Anayasa Mahkemesi üst üste uzun tutukluluk süresi üzerine iki karar aldı. Birincisinde milletvekili Balbay bırakıldı. BDP’li milletvekilleri için ise bu karar uygulanmadı. Anayasa Mahkemesi’nin son kararı ise tüm KCK tutuklularını da kapsıyor. Çünkü bu tutukluların tümünün tutukluluk halinin devamını gerektirecek hiçbir neden yok. Ancak milletvekillerinin bırakılmadığı bir yerde bunların bırakılmasını beklemek çok iyimserlik olur. Aslında KCK tutuklularının büyük çoğunluğuna uydurma gerekçelerle ceza verilse bile yine de içeride tutulmamaları gerekir. Çünkü yattıkları süre, alacakları cezayı karşılar. Gerçek böyleyken neden hala zindanlarda tutuluyorlar. Bunun hiçbir hukuksal cevabı olamaz. Mevcut yasalar ileri sürülse bile bu yıllardır süren tutukluluğu izah edemezler. O zaman hukuk açısından Türkiye’nin sorgulanması gerekir.

Türkiye bir hukuk devleti değildir. Padişahlık ve krallıklarda bile bu kadar keyfi uygulamalar görülemez. O rejimlerde bile kimin ne ceza alacağı bellidir. Siyasal ve hukuki gelenekler vardır, ona göre hareket edilir. Belki demokrasi yoktur, ama gelenekler ve teamüller çerçevesinde yönetilir. Buna uymayan iktidarlar o rejimlerde bile toplumsal meşruiyetini tümden kaybederler. Sanılmasın ki padişahlık ve krallıklarda her şey keyfi yapılır. Kuşkusuz bireylerin ya da birkaç kişinin verdiği kararlar kanun olurmuş. Ancak padişah, kral ya da iktidar odağı yine de bazı kurallara göre yönetirmiş. Bunların başında da hukuki teamüller gelirmiş. İster kral ister padişah olsun bir sabah kalkar binlerce insanı keyfi tutuklayamazmış. Tutuklasa ve öldürse de bir gerekçesi olurmuş. Türkiye’de bugün hiçbir teamül ve gerekçeye ya da hukuka dayanmayan keyfi uygulamalar vardır. Herhalde keyfiliğin bu düzeyde olduğu başka bir düzen olmamıştır.
Bu gerçeklik Türkiye’de bir keyfi yönetim olduğunu ortaya koyar. Ya da darbe hukuku gelenekleşmiştir. İktidarlar her gün keyfine göre darbe yapıyorlar. Bilindiği gibi darbeler kendi kanunlarını kendileri yaparlar. Ya da yaptıkları, kanun haline gelir. Mevcut hukuk tanınmaz. Bu biçimde mevcut hukuk rafa kaldırılır, yeni bir hukuk işler. Darbe budur. Bu nedenle 2 Mart 1994’te DEP’lilerin tutuklanmasına darbe denmiştir. Bir sabah kalkıldığında milletvekillerinin tümü zindana atılır. Sadece yurtdışında olanlar kurtulur. 2009 14 Nisan’da yapılan KCK operasyonları da bir darbedir. Çünkü AKP ve cemaatçilerden oluşan bir özel savaş merkezi toplanır ve tüm demokratik siyasetçilerin içeri alınması kararlaştırılır. İşte 2009 yılından sonra tutuklananlar böyle bir darbe sonucu bugün tutukludurlar. Aslında normal demokratik bir ülkede bu tutukluların hepsinin hemen bırakılması ve bu tutuklamaları yapanların zindanlara atılması gerekir. Ancak hiçbir hukukun ve geleneğin işlemediği Türkiye’de kimin elinde güç olursa kendisinden olmayanları zindanlara atıyor.
Anayasa Mahkemesi şimdi bu darbecilerin yaptığını onaylamıyor. Gerçekten de hukuka bağlı oldukları için mi, yoksa başka bir hesapla mı bu kararı alıyorlar, kesin bir şey söyleyemeyiz. Çünkü Türkiye’de hukuk hep özel savaş merkeziyle birlikte çalışmıştır. Temel siyasi konularda, özellikle Kürt sorununda onların dediğinin dışına çıkmamıştır.
Şimdi iyimserlikle yorumlayarak Anayasa Mahkemesi özel savaştan bağımsız kararlar verdi diyelim. O zaman bu kararlara göre sadece milletvekillerinin, Belediye Başkanlarının, Belediye Meclis Üyelerinin değil, tüm demokratik siyasetçilerin bırakılması gerekmez miydi? Ama başka konularda kavga edenler, farklı tutum takınanlar sıra Kürtlere geldiğinde yine ortaklaşa davranmışlardır. BDP milletvekillerinin bırakılmaması bunun en somut kanıtıdır. Bu durum karşısında tüm avukatlar ve hukuktan yana olanlar bu milletvekilleri ve siyasetçiler neden hala tutuklular diye AKP üzerinde baskı kurmalıdırlar. Günümüz dünyasında görülmeyecek KCK tutuklamalarının sonlanması için tutum takınmalı ve mücadele etmelidirler. Demokratik siyasetçilerin içeride tutulduğu yerde ne demokratikleşme gelişir ne de demokrasi gelir. Bu kadar siyasi tutuklunun olduğu yerde demokrasiden söz etmek sadece demagoji olur.
Türkiye’de demokrasi olup olmadığını anlamak için Kürdistan’a bakmak gerekir. Türkiye’deki rejimin ne olduğunu tanımlamak için Kürdistan’daki uygulamalara bakmak lazım. Kürdistan dışında Türkiye’ye bakarak siyasi değerlendirme yapmak toplumu aldatmak ya da özel savaş ufkunda değerlendirme yapmak olur. Mustafa Balbay’ın bırakılması, ama BDP milletvekillerinin zindanda tutulması bu gerçekliği ifade etmektedir.
Seçime doğru giderken KCK tutuklularını her gün gündemde tutmak lazım. Bu kadar siyasi tutuklunun olduğu yerde adil bir seçimden söz edilemez. Amiyane deyimle taşların bağlanıp köpeklerin salındığı yerde kim adil seçimden söz edebilir? AKP Kürdistan’da BDP’li siyasetçilerin aktif olan üyelerini, yöneticilerini tutuklayıp kendine dikensiz gül bahçesi yaratmak istemiştir. Bu nedenle bu yerel seçimlerde AKP’ye sorulacak ilk soru seçtiklerimizi niye tutukladınız olmalıdır.
Bilindiği gibi demokratik siyasetçiler 2009 yerel seçimlerinden sonra tutuklandılar. Herkes BDP’nin (DTP’nin) kazandığı seçim zaferinden sonra AKP’den Kürtlerin iradesini dikkate alarak daha demokratik adımlar atması beklerken, tersine demokratik siyasete siyasi soykırım operasyonları yapmıştır. Beş yıla yakındır da bu siyasetçiler tutuklu bulunuyorlar.
Bu seçimlerde Kürtler kendi iradesine saldıran bu hükümetten hesap sormalıdırlar. Başta Amed olmak üzere en fazla demokratik siyasetçisi içeride olan şehirler, kasabalar AKP’den hesap sormalıdır. Böylece Kürtler kendi iradelerine sahiplenmelidirler.
Bu seçimlerde AKP’ye tokat vurmadan Kürtler kendi iradesine sahiplenemez. Bu seçim Kürtlerin iradesine saldıran AKP Hükümeti ile iradesi zindanlara atılan Kürtler arasında geçmelidir. Özcesi tüm Kürtler, AKP’ye 2009 yılında yaptığı siyasi soykırım operasyonlarının cevabını vermelidirler.