12 Eylül 1980 darbesinden bu yana 34 yıl geçti. 12 Eylül askeri faşist darbesi yeni bir Türkiye yaratmak istiyordu. Bir yönüyle hedeflerine ulaşırken, bazı yönleriyle de hedeflerine ulaşmamıştır. Daha kategorik biçimde ifade edersek Kürdistan’da önemli oranda başarısız kalmış, Türkiye toplumunda ise önemli oranda başarılı olmuştur.

12 Eylül öncesi ortamını kısaca belirtmek durumu daha anlaşılır kılar. Türkiye’de sol güçler 12 Mart’ta Deniz ve arkadaşlarının idam sehpasındaki haykırışları, Mahir Çayan ve arkadaşlarının direnişi, İbrahim Kaypakkaya’nın işkencede ser verip sır vermeyişinin etkisiyle büyük bir gelişme zemini yakaladı. Bu devrimcilerin yarattığı iklimde sol hareketler önemli bir büyüme gösterdiler. Emekçilerin, gençlerin, demokrasi güçlerinin kapitalist oligarşik sisteme karşı mücadelesi kısa sürede büyük bir gelişme sağladı. Türkiye iki cepheye bölündü. Nitekim AP, MHP ve MSP’nin milliyetçi cephe hükümeti kuruldu. Diğer yandan Ecevit’in CHP’sinin hükümeti koşullarında sol güçler yararlandı.
Türkiye’de her toplumsal kesim, her mesleki kurum ikiye bölündü. Mahalleler, sokaklar, şehirler ikiye bölündü. Türkiye tam bir iç savaş ortamını yaşadı. Devlet ve hükümet otoritesi kalmadı. Siyasi ve toplumsal örgütlenmeler, grevler, boykotlar yaşamın bir parçası haline geldi. Silahlı çatışmalar ve siyasi cinayetler günlük rutin olarak yaşanmaktaydı. Esas olarak oligarşik kapitalist sistem halkın ve emekçilerin yükselen mücadelesini bastırmak için her yol ve yöntemi kullanmıştır. Bazılarının çarpıttığı gibi yaşananlar sağ-sol çatışması değildi. Halkın demokrasi, özgürlük ve sosyalizm mücadelesi ezilmek isteniyordu. Emperyalizm ve NATO da halkın bu mücadelesinin bastırılması içindeydi.

PKK’nin öncülük ettiği mücadele

Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi de 12 Mart sonrasının bu devrimci yükselişi ortamında gelişme imkanı buldu. Özellikle Kürt Halk Önderi’nin şekillendirdiği Apocular, devrimci ulusal kurtuluşçu düşünceyle Kürdistan tarihinde yeni bir dönem başlattılar. Özgürlükçü ve militan karakteriyle kısa sürede Kürdistan’da önemli gelişmeler gösterdiler. 1978 yılına varıldığında Kürdistan’ın birçok yerinde ideolojik, siyasi, örgütsel ve eylemsel etkinliğiyle Türkiye’de kültürel soykırımcı sömürgeciliği sarsan bir düzey yakalanmıştır. PKK’nin kuruluşuyla bu düzey programı net olan, örgütsel olarak gelişmelere cevap veren örgütlü bir mücadeleye dönüşmüştür. PKK’nin öncülük ettiği mücadele kısa sürede yüz binleri, hatta milyonları etkileyen bir güce ulaşmıştır. Hilvan ve Siverek başta olmak üzere birçok yerde PKK’nin ideolojik, örgütsel ve askeri hakimiyeti ortaya çıkmıştır. Kürdistan’da da devlet otoritersi sarsılmış, sömürgeci sistem kendisine karşı büyük bir tehlike geliştiğini görmüştür.
Türkiye’nin içi böyleyken İran İslam devrimi gerçekleşmiş, Sovyetler Afganistan’a müdahale etmiştir. Böylece kapitalist emperyalizmin Ortadoğu ve Sovyetlerin Güneyinde ileri karakolu olan Türkiye hem zayıf düşmüş hem de Sovyetlerin çevresinde sistemi zayıflatacak gelişmeler ortaya çıkmıştır. İşte bu iç ve dış koşullar Türkiye’yi 12 Eylül askeri faşist darbesine götüren temel etkenlerdir. NATO’ya bağlı ordu hem Kürt halkı üzerindeki kültürel soykırımcı sömürgeciliği pekiştirmek, hem de emperyalizmin bölgedeki ileri karakolu olma rolünü oynamak için askeri faşist darbeyi yaptırmıştı. Zaten Kenan Evran bir gazeteciyle yaptığı röportajda “Mardin’den Ankara’ya helikopterle giderken Hilvan ve Siverek üzerinden geçerken darbeyi yapmayı kararlaştırdık” demektedir.

Toplumu buldozer gibi ezdi

12 Eylül askeri darbesiyle PKK’nin etkin olduğu Kürdistan’daki Özgürlük Mücadelesi’nin kökü kazınıp Kürdistan’da kültürel soykırım hızlandırılıp tamamlanacaktı. Türkiye’de sol devrimci güçler tamamen ezilerek kapitalist modernist sistem hakim kılınacaktı. Türkiye elli yıl hiçbir muhalefetle karşılaşmadan yönetilecek bir ortamda da Kürtler tamamen tarihten silinecekti.
Amiyane deyimle 12 Eylül solun ve toplumun üzerinden buldozer gibi geçti. Kürdistan boydan boya işgal edildi. Tüm Kürdistan zindan haline getirildi. Diyarbakır zindanı şahsında PKK’nin kökü kazınıp halkın özgürlük umudu yok edilip pasifikasyon temelinde kültürel soykırım toplumun tüm hücrelerine kadar yayılacaktı. Türkiye’de sol darmadağın edildi. Sanki bıçak keser gibi 11 Eylül’deki Türkiye birden görünmez oldu. Her yerde faşizmin ölüm sessizliği hakim oldu. 12 Eylül askeri faşist darbesi hedeflerine ulaşmak için önemli mesafe kat ederek daha birinci yılında zaferini ilan etti.
Yeni Türkiye tam da NATO’nun istediği ülke olacak, içeride sessizlik sağlanacaktı. Türk devleti de bu NATO ülkesini sol tehlikelerden koruma karşılığında Kürtler üzerinde her türlü zulmü yapıp Kürtleri ortadan kaldırmayı gerçekleştirebilecekti. Nasıl ki 1924 yılında Lozan anlaşmasıyla Musul-Kerkük’ü bırakma karşılığında ulus-devleti kurup Kürtleri yok etme onayı aldıysa, 1980’li yıllarda da Türkiye’yi NATO’nun sağlam üyesi haline getirme karşılığında Kürtleri bitirme onayı almıştır. Bu açıdan 1980 sonrası Kürtler ve PKK üzerindeki yok etme politikalarına NATO ve bağlı ülkeler tam destek verdi. Zaten NATO’nun desteğiyle 12 Eylül askeri faşist darbesi gerçekleşmişti.

Devlet, ordu ‘sarık’ taktı

12 Eylül faşizmi dini propaganda aracı olarak çok kullandı. Türk devleti, ordusu, kurumları 12 Eylül öncesinden farklı olarak başlarına “sarık” taktılar. Yani kendilerini dindar göstermeye çalıştılar. Bizzat 12 Eylül öncesinin Türk-İslam sentezini askeri cunta temsil eder hale geldi. İşte Fethullah Gülen’in önü 12 Eylül’de böyle açıldı. Türkiye’de ajan, işbirlikçi bir İslami yapılanma yaratılması için büyük bir gayret içine girildi. Bugünkü AKP iktidarının toplumsal ve siyasal temeli o zaman atıldı. Bütün Ortadoğu’yu da teslim alması hedeflenen işbirlikçi ajan İslam eğilimi o zaman geliştirildi. Erbakan’ın milli görüşçü hareketinin mutasyona uğratılmasına o zaman başlandı. Yani Erdoğan, Gül, Bülent Arınç’ın şekillenmesi ve sonradan Refah’tan ayrılmalarının temelleri o yıllarda atıldı. Kuşkusuz bunda Fethullah’ın devlet ve ABD ile olan ilişkisi önemli rol oynadı. Hem Erbakan’la, hem bugünkü Fethullahçılar ve Erdoğan arasındaki ayrışmanın farklı nedenleri olsa da, o zamana dayalı nedenleri de var. Kuşkusuz son otuz dört yılda yaşanan kimi sosyal ve siyasi değişikliklerin de bu gelişmelerde payı bulunmaktadır. Konumuz olmadığından sadece değinerek geçiyoruz.
Ancak bugünkü kapitalist modernist ajan İslam’ın ortaya çıkmasına analık ve babalık yapan 12 Eylül rejimidir. Kapitalist modernist sistem ve Kürt karşıtı egemen güçlere yürü ya kulum dedikleri için İslami örgütlenmeler güçlenmiş ve bugün devleti yeniden şekillendirir hale gelmiştir. Zaten Davutoğlu “bu devleti yönetmek esas olarak bizim hakkımızdır” derken, biz iç ve dış güçlerin çıkarını en iyi temsil ediyoruz demek istemektedir.

AKP 12 Eyül’ü devam ettiriyor

12 Eylül esas olarak sol ve demokrasi güçlerini etkisizleştirme amacına ulaşmıştır. Eğer Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi olmasaydı Türkiye’de devlet politikalarına ses çıkarmayan bir sürü toplum ortaya çıkarılacaktı ve elli yıl böyle bir apolitik toplum üzerinde egemenlik sürdürecekti. Nitekim hala Türkiye solu ve demokrasi güçleri tam kendine gelememiştir. Bir taraftan CHP, diğer taraftan AKP solun ve demokrasi güçlerinin gelişmesini engellemek için rol oynamaktadırlar. Deniz Baykal’ın 1990’lı yıllarda CHP’yi tümden kirli özel savaşın partisi haline getirmesine karşı çıkma çabaları olsa da CHP hala demokrasi mücadelesinin dışında ve AKP’yi iktidarda tutan konumdadır.
AKP hala 12 Eylül sistemini devam ettirmektedir. Çok dillendirdiği gibi 12 Eylül sistemi dışına çıkılmış değildir. Sadece 12 Eylül sistemini kendi çıkarına kullanmaktadır. Ahmet Davutoğlu’nun 12 Eylül Anayasasından kurtulacağız demesi bile şimdiye kadar hangi anayasa ve sistem gerçekliği içinde iktidara geldiklerinin ve iktidarı sürdürdüklerinin itirafı olmaktadır. 12 Eylül, Fethullahçı Türk-İslam sentezli bir siyasi güçle Türkiye’yi dizayn etmeyi hedeflerken, şimdi Erdoğan’ın milliyetçi İslam düşüncesiyle Türkiye yönetilmektedir. 12 Eylül de sol ve demokrasi güçlerini etkisiz kılmayı hedefliyordu, AKP de bunu yapıyor. Demokratlığı sadece kendisinedir. Başka güçlere karşı ise diktatördür.
Zaten günümüz diktatörlüğü 20. yüzyıldaki gibi olmuyor. Kapitalist modernist sistemin çok kullandığı yumuşak güç kavramıyla psikolojik savaş, ekonomik ve sosyal hakimiyetle diktatörlük uygulanmaktadır. Toplumu güçsüzleştirmek ve devlete muhtaç hale getirmek ve tüketim toplumunun esiri yapmak yeni diktatörlük biçimidir. Bir daha vurgulamalıyız ki şu andaki AKP Hükümeti 12 Eylül’ün sol ve demokrasi güçlerini ezmesi ve işbirlikçi ajan İslam’ın önünü açmasının sonucu iktidara gelmiştir. Ortadoğu ve İslam coğrafyası, ajan işbirlikçi İslam eliyle kapitalist moderniteye sunulmak isteniyor. Bugün AKP kapitalist modernitenin Ortadoğu’daki acentesi durumundadır.

Kürdistan’da yenilgiye uğratıldı

Türkiye’de başarılı olan 12 Eylül, Kürdistan’da başarıya ulaşmamıştır. 12 Eylül faşist cuntası PKK’yi ve Özgürlük Hareketi’ni ezerek Kürdistan’ı tümden soykırıma uğratmak istemiştir. Ancak Diyarbakır cezaevindeki direniş, Kürt Halk Önderinin PKK’yi yeniden örgütleyerek mücadeleye yöneltmesi ve 15 Ağustos 12 Eylül’ü Kürdistan’da yenilgiye uğratmıştır. 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişiyle 12 Eylül ideolojik ve siyasi olarak yenilgiye uğratılırken, 15 Ağustos’la da Kürdistan’ın yeniden işgal edilip soykırıma tabii tutulmak istenmesine karşı büyük bir savaş başlatılmıştır. 12 Eylül’ün tüm programı, planı başarısız kılındığı gibi, özgürlüğü için savaşan bir halk gerçekliği yaratılmıştır. Hem 12 Eylül rejimi, hem de onun Kürdistan’da kurduğu rejim Kürdistan’da yenilgiye uğratılmıştır.
Kürdistan’da yenilince Türkiye’deki 12 Eylül rejimi de tam kendini hakim kılamamış, istikrarsızlık bugüne kadar sürmüştür. 12 Eylül Türkiye’de başarılı olsa da Kürdistan’da yürütülen mücadele bu başarının kalıcı ve istikrarlı olmasını önlemiştir. Kürdistan’da başarısızlık Türkiye’de ne kadar başarılı olsa da tam başarı anlamına gelmemektedir. Türkiye’de başarı ancak Kürtler üzerinde soykırımcı egemenlik hakim kılınabilirse gerçek başarı olabilir. Zaten bugün 12 Eylül Kürdistan’da başarısız olduğu için yargılanıyor. Çünkü PKK’nin öncülük ettiği mücadele 12 Eylül’ü Kürdistan’da başarısız kıldığı gibi, içte ve dışta büyük bir teşhiri yaşamasını sağlamıştır.
Aslında 12 Eylülcülerin Türkiye’de başarılı olmasına fazla bir şey diyemiyor; Kürdistan’da başarısız kalıp Türkiye’yi işkenceci bir ülke konumuna düşürdükleri için yargılanmaktadırlar. Eğer 12 Eylül Kürdistan’da başarılı olsaydı Kenan Evren şu anda ikinci Atatürk gibi anılacaktı. Ancak PKK Kürdistan’da 12 Eylülü başarısız kılınca ve 12 Eylül’e karşı savaşıp Kürtleri ayağa kaldırınca yargılanmalık hale gelmişlerdir. Ergenekoncular da Kürdistan’da başarısız oldukları için yargılanır duruma düştüler. Eğer 1990’lı yıllardaki kirli savaşla PKK’yi tasfiye etselerdi yargılananların hepsi kahramanlık madalyası alırdı.

Hedef Kürdü yok etmekti

PKK hem 12 Eylülcüleri hem de bu sisteme dayanarak 1990’lı yıllarda Kürtleri tümden bitirmek isteyenleri yenilgiye uğrattı. Bu yenilgi aynı zamanda Kürt inkarı üzerinde şekillenen Türkiye Cumhuriyetinin Kürtler karşısındaki yenilgisidir. Bu nedenle şimdi bu politikanın yanlışlığı tartışılıyor. İlk meclisin ruhu ve politikalarına dönülmesi tartışmaları yapılıyor.
12 Eylül esas olarak PKK şahsında Kürt’ü yok etme hedefliydi. Esas programı buydu. NATO’nun solu ezme konusunda verdiği desteği Kürtleri tümden bastırmak için kullandı. 12 Eylül’ün Kürdistan’daki planlaması yeni bir soykırım hamlesiydi. Ama PKK bu programa ve plana izin vermedi. Herkes bunu iyi anlamalıdır. 12 Eylül’ün bu amacı başarılı olsaydı sadece Kuzey Kürdistan değil, tüm Kürdistan parçaları bitmiş olacaktı. Kürdistan’ın büyük parçası bittikten sonra diğer parçaların bitirilmesi zor olmayacaktı. Bu nedenle PKK’nin 12 Eylül’e karşı büyük direnişi tüm Kürdistan parçaları için yürütülen direniş olmuştur. Eğer bu direniş olmasaydı tüm parçaların üstüne tam bir karabasan çökecekti.
Zaten PKK’nin direnişinin var olmadığı son kırk yıl düşünülürse, bunun Kürt’ün bitişi olacağı çok iyi görülür. Bazı yeminli Apo ve PKK düşmanları bunu tersyüz etmek isteseler de gerçek budur. Nasıl ki Güneş balçıkla sıvanmazsa bu gerçekler de hiçbir biçimde gizlenemez. Bugün tüm Kürdistan’da yaratılanlar, savaşan halk gerçekliğinin yaratılması, PKK’nin 12 Eylül’e karşı direnme iradesi ve cesareti göstermesi sonucudur. Bunu anlamayanlar Kürt’ü, Kürt düşmanlarını ve Ortadoğu gerçeğini anlamayanlardır.

Dikensiz gül bahçesi istendi

12 Eylül’ün yaptıkları çok tartışılabilir. Zalimliği, faşistliği, halka yaptıkları çok tartışılabilir; ama esas üzerinde durulması gereken, 12 Eylül’e karşı gösterilen direnişin yarattığı sonuçlardır. 12 Eylül’e karşı direniş bir yönüyle de tüm Ortadoğu halklarının direnişi olmuştur. 12 Eylül başarılı olsaydı sadece Kürtler bitmeyecekti, tüm Ortadoğu teslim alınacaktı. Sadece Türkiye değil, tüm Ortadoğu kapitalist modernite için dikensiz gül bahçesi haline gelecekti. Ortadoğu, işbirlikçi ajan İslam’ın hakimiyeti üzerinden kapitalist moderniteye altın tepside sunulacaktı. Bu gerçekliğin de iyi görülmesi gerekir.
12 Eylül’ün Kürdistan’da boşa çıkarılmasının sonuçları  Türkiye üzerinde giderek daha fazla etkide bulunmaktadır. Gecikmeli de olsa 12 Eylül’e karşı direnişin sonuçları Türkiye’de de kendini dışa vurmaktadır. HDP’nin yükselişe geçmesi, Kürt sorununun tartışılır hale gelmesi, AKP’nin artık kolay yönetemez duruma düşmesi, CHP içinde demokratikleşme ve Kürt sorununun çözümü tartışmaları bunu ortaya koymaktadır.
Eğer 12 Eylül’ün Kürdistan’daki yenilgisi erkenden Türkiye’ye yansısaydı Türkiye çoktan demokratik bir ülke olur, Kürt sorununu da çözerdi. Ancak bir taraftan CHP’nin Deniz Baykal şahsında kirli özel savaşın organı haline gelmesi, diğer taraftan toplumun işbirlikçi ajan İslam tarafından kontrol altında tutulması 12 Eylül’e karşı direnişin yarattığı sonuçların Türkiye’ye geç girmesine yol açtı. 1990’lı yıllar, hatta 2010’a kadar bu yenilginin Türkiye’ye yansımasını engellemek için her türlü çaba gösterildi. Özellikle Kürt Özgürlük Hareketi ile Türkiyeli demokratik devrimci güçlerin buluşması engellenmeye çalışıldı.

HDP 12 Eylül’ü başarısız kılacak

HDP’nin yükselişe geçmesi bu barajın da aşıldığını gösteriyor. 12 Eylül’ün Türkiye’deki yenilgisinin de somutlaşacağı bir süreç yaşanıyor. AKP bu sistemi ayakta tutmak istese de artık zorlanıyor. Ne Kürdistan ne de Türkiye artık eskisi gibi yöneltilebilir. Türkiye’yi yönetmek çok zor hale gelmiştir. Bu, aslında 12 Eylül’ün etkilerinin Türkiye’de de giderek ortadan kalktığını gösteriyor. Türkiye’de sağladığı başarı da son buluyor. 12 Eylül’ün 34. yıldönümünde bu giderek netleşiyor. 12 Eylül’ün yenilgisi Türkiye’de tümden gerçekleştiğinde Türkiye’de demokratikleşmenin de, demokratik sosyalist sistemin de önü sonuna kadar açılacaktır. Türkiye’de demokratikleşme radikal olacaktır. AKP ve CHP şimdiye kadar bunu engellemeye çalışsalar da, gelişmeler bu iki engelin de aşılacağını göstermektedir.
HDP, Türkiye’de 12 Eylül’ün başarısız kılınmasının üzerinde yükselen çatı partisi olarak büyük rol oynamaya adaydır. 12 Eylül’ün Kürdistan’daki yenilginin Türkiyelileşmesi sağlanacaktır. İşte böyle bir Türkiyelileşme demokratik Türkiye ve özgür Kürdistan’la taçlanacaktır. Bundan kaçınılamayacaktır.
Bugün Ortadoğu’da Kürdistan’ın özgürleşmesi temelinde demokratikleşme sürecine girilmiştir. Ortadoğu kaosunda umut büyümektedir. Aslında Ortadoğu’da demokratikleşmenin sancıları yaşanmaktadır. Nasıl ki 1940’lı yıllarda faşizme karşı ortak mücadele demokrasi güçlerinin buluşmasına yol açtıysa, bugün IŞİD’e karşı mücadele de Ortadoğu’nun demokratikleşmesiyle sonuçlanacaktır. IŞİD’e karşı mücadeleyle kapitalist modernitenin iki yüzyıldır Ortadoğu’daki tüm pislikleri temizlenecektir. Kapitalist modernitenin gübreliği de, bu gübreliğinde yetişen IŞİD vb. güçler de sökülüp atılacaktır. 12 Eylül’ün başarısı kapitalist modernitenin Türkiye ve Ortadoğu’daki başarısı olacaktı; yenilgisi de kapitalist modernitenin yenilgisi olacaktır.    


MUSTAFA KARASU