• Dünya ekonomisi teknik olarak insanlığın temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek büyüklükte, ancak bu kapasite sermaye birikimi doğrultusunda örgütlendiği için büyük bir kısmı toplumsal ihtiyaçlara değil, sermaye sahiplerinin çıkarlarına hizmet eder.
  • Bugünkü dünya, teknik olarak mümkün olan daha eşitlikçi ve sürdürülebilir bir dünyanın yalnızca daraltılmış bir versiyonu. Sorun kaynakların yokluğu değil, kimin kontrol ettiği ve nasıl kullanıldığı. Bu nedenle ekolojik kriz ile toplumsal adalet mücadelesi aynı yapısal sorunun farklı ifadeleridir.

 

Ekonomi antropologu ve yazar Prof. Jason Hickel, kapitalizmin yarattığı küresel ve ekolojik krizleri ve aşırı üretime rağmen milyarlarca insanın hâlâ temel ihtiyaçlardan mahrum kalmasındaki ölümcül paradoksu anlatıyor.

Derleme ve çeviri: Yeni Özgür Politika

Jason Hickel’in Kalkınma Çalışmaları Enstitüsü’nde (IDS) yakın zamanda yaptığı konuşma, son yıllarda iklim, kalkınma ve eşitsizlik tartışmalarında giderek daha görünür hale gelen “degrowth” (planlı küçülme) perspektifini aşarak doğrudan kapitalizmin yapısal mantığı ile emperyalizm arasındaki ilişkiye odaklanıyor. Hickel’in temel iddiası, küresel eşitsizliğin ve ekolojik krizin ayrı sorunlar değil, aynı üretim ve güç ilişkilerinin farklı tezahürleri olduğu yönünde. Bu nedenle konuşma, yalnızca çevre politikaları ya da kalkınma stratejileri üzerine bir değerlendirme değil, aynı zamanda dünya ekonomisinin nasıl işlediğine dair bütünlüklü bir eleştiri olarak okunuyor. 

Hickel’in çıkış noktası kapitalizmin nasıl tanımlandığı meselesi. Ona göre kapitalizm çoğu zaman yanlış biçimde yalnızca piyasa ekonomisiyle özdeşleştiriliyor. Oysa piyasalar ve ticaret tarih boyunca farklı toplumlarda zaten vardı ve kapitalizmi açıklamak için yeterli değil. Kapitalizmi ayırt eden şey, üretim araçlarının küçük bir azınlığın elinde yoğunlaşması, üretimin temel amacının insan ihtiyaçları değil kâr ve sermaye birikimi olması ve üretim süreçlerinin demokratik denetimden yoksun olmasıdır. Bu çerçevede kapitalizm, bir değişim sistemi olmaktan ziyade bir iktidar ve mülkiyet rejimi olarak tanımlanır. 

 

Jason Hickel 
Küresel eşitsizlik, politik ekoloji ve küçülme alanlarındaki çalışmalarıyla tanınan, Barselona Otonom Üniversitesi Çevre Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü'nde görevli bir ekonomi antropologu ve yazar.

Üretim toplumsal ihtiyacı gözetmiyor

Bu tanımın sonucu olarak Hickel, ekonomik sorunları “piyasa aksaklıkları” düzeyinde ele alan yaklaşımlardan uzaklaşır ve doğrudan üretim ilişkilerine odaklanır. Sistemin temel mantığı, neyin üretileceğinin toplumsal ihtiyaçlara göre değil, kârlılık oranlarına göre belirlenmesi. Bu durum, yüksek kâr getiren ancak toplumsal faydası sınırlı sektörlerin aşırı büyümesine, buna karşılık toplumsal olarak zorunlu olan ancak düşük kârlı alanların ihmal edilmesine yol açar. Lüks tüketim, askeri sanayi, spekülatif emlak ve fosil yakıt temelli endüstriler hızla genişlerken, toplu taşıma, kamusal konut, agroekolojik üretim ve kamu sağlığı gibi alanlar yeterince gelişmez. 

Hickel’e göre bu çarpıklık, aslında bir üretim eksikliğinden değil, yanlış yönlendirilmiş bir üretim kapasitesinden kaynaklanır. Dünya ekonomisi teknik olarak insanlığın temel ihtiyaçlarını karşılayabilecek büyüklükte, ancak bu kapasite sermaye birikimi doğrultusunda örgütlendiği için büyük bir kısmı toplumsal ihtiyaçlara değil, sermaye sahiplerinin çıkarlarına hizmet eder. Bu noktada Hickel, “İnsan odaklı yaşam standartları” yaklaşımına dayanarak, temel ihtiyaçların bugünkü küresel üretimin çok daha küçük bir kaynak kullanımıyla karşılanabileceğini savunur. Sağlık, eğitim, gıda, barınma, temiz su, enerji ve iletişim gibi temel alanların herkes için erişilebilir hale gelmesi, mevcut üretim düzeyi içinde mümkün, ancak kaynak dağılımı bunu engellemekte. 

Hickel’in sunduğu veriler, bu eşitsizliğin boyutunu daha görünür hale getirir. Dünya nüfusunun büyük bir kısmı temel hizmetlere erişemezken, aynı anda küresel ekonomi aşırı üretim ve aşırı tüketim üzerine kurulu. Yüz milyonlarca insan gıda güvencesizliği yaşarken, başka bölgelerde kaynaklar lüks tüketim ve yüksek karbonlu yaşam biçimlerine yönlendirilir. Bu durum, yoksulluğun teknik bir yetersizlikten değil, yapısal bir dağıtım mekanizmasından kaynaklandığını gösterir. 

Kapitalizmin küresel sömürüsü

Hickel, eleştirisini emperyalizm boyutuyla derinleştirerek kapitalizmi ulusal ekonomiler düzeyinde değil, küresel bir sistem olarak ele alır. Ona göre dünya ekonomisi merkez ve çevre arasındaki yapısal eşitsizlik üzerine kuruludur. Küresel Güney, Küresel Kuzey’e büyük ölçekli bir kaynak, emek ve enerji transferi sağlar. Bu transfer yalnızca ticaret dengeleriyle açıklanamaz; aksine “net değer aktarımı” olarak işleyen daha derin bir yapıya sahip. Hammaddeler, emek gücü, tarım arazileri ve enerji kaynakları sistematik biçimde Güney’den Kuzey’e akar ve bu süreç sermaye birikiminin merkez ülkelerde yoğunlaşmasını sağlar. 

Bu yapının tarihsel kökeni sömürgecilik dönemine uzanır. Sömürgecilik sonrası dönemde biçim değiştirerek devam eden bu sistem, Güney ülkelerinin düşük katma değerli üretime yönlendirilmesi ve Kuzey’in yüksek teknoloji ve finans alanlarını kontrol etmesiyle sürer. Bu yapısal bölünme, fiyat mekanizmalarını da eşitsiz hale getirir; Güney düşük fiyatlı ürünler ihraç ederken, Kuzey yüksek değerli ürünleri küresel pazarda hakim konumda satar. 

Hickel, 1950-70 dönemini bu yapının geçici olarak sarsıldığı bir tarihsel an olarak görür. Sömürgecilik sonrası bağımsızlık hareketleriyle birlikte birçok Güney ülkesi kamulaştırmalar, toprak reformları ve sanayi politikaları yoluyla ekonomik egemenlik kurmaya çalışmıştır. Bu dönemde büyüme oranları ve sosyal gelişim göstergeleri dikkat çekici biçimde yükselmiştir. Ancak bu süreç, küresel sermaye düzeni açısından tehdit oluşturduğu için çeşitli müdahalelerle kesintiye uğramıştır. 

Bu müdahaleler üç ana mekanizma üzerinden gerçekleşir. Birincisi, doğrudan darbeler ve rejim değişiklikleridir. Birçok ülkede bağımsız kalkınma politikaları izleyen liderlerin devrilmesiyle sonuçlanan süreçler yaşanmış. İkincisi, ekonomik yaptırımlar. Bu yaptırımlar çoğu zaman yalnızca dış politika aracı değil, toplumların sağlık, gıda ve ekonomik altyapısını zayıflatan yapısal baskı mekanizmaları olarak işlev görür. Üçüncüsü ise yapısal uyum programları. IMF ve Dünya Bankası tarafından dayatılan bu programlar özelleştirme, kamu harcamalarının azaltılması ve sanayisizleşme gibi politikalarla Güney ekonomilerini yeniden küresel sisteme bağımlı hale getirmiş. 

 

Yoksulluk ve iklim krizi üretiliyor

Bu çerçevede yoksulluk, Hickel’e göre doğal bir durum değil, tarihsel olarak üretilmiş bir sonuç. Küresel Güney’de yaşanan kaynak eksikliği, aslında küresel sistem tarafından sürekli olarak dışarıya aktarılan değerlerin sonucu. Eğer bu kaynaklar yerel kalkınma için kullanılabilseydi, dünya ölçeğinde temel ihtiyaçların karşılanması mümkün olabilirdi. 

Hickel bu analizi iklim krizine de taşır. Ona göre iklim krizi yalnızca bir çevre sorunu değil, tarihsel bir eşitsizlik sorunu. Küresel Kuzey, kişi başına düşen karbon bütçesini uzun zaman önce aşmışken, Güney ülkeleri tarihsel olarak çok daha düşük emisyonlara sahip. Buna rağmen iklim krizinin ekonomik ve insani maliyetleri büyük ölçüde Güney’de yoğunlaşmakta. Bu durum, Hickel’in “atmosferik sömürgeleştirme” olarak adlandırdığı süreci ifade eder; yani atmosferin ortak kullanım kapasitesinin fiilen zengin ülkeler tarafından tüketilmesi ve bunun sonuçlarının yoksul ülkelere yüklenmesi. 

Konuşmanın önemli bir diğer boyutu, neden dönüşüm gerçekleşmediği sorusuna verilen cevap. Sorun bilgi eksikliği ya da teknolojik yetersizlik değil, doğrudan kapitalist kârlılık mantığı. Fosil yakıtlar, yoğun tüketim modelleri ve yüksek karbonlu üretim biçimleri sermaye için hâlâ daha kârlı. Bu nedenle piyasa mekanizması, ekolojik dönüşümü teşvik etmek yerine onu yavaşlatır. 

Bu noktada Hickel, yüksek gelirli ülkeler için üretimin küçültülmesini içeren “degrowth” perspektifini savunur. Ancak bu küçülme, yaşam standartlarının düşmesi anlamına gelmez; aksine gereksiz ve yıkıcı üretim biçimlerinin azaltılmasıyla kamusal refahın artırılması mümkün. Buna rağmen bu dönüşüm kapitalizm içinde gerçekleşemez, çünkü sistemin temel motivasyonu büyüme ve kâr. Dolayısıyla üretimin demokratik biçimde planlandığı ekososyalist bir modeli savunur. 

Küresel Güney açısından ise önerilen strateji “delinking” (ilişkiyi kesme) yani bağımlılıktan ayrışma. Bu, dünya ekonomisinden tamamen kopmak değil, emperyal ilişkilerden ve eşitsiz değer transferinden uzaklaşmak anlamına gelir. Yerli üretim kapasitesinin güçlendirilmesi, Güney-Güney ticaretinin artırılması ve stratejik sektörlerin kamusal kontrol altına alınması bu yaklaşımın temel unsurlarıdır. 

Çin meselesi, bu küresel sömürü çerçevesinin en tartışmalı alanlarından biri. Hickel’a göre Çin, Batı sömürgeciliğinden farklı bir yol izleyerek yükselmiş olsa da küresel kapitalist sistemin dışına çıkamamış. Çinli şirketlerin kapitalist mantıkla hareket etmesi, ülkeyi sistemin içindeki karmaşık bir aktör haline getirmekte.

Konuşmanın eleştirel değerlendirmesi ise bazı önemli sınırlara işaret eder. Kuzey-Güney ayrımının fazla genelleyici olması, Çin analizindeki gerilimler ve özellikle politik dönüşüm stratejisinin belirsizliği bu sınırlardan bazıları. Hickel güçlü bir teşhis sunarken, bu yapının nasıl aşılacağı konusunda daha muğlak kalır. 

Buna rağmen konuşmanın temel katkısı açık. İklim krizini bireysel tüketim düzeyinden çıkarıp sınıf, mülkiyet ve emperyalizm eksenine yerleştirir. Yoksulluğu kaynak eksikliği değil, küresel bir dağıtım mekanizmasının sonucu olarak yeniden tanımlar ve ekolojik sınırları kısıtlama aracı değil, adalet talebinin zemini haline getirir. 

Sonuçta Hickel’in iddiası şudur: bugünkü dünya, teknik olarak mümkün olan daha eşitlikçi ve sürdürülebilir bir dünyanın yalnızca daraltılmış bir versiyonu. Sorun kaynakların yokluğu değil, kimin kontrol ettiği ve nasıl kullanıldığı. Bu nedenle ekolojik kriz ile toplumsal adalet mücadelesi aynı yapısal sorunun farklı ifadeleri olarak görülmeli. 

ABD'deki antikapitalist hareket; 2011 yılında en zengin %1'lik kesim ile geri kalan %99 arasındaki ekonomik uçuruma, "Occupy" (İşgal Et) eylemleriyle dikkat çekmişti./foto:AFP

Konferansta, dünyadaki adaletsizliği anlatan bazı veriler de paylaşıldı:

* Dünya nüfusunun yarısının (%50) evinde bilgisayar yok. 

Yani 8 milyar insanın 4 milyarı bilgisayar sahibi değil. 

* İnsanların %68'e kadarı ihtiyacı olan sağlık hizmetine ulaşamıyor. 

Hastaneye gitme, ilaç alma, doktor muayenesi gibi temel haklar bile eksik. 

* İnsanların %43'ü temiz pişirme imkânına sahip değil. 

Bu, odun veya tezekle yemek pişirmek zorunda kalmak demek. Bu da iç ortam hava kirliliği yapar ve özellikle kadınlar ile çocukları hasta eder. 

* Dünya nüfusunun %30'undan fazlası (2 milyardan çok insan) güvenli gıdaya erişemiyor. 

Açlık değil belki ama düzenli ve sağlıklı beslenemiyorlar. 

* 75 düşük ve orta gelirli ülkede insanların %96'sı "insana yakışır yaşam standardı"na (DLS) ulaşamıyor. 

Yani bu ülkelerde neredeyse herkesin temel ihtiyaçları (sağlık, eğitim, barınma, temiz su, ulaşım, iletişim) karşılanmıyor. 

* Şu anda dünya her yıl yaklaşık 50 milyar ton malzeme (maden, odun, tahıl, et, beton, plastik vb.) tüketiyor. 

Bu miktar, gezegenin uzun vadede kaldırabileceği sınır ve bu sınır 1990'ların ortasında aşıldı. 

* Oysa 8,5 milyar insanın temel ihtiyaçlarını karşılamak için yılda sadece 27,8 milyar ton malzeme yeterli. 

Yani şu an tüketilen malzemenin yarısından azı, herkesi insanca yaşatmak için yeterli. 

* Küresel Güney'den (Asya, Afrika, Latin Amerika) Küresel Kuzey'e (ABD, Avrupa, Japonya vb.) her yıl net olarak 10 milyar ton ham madde gidiyor. 

"Net" demek, Kuzey'in Güney'e gönderdiği hammaddeler düşüldükten sonra bile Güney'den Kuzey'e bu kadar büyük bir malzeme akışı var. 

* Aynı şekilde, her yıl Güney'den Kuzey'e net 140 ekzajul "gömülü enerji" akıyor. 

"Gömülü" şu demek: Bir ürünün içinde, onu üretmek için harcanmış olan enerji gizlidir. Örneğin bir tişörtün içinde pamuğu sulayan elektrik, kumaşı boyayan makinenin çalıştırdığı enerji vardır. İşte buna gömülü enerji denir. Kuzey, ürünleri alırken bu enerjiyi de almış olur, kendi enerjisini harcamaz. 

* Net olarak her yıl 800 milyon hektar "gömülü arazi" Güney'den Kuzey'e geçiyor. 

Yani Kuzey, kendi toprağını kullanmadan, Güney'in topraklarında üretilen gıda ve lifleri (pamuk, meyve, kahve, soya vb.) tüketiyor. Bu alan Hindistan'ın iki katı büyüklüğünde bir alandır. 

* Net olarak her yıl 420 milyon kişinin "gömülü emeği" Güney'den Kuzey'e transfer ediliyor. 

Bu rakam, ABD ve Avrupa Birliği'nin toplam işgücüne eşit. Yani Kuzey, kendi işçileri çalışmadan, Güney'deki işçilerin terini sömürmüş oluyor (bir tişörtün dikilmesi, bir telefonun montajı için harcanan işçilik gibi). 

* 1971'den bu yana ABD ve AB'nin tek taraflı yaptırımlarıyla bağlantılı olarak 38 milyon kişi hayatını kaybetti. 

Yaptırımlar ilaç, gıda, yakıt girişini engellediği için dolaylı ölümlere yol açıyor (hastanelerde ilaç yok, çocuklar aşı olamıyor, temiz su pompaları çalışmıyor). 

* 1981-2004 arasında 132 ülke (Küresel Güney nüfusunun %90'ından fazlası) IMF ve Dünya Bankası'nın yapısal uyum programlarına tabi tutuldu. 

Bu programlar devleti küçülttü (kamu hastaneleri, okullar, demiryolları), özelleştirmeleri dayattı (su, elektrik, madenler yabancı şirketlere satıldı), yerli sanayiyi bitirdi (gümrük duvarları kaldırıldı, dışarıdan gelen mallar yerli üreticiyi ezdi). 

* İklim değişikliğinin yarattığı ekonomik zararın (sel, kuraklık, fırtına, yangın hasarları) %82-92'si Küresel Güney'de yaşanıyor. İklimle bağlantılı ölümlerin %98-99'u yine Güney'de gerçekleşiyor. 

Yani krize en az neden olanlar (Güney), en ağır bedeli ödüyor. Kuzey ise tarihin en büyük karbon salıcısı olmasına rağmen ölümlerden neredeyse hiç pay almıyor. 

Kaynak link: https://www.youtube.com/channel/UCALCOHIbvNcDQqyOgpJZHdw