Halklar boğazlaşmadan

13 Eylül 2020 Pazar - 23:03

  • HDP Örgütlenmeden Sorumlu Eşbaşkan Yardımcısı Alican Önlü: Yozlaşan iktidarlar alternatifleri doğmadan gitmezler. Aktif bir muhalefet yapılmadan yönetimin değişimi mümkün değildir. Biz eskinin öldüğü ama yeninin doğmakta zorlandığı sürece ebelik yapmak istiyoruz.

 

HDP Örgütlenmeden Sorumlu Eşbaşkan Yardımcısı Alican Önlü, geleceği düşünen herkes, vakit kaybetmeden, halklar birbirinin boğazına sarılmadan savaş politikalarına yönelik barış siyasetini derinleştirmek zorunda olduğunu söyledi. Toplumun her alanında yaratılan devasa yıkımlara, toplumsal tahribatlara karşı barışı inşa edilmezse çok daha büyük felaketlere sürükleneceğini vurgulayan Önlü, ”Demokratik muhalefeti de barış etrafında örgütlemeye çalışmanın içinde olacağız. Kadınlar, gençler, halklar barış istiyor. Barış istemini asla güçsüzlük olarak görmemek gerekiyor” dedi.

Eşbaşkan Yardımcısı Alican Önlü, Yeni Özgür Politika’nın yazılı sorularını yanıtladı.

 

1 Haziran’da yeni dönem strateji hattı ve ‘tutum belgesi’ni açıkladınız; 9 maddede topladığınızı esaslar üzerinden tüm demokratik ve toplumsal muhalefet güçlerine bir araya gelme çağrısı yaptınız. Demokratik eylem planını 4 Haziran’da paylaştınız. Aynı günün akşamına doğru Meclis’te milletvekillikleri düşürüldü. 3-4 saat içinde iki vekil rehin alındı. Sizce iktidar, tüm bileşenleriyle bu dönemde neden böyle bir adım attı?

Aslında bu saldırı, başlattığımız hamlenin ne kadar doğru bir karar olduğunu göstermiş oldu. İşin yargı boyutu iktidarın siyasi amaçlarını kapatan bir örtü konumundadır. Siyaseten iflas etmiş ve artık toplumsal rıza üretmekten uzak iktidar, HDP şahsında demokratik muhalefete saldırarak ayakta durmaya çalışıyor, bu durum olanca şiddetiyle katlanarak devam ediyor. HDP, saldırılarla geri adım atmaz, güçlenerek çıkar. Saldırı ve direniş diyalektiğidir bu. Saldırılara karşı boyun eğmeyen bir geleneğin mirasçılarıyız. HDP, emek ve demokratik mücadele birliği üzerine kurulmuş, kökleri güçlü bir partidir. Haziran’da yürüyüş kararı aldığımızda iktidar bloku adeta şoke oldu. Kadına, emekçiye, doğaya, demokratik siyasete, halklara karşı yapılan darbelere karşı yürüdük. İktidarın darbeci karakterini açığa çıkardık ve en önemlisi salgın koşullarını fırsata çeviren iktidar blokuna karşı toplumun itirazını yükselttik. Topluma cesareti bulaştırdık. Nitekim bizden sonra barolar da yürüme kararı aldı.

 

DTK Eşbaşkanı ve Hakkari Milletvekili Leyla Güven ile Amed Milletvekili Musa Farisoğulları’nın yanı sıra bir CHP’li vekilin de vekilliği düşürüldü. İktidar, CHP’ye nasıl bir mesaj vermeye çalıştı, açıklama ve tutumuna bakıldığında CHP bunu nasıl anladı?

İktidarın, sözümona “Yargı kararlarını uyguluyoruz, siyasi bir durum yok” yanılsama yaratmaya yönelikti. CHP, bu kirli hamleye karşı sessiz kaldı, hatta HDP’li vekilleri neredeyse görmezden gelen bir tutum içine girdi. Bu tutum tabi iktidarın ekmeğine yağ sürdü. AKP-MHP faşizminin Kürt düşmanı politikaları, CHP’yi adeta rehin almış durumdadır. CHP, “Bir şey yaparsam iktidar beni hedef alır” kaygısı içindedir. Bu bir kısır döngü. Bu tutum muhalefetin elini kolunu bağlar, öyle de oluyor. Somut adımlar atmaya, cesur çıkışlara ihtiyaç var.

CHP halen devletçi egemen kodlardan kurtulabilmiş değil. CHP ne yaparsa yapsın, Kürt meselesi konusunda cesur adımlar atmadıkça AKP-MHP iktidarının suçlamalarına maruz kalacaktır.

Değiştirmek isteyen, önce değişmek zorundadır. Zaten CHP içinde de değişim iradesini gösteren ve partinin demokratikleşmesini isteyen güçlü bir arayış ve beklenti olduğunu görüyoruz.

İktidar ne kadar zayıflarsa zayıflasın toplumsal demokratik muhalefet, hem Meclis’te hem sokakta aynı anda etkili hale gelmezse iktidarın ömrü uzamaya devam eder. Kendi içinde çürümüş, yozlaşmış halk düşmanı bir iktidarı devirmeye bir fiske yeter diyoruz, işte bu fiske demokratik güç birliğiyle mümkün.

 

MHP Genel Başkanı’nın, kamuoyuna yansıyan bu sürece dair işareti ne kadar belirleyici oldu, bu bağlamda MHP iktidar yapısı üzerinde hem zihniyet hem de pratik olarak ne kadar etkili?

Sayın Öcalan’ın bir tespiti var; Türkiye’de iktidarlar yönetemediklerinde ve bu yönetememe hali kriz olarak yaşandığında ilk iş milliyetçiliği körükleyerek Kürtlere saldırırlar. Bu şekilde sahte bir güvenlik kaygısı yaratarak iktidarlarını sürdürmeye çalışırlar, diye. AKP de bu siyaseti çözmüş. AKP iktidarı da Kürt Hareketi’ne karşı MHP’yi yanına alarak geri-ilkel devlet kodlarına daha fazla sarıldı. MHP, bu ittifakı siyasi ve ekonomik rant alanı olarak da görüyor. İşin bir yönü de Kürdistan’da demokratik siyaset alanının Türkiye’deki demokrasi güçleri ile HDP çatısı altında birleşmesine karşılık AKP de MHP ile ittifak temelinde demokrasi ittifakını dağıtma ve faşizmi kurumsallaştırma çabasına girişti. MHP’nin misyonu tarihsel olarak da budur. MHP, şu anda iktidar bloku içinde etkilidir. MHP, AKP’yi domine eden bir pozisyondadır. Birçok konuyu önce Bahçeli dile getiriyor ve yaptırıyor. Ergenekon kalıntıları da işin içindedir. Toplumsal rıza aramaktan oldukça uzaklaşmış baskı ve zor ile ülke yönetmeye çalışan, bunu da beceremeyen bir iktidar bloku söz konusu.   

 

HDP, bunu bir siyasi darbe, bir siyasi operasyon olarak değerlendirip Meclis zeminini terk etmeyerek mücadeleyi yükselteceğini söyledi ve demokratik eylem planını da açıklayıp protestolara başladı. Demokratik Mücadele Programı kapsamında yürüyüşler, halk buluşmaları, toplumun örgütlü kesimleriyle toplantılar yapıldı. İktidar cenahı, HDP’nin kapatılmasını dillendirmeye başladı. Sizce HDP, olanları doğru okuyup doğru bir refleks geliştirdi mi, kapatma tehdidi ne kadar gerçekçi?

4 Kasım darbesinden sonra da tek bir kişi kalsak dahi Meclis’te kalmaya devam edeceğiz, demiştik. Meclis demokratik siyaset alanının önemli bir parçası ve cephesidir. Tüm seçenekleri değerlendiririz, tartışırız elbette ama biz siyasi operasyonlara karşı geri adım atacak bir yapı değiliz, bu yüzden Demokratik Mücadele Programı’yla devam ediyoruz.

HDP’nin gündem yarattığı zamanlarda HDP’yi kapatma söylemleri daha fazla gündeme getiriliyor. Bizim gündemimizde böyle bir şey yok. Bu tartışmalara, tehditlere açıkçası kulak asmıyoruz. İktidar bizi bu suni gündemlere boğarak rehin almaya, arafta bırakmaya çalışıyor. Bizim demokratik mücadele geleneğimiz AKP-MHP iktidarının boyunu aşar. Biz bu bilinçle hareket eden bir partiyiz. 

 

Barış için mücadelede ortaklaşmayı esas alan, Kürt meselesinin çözümünü de kapsayan bir deklarasyon sundunuz. Burada sivil toplumdan iktidara kadar ilgili herkese hem çağrı hem de uyarılar vardı. Nasıl bir reaksiyon bekliyorsunuz, mevcut iktidar yapısı ve koşullar düşünüldüğünde umutlu olmayı sağlayan parametreler nelerdir?

Barış perspektifimiz, salt silahların susmasıyla sınırlı değil, barışın zemini için bu şarttır, ancak gerçek anlamda bir barışı inşa etmek istiyoruz. Barışın toplumsallaşması gerekiyor.

Kürt sorunu çözülmeden demokratikleşme mümkün olmadığı gibi, demokratikleşme olmadan da Kürt sorununu çözmek mümkün değil. O yüzden eş zamanlı bir mücadeleyi yürütmek gerekiyor.

Hiçbir toplumsal kesim bu savaştan ve onun etkilerinden muaf değil. İşsizlik artıyor, yoksulluk artıyor, soframızdaki ekmek küçülüyor. Kaynaklar savaşa harcandığı için.

Alınan hiçbir karar, Kürtlere açılan savaştan bağımsız ele alınamıyor. Tüm bölgesel planlamalar, stratejiler bu kirli siyasete göre tayin ediliyor. Bu da faşizmin daha da derinleşmesi anlamına geliyor.

Türkiye’nin geleceğini düşünen herkes, vakit kaybetmeden, halklar birbirinin boğazına sarılmadan savaş politikalarına yönelik barış siyasetini derinleştirmek zorundadır. Toplumun her alanında yaratılan devasa yıkımlara, toplumsal tahribatlara karşı barışı inşa etmezsek çok daha büyük felaketlere sürükleneceğiz. Önümüzdeki süreçte demokratik muhalefetin de barış kavramı etrafında örgütleneceği bir çalışmanın içinde olacağız. Kadınlar, gençler, halklar barış istiyor. Barış istemini asla güçsüzlük olarak görmemek gerekiyor.

 

Deklarasyonun hemen ardından birçok merkezde engelleme ve müdahaleye rağmen barış zinciri oluşturmaya çalıştınız. Devlet baskısının yanı sıra salgının yarattığı atmosfer de göz önünde bulundurulduğunda bu eylemle finalini yaptığınız Demokratik Mücadele Programı ve 3. aşaması istenilen düzeyde oldu mu?

Hem yaz mevsiminin, salgın koşullarının hem devletin yoğun baskılarının barış için insan zinciri eylemimizi bizim istediğimiz düzeyde görünür kılmadı. Ancak o fikrin kendisi dahi heyecan vericiydi ve halkımızda belli bir duygu ve güç birliğini sağladı. Tüm baskı, zora ve salgın koşullarına rağmen yerinde duramayan, heyecanını yitirmeyen, sokakla bağını koparmayan tek parti HDP’dir. Bu heyecanı önümüzdeki günlerde halkımızla birlikte yaşamaya devam edeceğiz. Sokak siyaseti bizim için hep bir kaldıraç işlevi gördü. Bunu en zor koşullarda dahi sürdürmeye devam edeceğiz.

Toplumu savunmasız bırakamayız. Tüm çabamız esasen örgütlü bir toplum inşa etmek. Bu konuda çok eksik olduğumuzun farkındayız. Gün 24 saat özeleştiri vererek bu süreci aşmaya çalışıyoruz. Kongre partisi olduğumuz gerçekliğini aklımızdan bir an bile çıkarmıyoruz. Seçimlere sıkıştırılan bir siyaset anlayışını, halklar için kurulmuş bir tuzak olarak görüyoruz. Bu yüzden, radikal demokrasi perspektifiyle demokrasiyi toplumsala yayma amacı güdüyoruz.

 

Devletin çıplak baskısının ötesinde HDP’nin içine, bütünlüğüne yönelik ciddi bir çalışması olduğu görülüyor. Bazı zaafları takip ve tespitten sonra şantajla teslim almaya çalışması, bunu başaramayınca teşhirle siyasi bir silaha dönüştürmesi; bazen de bir istisnai vakayı HDP ile özdeşleştirip karalama kampanyasına çevirmesi gibi. HDP, bunları nasıl okuyor ve bunlara karşı doğru adımlar atabiliyor mu?

Devletin saldırıları her zaman iki yönlü olmuştur. Doğrudan şiddet ve yıldırma ile beraber içimize oynayan, karıştırmak isteyen, bizi karşı karşıya getirmeye çalışan bir devlet ezberi her zaman var oldu. En son Sayın Selahattin Demirtaş’ın parti kuracağı yalanı piyasaya sürüldü. Sürekli bizi tartıştırmak, mücadelemizi rehin alma üzerine kurulu bir psikolojik savaş yürütülüyor. İhraç ettiğimiz ve disiplin cezası verdiğimiz vekillerle ilgili durum da aynıdır. Kabak tadı veren, kimsenin inanmadığı haberlerle içimizi karıştırmaya çalışıyorlar. Biz bu konularda bağışıklık kazanmış bir partiyiz. Bizi güçlü kılan aynı zamanda eksiklerimizi görmemizdir, eleştiri ve özeleştiri mekanizmalarını en şeffaf ve açık şekilde işletmemizdir. Elbette eksiklik ve zaafların yaşanmadığını söylemiyorum. Önemli olan bu tür durumlarda verdiğiniz kurumsal tepkidir. Bu konuda asla tavizkar, tereddütlü bir tutumumuz yoktur.

 

Sizin de dikkatinizi çekmiştir; HDP zaten devletin kurumsal baskısı altında, bir de özünde Kürt Hareketi’ne ve onun siyasal programına karşı olanların da sureti haktan görünen ‘eleştiri’ tazyikiyle karşı karşıya. Sizce bu kesimler ne yapmaya çalışıyor, eleştirilerinin içeriğinin haklı veya haksızlığı ne kadar ciddiye alınmalı?

Nerdeyse her gün bir il, ilçe örgütümüze yapılan operasyonla uyanıyoruz. Peki bu kesimin temel eleştirisi nedir? HDP’nin yeterince Kürt partisi olmadığı yönündedir. Bir kez daha tekrarlayalım; HDP bir Türkiye partisidir. Hem Kürt, hem Türk, hem Arap ve hem de Türkiye’deki her rengin, her kesimin partisidir. Halkların tamamının özgürlük ve eşitlik mücadelesini vermektedir. Bu bizim temel paradigmamızdır. Bizi ısrarla bir yere sıkıştırmaya çalışanlar var. Dikkat ederseniz bir kesim de bizim yeterince Türkiye partisi olmadığımız, sadece Kürt sorunu etrafında siyaset yaptığımız konusunda eleştiriyor. Beslendikleri damar birbirinin karşıtı gibi görünse de aynıdır. Bu konuda söylemlerimiz, tutumuz çok net olduğu halde her seferinde bunu tartışmaya açmak devlet destekli bir algı yaratma çabasıdır. Pratik çalışmalarımıza dair haklı eleştiriler oluyor, bunu dikkate alıyor ve hemen özeleştirimizi veriyoruz, ancak paradigmamıza yönelik eleştirilerin tutarlı bir tarafı ve bizim için kıymeti yoktur. Bizim için samimi, dürüst, ciddiyetle yapılmış, yol gösteren, gerçekten mücadelenin başarısını önceleyen her eleştiri çok değerlidir, ancak siyasi bazı gevezelikleri ciddiye almıyoruz. Bizim sırtımızda yumurta küfesi var, halkın özgürlük, eşitlik beklentileri var. Bu ciddiyetle hareket ediyoruz. Demokratikleşme ve Kürt sorununun birbirleriyle bağlantılı olduğu tespiti açıktır. Bu iki sorunu eş güdümlü bir mücadeleyle çözmeye çalışıyoruz. İçeriden ve dışarıdan yaşadığımız sıkıntılar paradigmasal bir sıkıntı ya da eksiklik yaşadığımız anlamına gelmez.

 

Sağdan, ‘sol’dan ve ‘Kürtlük’ saikiyle gelen eleştiri ve karalamaların ötesinde HDP’nin kuruş felsefesi, programı, tüzüğü ve gelecek tasavvuru dikkate alındığında mücadele hattında, pratiğinde, reflekslerinde, örgütlenme yapısı ve elindeki imkanları harekete geçirme kabiliyetinde ne tür aksaklık, eksiklik, sorun ve açmazlar görüyorsunuz, bunlar nasıl aşılabilir?

Şunu çok net olarak söyleyebilirim: HDP paradigması Türkiye’nin tüm sorunlarını çözebilecek yegane paradigmadır. Teklik değil, çokluk üzerinde üzerine siyaset yapıyoruz. Teklik siyaseti, hem bu ülkenin geleneklerine hem zamanın ruhuna aykırıdır.

Bu yüzden yönetime talibiz ve bunun için mücadele veriyoruz. Başka bir yaşamı mutlaka inşa edeceğiz. Türkiye’yi yönetme iddiamız var. Yönetmekten aciz olan İktidar blokunun partimize uyguladığı baskılar ortadadır. En büyük korkuları HDP’nin örgütlülüğüdür, buna engel olmak için her tür kötülüğü yapan bir iktidar var karşımızda. Bununla beraber pratik alanda yetersizliklerimizin de farkındayız. Sorun paradigmamızı içselleştirme ve pratikleştirme eksikliğidir. Örgütlü toplum güçlü toplumdur, ancak örgütlü toplum yaratma konusunda eksikliklerimiz var. Demokratik muhalefeti diri tutma konusunda kimi zaman eksik kaldığımız yönler oluyor. Biz, iktidar bloku için “Zulmün artsın ki tez zeval bulasın” diyemeyiz. Ya da “ekonomik kriz patlayacak, gidecekler” gibi pasif bir tutum içine de giremeyiz. Yozlaşan iktidarlar alternatifleri doğmadan gitmezler. Aktif bir muhalefet yapılmadan yönetimin değişimi mümkün değildir. Biz eskinin öldüğü ama yeninin doğmakta zorlandığı sürece ebelik yapmak istiyoruz. Bunun için kadro eksikliklerimizi aşmak, örgütsel sorunlarımızı çözmek zorundayız.

Sistem, yaşadığı krizleri savaşlar ve çatışmalarla aşmaya çalışıyor ancak bu çabası halkların demokratik ittifakına takıldığı için bocalıyor. Kürtler başta olmak üzere Ortadoğu’daki demokratik güçler müthiş bir direniş halinde. Bizlerin de misyonu Türkiye’deki faşizme karşı demokratik muhalefeti örgütlemek ve toplumu savunmak olmalı.

Şu gerçekliği hep akılda tutmak gerekiyor: Tarihin her döneminde sömürü ve buna karşı demokratik direnişler vardı. Bugün Türkiye’de bu direnişe öncülük eden parti biziz, biz olmak zorundayız. Tüm sorunları aynı anda görmek ve ortak eş zamanlı mücadele etmek partimizin kuruluş felsefesi gereğidir. Sınıf körü değiliz, ancak dar sınıfçı bir yerden de yaklaşmıyoruz. Kürt meselesinin demokratik çözümü için bedel ödüyoruz, ancak meseleye dar, ideolojik milliyetçi bir cepheden bakmıyoruz. Kısır döngüye hapsolmak kimseye bir şey kazandırmıyor. Türkiye’de egemenlerin avantajı her zaman karşıdaki muhalefetin doğru bir yerden demokratik ideolojik bir duruş sergileyememesi olmuştur. Bu kısır döngüyü HDP şahsında aşmaya çalıştığımız için saldırıların hedefindeyiz.

Önümüzdeki süreçte Türkiye’de barış istemi etrafında kenetlenerek demokratik muhalefetin ortaklaşması mücadelesini vereceğiz. Elbette yoğun bir saldırı hattı altındayız, ancak bu bir bahane olmamalı. Kürt sorunun demokratik temelde çözümü barış koşullarının sağlanmasıyla mümkündür. Bunun yolu da Sayın Öcalan’ın özgür yaşar ve çalışır koşullarının sağlanmasıyla mümkündür. “İmkan verilsin bu sorunu bir haftada çözeyim” diyen Sayın Öcalan’a kulak verilmesi gerekiyor. Tecridin ekonomik, sosyal ve siyasal tahribatlarını topluma daha fazla anlatacağız. Başka bir çıkış yolu yok çünkü. Tecridi devam ettirenler bu ülkeye en büyük kötülüğü yapanlardır. Barış muhataplarıyla olur. Muhatapsız barışı dillendirenler aslında savaşa hizmet edenlerdir. Bu yüzden, tecride ve faşizme karşı mücadele hattını yükselteceğiz. Örgütlü kötülüğe, karşı örgütlü iyilik mücadelesi mutlaka kazanacaktır.  HABER MERKEZİ

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.