• Mayıs 2026’da Karayipler’e musallat olan hayalet, Ekim 1962’deki aynı hayalettir: Her gördüğü kıyıyı kendisine ait sanan bir süper gücün kibri.

JASIM AL-AZZAWI-Çeviri: Yeni Özgür Politika

Deniz unutmaz. 64 yıl önce, Sovyet füzeleri Karayip Denizi’ndeki küçük bir adadan Amerikan imparatorluğunun kalbine çevrilmişti ve dünya, yok oluşun eşiğinde nefesini tutmuştu.

Kriz atlatıldı. Füzeler kaldırıldı, ancak 'ceza' asla sona ermedi. Washington’un 'ambargo' dediği, Havana’nın ise her zaman gerçek adıyla 'abluka' diye nitelendirdiği uygulama, 3 Şubat 1962’de başladı ve bir gün bile durmadı. Bu, modern tarihin en uzun süreli ekonomik boğma kampanyasıdır. Soğuk Savaş’ı, Sovyetler Birliği’ni, kendisine sunulan her türlü gerekçeyi geride bıraktı ve şimdi 2026 ilkbaharında, hâlâ korku hissedebilen herkesi dehşete düşürmesi gereken bir noktaya evrildi.

ABD, dikkatle hesaplanmış bir güç gösterisiyle uçak gemisi USS Nimitz ve ona bağlı taaruz grubunu Karayip sularına gönderdi. Bu hamle, Küba’nın eski lideri Raúl Castro’ya 1996’da Miami’deki sürgün grubu 'Brothers to the Rescue' tarafından işletilen uçakların Küba güçleri tarafından düşürülmesi olayından dolayı cinayet suçlamasıyla açılan davanın mührünün kaldırılmasıyla aynı zamana denk geldi. ABD Güney Komutanlığı, bu hareketi 'operasyonel hazırlık gösterisi' olarak çerçeveledi ve Nimitz’in daha önce Tayvan Boğazı’ndan Basra Körfezi’ne kadar gerçekleştirdiği muharebe operasyonlarını hatırlatarak, kabiliyetlerini ve erişimini vurgulamayı tercih etti. Komutanlık, boğaza çizme basan bir adamın rahat tehdidiyle “Karayipler’e hoş geldin, Nimitz Carrier Strike Group!” diye sosyal medyada paylaştı.

Bu, 'İmparatorluk Tiyatrosu’dur. Hukuk kostümü giydirilmiş tahakküm dilidir. İmparatorluk her zaman bir bahaneye ihtiyaç duyar. 1962’de bahane Sovyet füzeleriydi. 1996’da sivil bir uçaktı. Bugün ise Trump yönetimi için, Küba’yı “ulusal güvenlik açısından olağanüstü ve alışılmadık bir tehdit” ilan eden yönetim için bahane, 94 yaşındaki bir adamdır.

Küba Dışişleri Bakan Yardımcısı Carlos Fernández de Cossío, iddianameyi 'sahte' olarak nitelendirdi; hiçbir hukuki, siyasi veya ahlaki temeli olmadığını belirtti ve ABD’nin bu tür suçlamaları egemen devletlere karşı askeri harekât için kullanma konusunda “bilinen karanlık bir pratiği” olduğunu hatırlattı.

Haklıdır. Senaryo tanıdıktır: Önce dosya, sonra uçak gemisi grubu, sonra enkaz.

Küba Devlet Başkanı Miguel Díaz-Canel, Washington’u adanın ekonomik zayıflığını 'skandal bir bahane' olarak kullanarak adayı ele geçirmeye çalışmakla suçladı ve “herhangi bir dış saldırganın, sarsılmaz bir direnişle karşılaşacağını” vurguladı. Bunlar, 60 yıldır kuşatma altında yaşayan, Domuzlar Körfezi’ni, suikast planlarını, sabotaj kampanyalarını, turizm boykotlarını ve şimdi de 10 milyon insanı tekrar tekrar karanlığa gömen yakıt ablukasını atlatmış bir hükümetin boş sözleri değildir.

Trump yönetiminin “Küba’nın boynuna yaptırımları daha da sıkılaştırma girişimleri, on yıllardır süren ticaret, ekonomik, mali, insani ve şimdi de enerji ablukasıyla birleşince Washington’un muhalefete tahammülsüzlüğünü doğrudan yansıtmaktadır” diyen Rusya Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Maria Zakharova, bunu “yeniden dirilen Monroe Doktrini’nin alaycı bir tezahürü” olarak tanımladı.

Monroe Doktrini, yani 19. yüzyıl yarımküre sahipliği bildirisi; Latin Amerika’nın Washington’a ait özel bir mülk olduğu ilanı. O, asla ölmedi. Sadece uyudu ve şimdi yeniden yürüyor.

Devreye giren Marco Rubio, Kübalı sürgünlerin oğlu, ABD Dışişleri Bakanı; siyasi hayatı boyunca bu ânı beklemiş adam. Rubio’nun sözleri hiç yumuşak değildi. "Küba’nın yeni insanlar tarafından yönetilmesi gerekiyor. Ekonomileri çalışmıyor… büyük sıkıntı içindeler ve başındaki insanlar bunu nasıl düzelteceklerini bilmiyorlar, bu yüzden yeni insanlar yönetime gelmeli” şeklindeki sözleri, fatih mantığının, dost tavsiyesi kılığına sokulmuş halidir.

Küba Dışişleri Bakanı Bruno Rodríguez ise Rubio’yu “yolsuz ve intikamcı çıkarların sözcüsü” olarak nitelendirmekte tereddüt etmedi, ancak 2026’yı bu uzun savaşın önceki bütün bölümlerinden ayıran şey şudur: Küba artık önemli açılardan yalnız değildir.

Rusya, Küba’ya “en aktif desteği” taahhüt etti. Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Zakharova tam dayanışma ilan ederek “egemen bir devletin iç işlerine kaba müdahale, sindirme, tek taraflı kısıtlayıcı tedbirler, tehdit ve şantaj girişimlerini şiddetle kınayacaklarını” belirtti.

Mart ayında Rusya, adaya bir petrol tankeri gönderdi; Moskova, bunu “insani yardım” olarak nitelendirdi. Bu, Amerikan ablukasına doğrudan ve kasıtlı bir meydan okumaydı.

Çin de ayrı bir sesle ABD’den, yargı süreçleri ve yaptırımlar gibi “büyük sopaları” kullanmayı bırakmasını ve Küba’ya karşı güç tehdidine son vermesini talep etti.

İşte yeni dünyanın mimarisi budur.

ABD, aynı anda hem Çin’in desteklediği İran’a hem de Rusya’nın desteklediği Küba’ya baskı kampanyası yürütüyor.

Hedefler artık yalnız değil. Birbirine bağlılar. Destekleniyorlar.

İmparatorluk, Tayvan Boğazı’ndan Basra Körfezi’ne, oradan Karayipler’e uzanan üç eşzamanlı çatışma hattında kendini gererken, mesele artık Amerikan gücünün ne kadar korkutucu olduğu değil; ne kadar akıllı olduğudur.

Küba Dışişleri Bakan Yardımcısı, 1996 olayından yargılananların “bir görevi yerine getirdiklerini, Küba halkının hava sahasını, vatanını ve huzurunu koruma görevini” yaptıklarını hatırlattı ve şu uyarıyla sözlerini tamamladı: “Bu bahaneyi kullanarak Küba’daki bu yoldaşlara karşı herhangi bir eylem girişimi, Küba halkının şiddetli direnişiyle karşılaşacaktır.”

ABD donanmasının en eski uçak gemisi olan USS Nimitz (1975’te hizmete girdi), Soğuk Savaş’ın zirvesinden beri bu kadar kararlı bir şekilde devriye gezmediği Karayip sularında şimdi dolaşıyor.

Tarih tekerrür etmez ama geri döner. Suyun içinden yükselir.

Mayıs 2026’da Karayipler’e musallat olan hayalet, Ekim 1962’deki aynı hayalettir: Her gördüğü kıyıyı kendisine ait sanan bir süper gücün kibri.

Küba halkı bu hayaletin ne istediğini biliyor. Hep bildi. 64 yıldır, imparatorluğun asla kabul etmeyi öğrenemediği tek kelimeyle cevap veriyorlar: Hayır!

 

* Birçok medya kuruluşunda haber spikeri, program sunucusu ve yönetici yapımcı olarak çalışan gazeteci Jasim Al-Azzawi'nin MEM'deki yazısı çevrilerek düzenlendi.