Siyasi parti üyesi olmak, elbette kötü değildir. Aksine, artık giderek kafadarların çıkar düzeneği, Mafya kulübü haline gelen sistem partilerine karşı, örgütlenmek elbette ki onurdur.
Ama yaşanan ortamı, yani o dünyayı değiştirmek üzere ortaya çıkmış devrimci hareketler dahil, tüm partilerin uyulması zorunlu kuralları, kaideler bütünü olan programları, tüzükleri vardır. Ki, bu kurallar yadsımıyorum. Parti içi disiplin için gereklidir. Gel gelelim, eleştirel göz olan gördüğünü, düşündüğünü dillendiren sanatçı ve enletüellerin bağımsız olmaları gerektiğine inanıyorum.
Fakat bağımsızlık, tarafsızlık demek değildir. "Ben tarafsızım" demek dünyanın en büyük yalandır. Yeryüzü olayları karşısında, herkesin bir tarafı vardır. Trajediler yaşanırken, "ben tarafsızım" demek, çıkar yolculuğunda, yer garantileme kurnazlığıdır.
Kişi olarak ben, hiç bir dönem ve evrede tarafsız da kalmadım. Masum ve mazlumların yanında olmayı dert edindim.
Evrensel düzeyde Baskçı, İrlandalı bağımsızlıkçılardan, Kübalı devrimciler, Gutamalalı, Salvadorlu, Perulu, Endonezyalı direnişçilerden yana oldum.
Denizlerin hikayesini ağlayarak yazdım. İki damla göz yaşını idam edilen dört Baskçı hikayesi üstüne döktüm.
Ama en çok, 40 milyon kişilik devasa bir kitleyle, tarihin en kadim halkı olan Kürtlere ağladım. Kendi kaderini avuçlarına almakta gecikmiş, gelenin postal altına aldığı, gidenin Tolstoy’un "deve dikeni" misali çiğneyerek dalını, kökünü ezdiği, matemini aile mirası gibi yeni kuşaklara devreden Kürt halkının kahırlı yazgısına…
Yazık onlara!.. Onlar, tarihin gecikmiş halkıdır. Dillerini konuşmaları izinledir. İnsanın insan olma aşamasının dorukları olma bu çağda bile, dilleriyle eğitim görmeleri yasaktır. Karşılıklı konuşabilmeleri, Türk Başbakanının ağzında, "insaniyeti yakalama" ve dahasını düşünebiliyor musunuz, Allah sevmekten, onun yarattıklarına tahammül etmektir.
Böylesine esir alınmış bir halkın mücadelesinde, hiç bir zaman "o benim, bu değil" demedim, bir şey olmayan kişisel hayatımda.
Saddam rejiminin davetlisi, bir grup gazeteciydik, Irak’ta. Benim isteğim üzerine, görülecek yerler arasına Kürdistan’ın Kerkük ve Süleymaniye şehirleri de alınmıştı. Kerkük’te, bastırılmış Kürdistan’ın bir kaç Kürdün, Arapları efendi yerine koyma çekingenliğinden uzak, "lokanta"ya girişlerini, "bir halkın kendine öz güveni" olarak görmüş ve duygu sağınağına tutulmuştum.
Süleymaniye’de, buldozerlerle yerle bir edilmiş bir köyde, toz ve toprak arasından fırlayan bir kadının, yerdan aldığı taş, toprak kesekleriyle, yanımıza muhafız verilmiş Kürt asıllı, ama Kürt celladı Binbaşı Osman’a saldırmasını Kürdün direnişi olarak görmüş, ona saygıdan yapabileceğim tek şeyi yapmış, ağlamıştım. Başıma dikilen rahmetli İlhami Soysal, "kendine gel, ortalık MİT ajanlarıyla dolu" diye homurdanarak, beni uyarmıştı.
Kürdün kaderine hüzünlemek bile suçtu. Kürdün ana diliyle sedası, cezayla tartılıyor, değerlendiriliyordu.
İnsani duygularımızın kanına ekmek doğranıp, "insaniyet" diye kaşıklandığı bu yıllarda, Türk komandoları, "medeniyet gösterisi" adına, Kürt köylerinde kadın ve erkeklere topluca "yat-kalk" talimleri yaptırıyorlardı. Erkekleri çırıl çıplak edip, üreme organlarına ip bağlayarak, namluların tehdidi altında kadınlarına çektiriyorlardı. İnsana insan pisliği yedirme "insaniyeti" sonra gelecekti.
Kuzeydeki isyan fırtınası, bu zulüm yağmurlarına can pahasına tepkiydi.
Fırtına çocukları adına dikilmiş bir anıt yok, henüz. Pek çoğu, mezarsız…
Ama başardılar. Yasakları, canavarın dişleri arasından çekip alırcasına, yerle bir ettiler. Artık Kürt var, dili de…
İnsanlık adına büyük ilerleme, fakat, Osman Baydemir’in, "Türkiye Kürdistanı" deyimi tartışılıyor, şimdi. Hiç şüphe olmasın, buna da alışacak, ya da alıştırılacaklardır. Başka çareleri yoktur, çünkü…
Kimlerin, zaman içinde neye alışıp alışmadıkları bir yana, başa, "partili meselesine" dönersek, Barzaniler'e eleştirim, düşmanlık değil, eskimek nedir bilmeyen "böl ve kardeşe karşı kullan" oyunlarına karşı duyduğum kaygının dile getirilmesinden ibarettir.
Çünkü, dört parça Kürdistan’ın kaderi birbirine ilmiklidir. Güç birliği ise Güney’in garantisi, sigortasıdır. Oradan oraya savrulan Filistin’in durumu ortadayken, karşı tarafın tezleri yanına savrulmak, Kuzeyle sürdürülmek istenen "sürece katkı" da getirmez.
Güven bunalımı yaratmış bir yapının, "süreç"e dair "getir-götür" işlevi görmesi bile mümkün mü?..
'Sürece katkı'
Hiç bir zaman, herhangi bir siyasi partiye üye olmadım. Ta ilk gençliğimden beri, sanatçı ve entelektüellerin parti üyeliğini yadırgadım. Picasso’yu da, Sartr’ı, bizim Yaşar Kemal’i de…