Delirmenin mantığı ve Edgar Allan Poe

Toplum/Yaşam Haberleri —

Edgar Allan Poe

Edgar Allan Poe

  • Edgar Allan Poe’nin tarzını diğerlerinden ayıran şey, iflah olmaz melankolisi ve yarattığı müthiş korku atmosferi. Bu atmosferi ortaya çıkarırken kullandığı vazgeçilmez teması ise deliliğe uzanan zihinsel süreçler.

BİLGE AKSU

 

Yazarlığın çileli bir uğraş olduğunu, sırf yazarak geçinmek için kimlerin neleri göze aldığını sık sık duyarız. Bazıları bu açığı kapatmak için yazı makinesi denecek kadar bol üretim yapmış, bazılarıysa uzak akrabalarından dahi üç beş kuruş para dilenmiştir. Yıllar geçtikten sonra bunların büyük kısmı tarihin en unutulmazlarından birine dönüşmüşse de vakti zamanında yaşadıkları dilden dile anlatılmıştır. Onlardan en çilekeşi ve en garibanıyla hemhal olalım bugün. Amerikan Edebiyatı’nı Avrupa kıtasına taşıyan, melankolik ve yalnız bir yazarla, Edgar Allan Poe’yla…

Poe, 19. yüzyılın yaygın edebi akımlarını yakından takip eden bir yazar. Dönemin romantizm anlayışından da izler taşıyor, Avrupa’da aniden yükselen gothic edebiyattan da. Şiirleriyle Baudelaire’in dikkatini çektiği gibi, eleştiri yazılarıyla da ün kazanmış biri. Fakat hemen herkesin bildiği üzere, onun tarzını diğerlerinden ayıran şey, iflah olmaz melankolisi ve yarattığı müthiş korku atmosferi. Bu atmosferi ortaya çıkarırken kullandığı vazgeçilmez teması ise deliliğe uzanan zihinsel süreçler.

Poe’nun hikayelerinde öne çıkan bu deliliğe ilişkin, kendi hayat hikayesini işin içine katıp kolaya kaçmak isteyenler oldu haliyle. Böyle zorlu bir hayatın getirdiği zihinsel problemleri, alkolizmine ya da ‘tuhaf’ oluşuna bağladı eleştirmenler. Fakat işin aslı pek öyle değildi.

Deliren karakterler

Kuzgun şiirine dair kaleme aldığı Yazmanın Felsefesi adlı denemesinde, şiiri örerken kullandığı bazı tekniklerden bahsediyor Poe. Ki bu şiir de neredeyse manzum hikaye türüne dahil edebileceğimiz ve temasında deliliği ayan beyan görebileceğimiz bir ürün. Poe, önce atmosferin hangi duyguları taşıması gerektiğine karar vermiş. Ardından şiirin biçimine, kaç dizeli bentlerden oluşacağına. Hatta kültleşen o ‘Nevermore’ ifadesini dahi belirli bir amaçla kullanmış. Buradan hareketle Poe’nun yazdığı her şeyde bilinçli bir delirme halini kovaladığını düşünebiliriz. Yani aslında o bize, delirmeye başlayan karakterleri için makul sebepler sunmayı da ihmal etmemiş.

En ünlü hikayelerinden Gammaz Yürek bunun güzel bir örneği. Bu anlatıda, birinci kişi ağzından aktarılıyor olaylar. Yaşlı bir tanıdığının gözündeki ufak bir problemden doğuyor bütün sorun. Adamcağızın bir gözünde, sanki perde çekilmiş gibi bir tuhaflık var. Bunu akbaba gözüne benzetiyor anlatıcı. Adam uyusa dahi bu sorunlu göz açık kalmaya devam ediyor ve olup biten her şeyi kayda alıyor sanki. Bu kontrol dışı durumdan öyle siniri bozuluyor ki sonunda dayanamayıp adamı öldürmeye karar veriyor. Biraz Camus’nün Yabancı’sı gibi yani. Orada gözüne güneş vuran Mersault, plajdaki Arap’ı sırf bu yüzden öldürmüştü; burada da anlatıcımız bu akbaba benzeri göze takmış kafayı. Titizlikle planladığı bu cinayeti sonunda gerçekleştirdikten sonra, maktulü evindeki döşemelerin altına gizliyor (bu titizlik, onun aklı başında olduğuna işaret anlatıcıya göre). Bir süre sonra gelen polislerin karşısında oldukça rahat. Fakat bir sorun var, ölen adamın kalp atışları yükseliyor giderek. İlkin neşe dolu konuşmalarıyla bunu bastırmaya çalışsa da sesler her yanı kaplıyor. Polislerin aslında mevzuyu bildiğini ama çaktırmadıklarını düşünmeye başlıyor. Giderek artan bu delüzyon önüne geçilemez bir hal aldığında da kendini ihbar ediyor.

Duyuların keskinleşmesi

Poe bu duruma dair açıklamalar da yapıyor aslında. Okuyucuya seslenirken, onların delilik sandığı şeyin, duyuların keskinleşmesinden ibaret olduğunu söylüyor. Ki bu hikayede olup biten de tam olarak, kendi kalp atışlarını o panik halinde çok fazla hissetmesi. Korkunun insanı yanlışa sürüklemesine bir örnek. Ki aynı şeyi yine çok sevilen Kara Kedi öyküsünde de görürüz. Karısını ve kedisini öldüren anlatıcı, benzer sanrılarla yine yakalanmıştır. (Raskolnikov’un cinayet sonrası karakola gidip gelmelerini hatırladık mı?)

Benzer bir tema Usher Evinin Çöküşü adlı öyküde, bu kez mantık ve delüzyonun yenişemediği bir düzlemde görülür. Roderick ve Madeline Usher iki kardeştir. Madeline katalepsi hastalığından muzdaripken, Roderick sebebi tam anlaşılamayan paranoyalarla yüklü bir gençtir. Roderick’in evine davet ettiği anlatıcı, bu evdeki atmosferden epey korkmuşsa da, çocukluk arkadaşının haline üzüldüğünden ses etmez. Bir süre sonra Madeline’in öldüğünü belirten ağabeyi, anlatıcıyla birlikte onu evin bodrumuna gömer. Fakat duyuların keskinleşmesi (asla delilik değil) burada da kendini gösterir ve Roderick sürekli sesler duymaya başlar. Öykünün sonunda anlatıcı da dahil, hepimiz bu delilik buhranına kendimizi kaptırmış haldeyizdir.

Poe’nun deliliğe ya da zihinsel meselelere tek bir açıdan yüklenmediğini, bu öyküde tanısı koyulan katalepsi hastalığından yola çıkarak anlayabiliyoruz. Bilindiği üzere bu hastalık insanların kas dokusunu geçici olarak işlevsiz kılan ve kimi zaman öldüklerini sanmamıza yol açan bir durumu ortaya çıkarır. Madeline’ın gerçekten ölüp ölmediğini belirtmediği için Poe, okuyucuyu da bu tekinsiz duruma kolaylıkla sürükler. Roderick’in basit paranoyalar içinde kıvranmadığını düşündürür bize.

Kuzgun

Dünyada en çok bilinen eseri Kuzgun’da Poe’nun bu takıntısını baştan sona izlemek mümkündür. Bir gece yarısı eve giren kara bir kuzgun, şiirin söyleyicisi tarafından hem şaşkınlık hem de minnetle karşılanır. Söyleyici, bir süre önce kaybettiği aşkı Lenore’u unutamamıştır. O melankoli ve sessizliğin içinde kıvranırken duyduğu bir tıkırtıyla harekete geçer. Kapıyı açar fakat karşısında yalnızca bir karanlık vardır.

“Gözlerimi karanlığa dikip başladım bakmaya / Şaşkınlık ve korku yüklü rüyalar geçti aklımdan / Sessizlik durgundu ama, kıpırtı yoktu havada / Fısıltıyla bir kelime, "Lenore" geldi uzaklardan(…)”

Bu fısıltıyı da elbette kaale almaz. Kendi iç sesini duyduğunu düşünür. Gider pencereye bakar bu sefer. Hafifçe araladığında içeri dalan kuzgunla tanışır.

“Gururlu, sert havasına kara kuşun alışınca / Hiçbir belirti kalmadı o hazin şaşkınlığımdan / ‘Gerçi yolunmuş sorgucun’ dedim, ‘ama korkmuyorsun / Gelmekten, kocamış Kuzgun, Gecelerin kıyısından / Söyle, nasıl çağırırlar seni Ölüm kıyısından?’ / Dedi Kuzgun: ‘Hiçbir zaman.’” (Nevermore)

Kuzgunun ona cevap vermesine şaşırır elbette. Fakat bu cevabın ilgisizliği sonucu yeniden kendi düşüncelerine dalar. Yarı şaka bir halde, kuşla dertleşmeye girişir.

“Sözü bu kadarla kaldı, yerinden kıpırdamadı / Sustu, sonra ben konuştum: ‘Dostlarım kaçtı yanımdan / Umutlarım gibi yarın sen de kaçarsın yanımdan.’ / Dedi Kuzgun: ‘Hiçbir zaman.’”

Bu kez gelen cevap tuhaftır. Fakat acaba bir tesadüf müdür? Söyleyicinin fikri bu yöndedir. Eski sahibinin öğrettiği bir cümleden ibaret olduğunu düşünür. Ve kendi melankolisine döner yeniden. O buhrandan çıkması için yardımı dokunacak bir canlı gibi görür kuzgunu.

“Sanki ağırlaştı hava, çınlayan adımlarıyla / Melek geçti, ellerinde görünmeyen bir buhurdan. / ‘Aptal,’ dedim, ‘dön hayata; Tanrın sana acımış da / Meleklerini yollamış kurtul diye o anıdan; / İç bu iksiri de unut, kurtul artık o anıdan.’ / Dedi Kuzgun: ‘Hiçbir zaman.’”

Bu noktadan sonra söyleyicinin zihninde başlayan bulanıklık giderek artar. Kuzgunun aynı cevabı verdiğini bildiği halde, ona sorular sormaya başlar. Aldığı cevaplar elbette onu tatmin etmeyecektir. Fakat kuzgunun doğaüstü bir yaratık olduğunu düşünmeye çoktan başlamıştır.

"Geldin bir kere nasılsa, cehennemlerden mi yoksa? / Ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan! / Bu çorak ülkede teksin, yine de çıkıyor sesin, / Korkuların hortladığı evimde, n'olur anlatsan / Acılarımın ilâcı oralarda mı, anlatsan..." / Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

Aslında bu cevaptan sonra soru sormayı bırakması gerekirken, daha da derine iner.

"Şu yukarda dönen gökle Tanrı'yı seversen söyle; / Ey kutsal yaratık" dedim, "uğursuz kuş ya da şeytan! / Azalt biraz kederimi, söyle ruhum cennette mi / Buluşacak o Lenore'la, adı meleklerce konan, / O sevgili, eşsiz kızla, adı meleklerce konan?" / Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

Bu umutsuz ve hiç de hoş olmayan cevaplar, söyleyiciyi son bir gayrete getirir. Birden canlanarak kuzgunu evden kovmaya ve zihnini toparlamaya çalışır. Fakat kuzgun öyle düşünmemektedir.

“Kalkıp haykırdım: "Getirsin ayrılışı bu sözlerin! / Rüzgârlara dön yeniden, ölüm kıyısına uzan! / Hatıra bırakma sakın, bir tüyün bile kalmasın! / Dağıtma yalnızlığımı! Bırak beni, git kapımdan! / Yüreğimden çek gaganı, çıkar artık, git kapımdan!" / Dedi Kuzgun: "Hiçbir zaman."

Söyleyici artık kendi iradesini oracıkta teslim eder. Halihazırda sağlıklı çalışmayan zihni, belki de öbür dünyadan, cehennem kıyısından gelen doğaüstü bir yaratık tarafından ele geçirilmiştir. Kaderine razı olmak dışında seçeneği kalmaz.

“Oda kapımın üstünde, Pallas'ın solgun büstünde / Oturmakta, oturmakta Kuzgun hiç kıpırdamadan; / Hayal kuran bir iblisin gözleriyle derin derin / Bakarken yansıyor koyu gölgesi o tahtalardan, / O gölgede yüzen ruhum kurtulup da tahtalardan / Kalkamayacak - hiçbir zaman!”

Dostoyevski’den bile önce…

Poe’nun bu şiirde kendi edebi anlayışını baştan sona ve kusursuz şekilde yansıttığını söyleyebiliriz. Onun öykülerinde, başta biraz tuhaf da olsa sıradan sayılabilecek bir hayatı sürdüren insanlar, ortaya çıkan bilgiler (Dr. Tarr ve Prof. Fether’in Sistemi), kişiler (William Wilson) ya da yolculuklarla (Arthur Gordon Pym’in Öyküsü) yavaş yavaş bulanık bir zihne geçiş yapar. Fakat tam da Poe’nun kendisi gibi, bu zorluklar onları geriye döndürmez; aksine durumun üzerine giderler. Sağlıklı düşünememelerinin bir sonucu olarak da aldıkları kararlar genellikle bir felakete yol açar. Bu açıdan bakıldığında Poe, zamanının gothic edebiyatında bir furya haline gelen akıl hastalığı ya da ‘çatlak’ profesör temasından kolaylıkla sıyrılır; hatta yıllar sonra ortaya çıkacak psikanalitik kuramın edebiyattaki temellerini atanlardan biri olur, Dostoyevski’den bile önce…

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2023 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.