim yapacak mı, yapmayacak mı? Bunların da özünde papatya falına benzedikleri açıktır. Belli ki, AKP isterse HDP’yi bir günde kapatabilir. Zaten 11 Aralık 2009’da Demokratik Toplum Partisi-DTP’yi kapatmadı mı? O halde DTP’yi nasıl kapattıysa, isterse HDP’yi de öyle kapatabilir. İhtiyaç duyduğu desteği mevcut meclisten alabileceği açıktır. O halde burada önemli olan, AKP’nin HDP’yi kapatmak isteyip istemeyeceğidir. Zaten baskı ve tutuklamalarla kapatmaktan daha ağır bir duruma düşürmüştür. Gerisi AKP’nin bileceği iştir, yani kapatmanın çıkarına olup olmayacağıdır. Zira kapanma HDP’yi pek fazla etkilemeyecektir. Çünkü mevcut durum kapatılmaktan çok daha ağırdır.

AKP’nin erken veya zamanında seçim yapıp yapmayacağı konusu, doğrusu çok ciddi bir tartışma konusudur. Zira hilesiz bir seçimde AKP’nin yeniden iktidara gelmesi imkânsızdır. Türkiye’de aşırı hileli bir seçim yapmak da pek kolay değildir, yani zordur. Çünkü dünyanın gözleri ve eli Türkiye’nin üzerindedir. Eğer yapılacak bir seçimi kazanabileceğine inansa veya seçimi kazanacak kadar hile yapabileceğine güvense, işte o zaman AKP erken seçim yapabilir. Böyle bir durumda HDP’yi kapatıp diğer yeni partilerin önüne de engeller çıkartarak bir erken seçime gidebilir. Fakat bunların olmayacağını mevcut AKP Yönetimi hepimizden çok daha iyi bilmektedir. Onun için de kandırma amaçlı zaman zaman seçimden söz etse de, esas olarak iktidarı seçimsiz yollarla da elde tutmaya hazırlanmaktadır. Zaten “Kayyum” olayı ve milletvekillerinin tutuklanması durumu Türkiye’de seçimi de seçilmişliği de anlamsız hale getirmiştir.

Bütün bunların ardından, şimdi Tayyip Erdoğan’ın HDP’ye yönelttiği sandık restine geliyoruz. Yani “HDP’yi sandığa gömeceğiz” sözlerine. Bu sözleri duyunca, gayri ihtiyari insanın ağzına “Hangi sandık” sözü geliyor. Zira tüm seçilmişleri ve sandıktan çıkmışları bir çift sözle görevden at, dahası tutuklatıp zindana koy; ondan sonra da HDP’ye seçim için meydan oku! Sormazlar mı, ‘bu ne perhiz, ne lahana turşusu’ diye. Peki insan bu sözleri gerçekten ciddiye alabilir mi? Alınamayacağı açıktır. Bununla ya sürüleşmiş olan kendi tabanını kolayca kandırıyordur, ya da gündemi saptırarak bazı şeylerin tartışılmasını gizlemeye çalışıyordur. Bunun ötesinde söz konusu sözlerin ciddiye alınacak ve tartışılacak bir durumu yoktur.

Son olarak Tayyip Erdoğan ile Süleyman Soylu’nun “PKK’yi yok edeceğiz” tehditlerine gelecektim, ama yazacak yerim kalmadı. Herhalde söz konusu bu tehdit, cevap verilmeye değer görülmedi. Süleyman Soylu ‘Dağdaki gerillayı bitirmekten’ söz ediyor, ancak dağın yanında ova ve şehirlerde, yine Kürdistan yanında Türkiye’de de yeni gerilla orduları kurulmuş olduğu görülüyor. Fazla uzatmaya gerek yok, şunları söyleyelim: Gerçeği doğru öğrenmek istiyorsanız, ustalarınız olan Tansu Çiller ile Mehmet Ağar’a bakın! Siz Cizre Botan’ı ve Serhat’ı bir yana bırakın, İstanbul ve Ankara ile uğraşmaya bakın!

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.