Babam uzun süreliğine uzaklardaydı; küçücük bir odası vardı, o gittiğinden beri kapısı doğru düzgün açılmayan. Bir şey bulamıyordum orada; rutubetten dökülmüş duvarında birkaç tuhaf resim, koca bir kitaplık, bir masa-sandalye, bir de teyp ve kasetler. Babam o odada bazı günler saatlerce nasıl dayanıyordu acaba?
Sonra çekiştirilmiş kravatla haytalık peşinde koşup gün geçirdiğim lisenin arasına yaz tatili girdi. Sıkıcı bir günün ortasında, aklıma 'oda' düştü. Kapısını açtım, oturdum, bir kitap aldım elime. Acaba hangisiydi? Belki bir kaset taktım teybe, doğrusu hatırlamıyorum. Ama bir daha da çıkamadım odadan. Koca bir yaz tatili, mesai yapar gibi, her gün oradaydım. Bitmiyordu, bitecek gibi de değildi. Elimi nereye atsam, başka bir yolculuk vaadi çıkıyordu karşıma. Tam o günlerde mesela, Jean Valjean'la birlikte Paris'in kanalizasyonlarında dolandım. Devrim günlerinde Don kıyısındaydım; büyük savaşta batı cephesinde. 'Yaz Geçer' o günlerde çıktı karşıma ve daha 14'ümde başıma bela oldu. Yolum Nâzım'ın kulübesine uğradı, dünyayı kurtarmayı koydum kafama. 'Haziranda Ölmek Zor' da vardı babamın zulasında, sabahlara kadar dinleyip şarkıların sırasına kadar ezberledim. Yalan yok: Yapayalnızdım nasılsa, kimi zaman marşlara eşlik ettiğim de olurdu.
Her yanım söz'e belenmişti velhasıl; işte tam o sırada, Yılmaz Güney'le tanıştım. Ahmet Kahraman'ın kitabıydı: Yılmaz Güney Efsanesi. Hem cesareti hem hovardalığı hem de 'çirkinliğiyle' bir anda kahramanıma dönüverdi 'Yılmaz Abi'. İşi bir ara kendisine mektup yazmaya kadar götürdüm, madem yalan yok, onu da söyleyeyim. Kitabın bir yerinde, "Kendimi Marksist-Leninist olarak tanımlıyorum" gibi bir cümle kuruyordu Yılmaz Abi; işte bu tek cümle, elimden tutup sürükler gibi oldu bir patikaya. Ansiklopedilere, her yere baktım: Ne demek bu Marksist-Leninist? Sosyalizm, devrim, mücadele... Bunları biliyordum; ama hepsi, işte devleti sevmemekti; ona da bahane çoktu zateni. Ama belli ki bu iş, sevmemekten ötesiydi, öğrenmek gerekti. Bir gece kendi kendime, "Yılmaz Abi Marksist-Leninist'se, ben de öyleyim" dedim ve aramaya koyuldum.
***
Söz'ün gücünün tartışılır olduğu zamanlardayız. Öyle ki, söz söylemeye, 'hakkında konuşmaya' bile mecal bulamıyoruz çoğu zaman. Üretmek heyecanı, umursamazlığın veya 'düşmanın vahşetinin' duvarına çarpıyor. Kent büyüdükçe, çağ değiştikçe, söz'e inanç zayıflıyor; ân'ı kıymetten düşürecek, en hızlı tüketilmesini sağlayacak ne varsa onunla 'avutuyor' insan kendini. 'Daha hızlı, daha hızlı' ünlemelerimiz, arşı titretiyor; ama ne olsa karnımız doymuyor, doyamıyor.
Belki nikbinlikten öleceğim, bilmiyorum; ama aklıma hep 'oda' geliyor, bunları düşündüğümde. Söz'ün güçsüzleştiğini, kopkoyu sansürde kimsenin kendisini duyup bilemeyeceğini, devrim ihtimalinin de zateni ortadan kalktığını düşünseydi Yılmaz Güney, bugün çok daha umutsuz ve mutsuz olmaz mıydık? Onun inatla söz söylemeyi sürdürmesi, kaç odayı iktidara -hem de bütüüün kudretine rağmen- erişilmez kıldı? O söz de bir nevi barikat olmadı mı?
Söz söylemeyi sürdüreceğiz. Belki yanlış, belki eksik; ama mutlaka söyleyeceğiz. Çünkü 'yenilgi', söz'den vazgeçmekle başlar. Önce 'oda'yı işgal etmişse 'düşman', yapacak çok az şey kalmıştır geriye.
Bir küçük not: O 'oda'da, bir köşeye ayrılmış afişler arasında, bir karaltı resmi vardı. O yıllarda Nâzım Hikmet olduğunu sandım, hemen de astım duvara. Önünde dikilip Nâzım'ın şiirlerini okuyordum. Yıllar sonra ancak Nâzım olmadığını, koyu yasaktan dolayı karaltıyla resmedilmiş bir başkası olduğunu fark edebildim. Abdullah Öcalan'dı.