• Temsil sorununun çözümü, yalnızca “doğru insanları” görevlendirmekten geçmez; doğru insanların bile yanlış ilişkilere girdiğinde aynı sorunların yeniden üretilebileceğini görebilmektir.

SİNAN CUDİ

Bir insanın yaptığı her hata, doğrudan Hareket'in hatasına dönüşmez. Bir kurumda görev yapan herkesin kişisel tercihlerinden hareketle bütün siyasal yapıyı tanımlamak da mümkün değildir.

Eğer kişi, Hareket adına bir görev üstlenmişse, o görevin sağladığı yetkiyi kullanıyorsa ve toplumla Hareket arasındaki ilişkiyi temsil ediyorsa yaptığı şey yalnızca kendisine ait bir davranış olarak da değerlendirilemez. Temsilin anlamı da tam olarak burada başlar. Bir insan belediyede, parlamentoda, kurumda, bir dernekte ya da başka bir siyasal alanda hareketin değerleriyle ilişki kurarak görev yapıyorsa toplum da onun davranışlarında yalnızca kişiyi görmez. O davranışın temsil ettiği siyasal anlayışla da ilişki kurar. Bu nedenle temsil yetkisi, kişisel bir ayrıcalık olmadığı gibi daha fazla sorumluluk anlamına gelir fakat bunun tersini hesaba katmak gerekir. Bir kişinin temsil ettiği değerlerle çelişen davranışı, o değerlerin kendisini geçersiz hale getirmez. Tam tersine, değer ile pratik arasındaki farkı görünür kılar. Burada yapılması gereken, kişiyi değerin yerine koymak ya da değeri kişiden ibaret saymak değildir. İkisi arasındaki ilişkiyi incelemektir.

Önder Apo’nun “gerçek PKK’liler şehitlerdir” yaklaşımı burada oldukça önemlidir. Önderlik, burada Hareket'in temsil ettiği amaçlarla Hareket içinde yer alan insanların somut davranışları arasında bir ayrım kurmaktadır. Bu ayrım, bireysel eksiklikleri görmezden gelmek için değildir. Kişinin kusurunu Hareket'in bütün değerleriyle özdeşleştirmemek için kullanılan bir ilkedir.

Bu ayrımın başka bir sonucu daha var: Değerleri savunmak, onları yalnızca söylem düzeyinde sahiplenmekle tamamlanmıyor. Değerler, ancak ilişkiler içinde yaşandığında siyasal anlam kazanıyor. Bu nedenle “biz bu değerlere bağlıyız” demek tek başına yeterli değildir. Asıl soru, bu bağlılığın gündelik ilişkilerde nasıl göründüğüdür.

Bir kurumda kararlar nasıl alınıyor? Eleştiri karşısında ne yapılıyor? İnsanlar birbirlerini hangi ölçütlerle değerlendiriyor? Görevler nasıl dağıtılıyor? Kaynaklara kimler erişebiliyor? Kadınların ve gençlerin karar süreçlerindeki yeri nedir? Halkla ilişki nasıl kuruluyor? Bir kişinin yakın çevresiyle kurduğu ilişkiler görev ve imkanlara erişimini etkiliyor mu? Kurum, kendisine yöneltilen eleştiriyi tehdit olarak mı görüyor, yoksa kendi pratiğini değerlendirme fırsatı olarak mı? Değer ile pratik arasındaki mesafe tam da bu sıradan görünen ilişkilerde ortaya çıkar.

Klikleşme meselesi

Burada “klik” kavramını da yeniden düşünmek gerekiyor. Klikleşmeyi yalnızca birkaç kişinin birbirini kollaması olarak görmek meseleyi yüzeyselleştirir. Bir klik, belirli ilişkilerin ortak amaçtan daha güçlü hale gelmesiyle oluşan bir mekanizmadır. Eğer bilgiye, göreve, kaynağa, itibara veya karar süreçlerine erişim belirli bir çevrede yoğunlaşır, bu çevre kendi ilişkilerini korumak için dışarıdan gelen eleştiriyi etkisizleştirir, görev ve imkanlar giderek aynı ilişki ağları içinde dolaşır ise burada artık yalnızca kişisel yakınlıktan söz edemeyiz. Özünde olan şey, siyasal ilişkinin biçim değiştirmesidir.

Bu tür bir yapı, kendisini çoğu zaman açıkça “klik” olarak tanımlamayabilir. Hatta kendi içinde dayanışma, güven veya yoldaşlık ilişkisi gibi tanımlarla kendini meşrulaştırmaya çalışabilir. Sorun, ilişkinin varlığından ziyade “ortak amaç” karşısında neye hizmet ettiğinde ortaya çıkar. Bir ilişki ağı, kolektif çalışmayı güçlendirebilir ama aynı ilişki ağı zamanla eleştiriyi engelleyip farklı insanları dışarıda bırakır ve kendi konumunu/ilişkisini korumaya yönelirse başka bir işleve dönüşmüş demektir.

Bürokratikleşmede de

Aynı şey bürokratikleşme için de geçerlidir. Bir kurumun zamanla daha fazla prosedüre, makama ve görev dağılımına ihtiyaç duyması ile kendi varlığını toplumsal amaçların önüne koymaya başlaması farklı şeylerdir. Kurum topluma hizmet eden bir araç olmaktan çıkıp kendi iç düzenini korumayı temel kaygı haline getirdiğinde, temsil ilişkisi tersine dönmeye başlar. Temsil edilenler, temsilcinin ihtiyaçlarına göre davranmaya başladığında ise temsil ilişkisi işlevini kaybeder.

İşte tam burada bireysel sorumluluk karşımıza çıkar. Bir insan, içinde bulunduğu ilişkilerin ürünü olduğu kadar o ilişkilerin nasıl devam edeceğine karar veren bir öznedir. “Sistem böyle” diyerek kişisel sorumluluktan kaçmak mümkün değildir fakat her sorunu yalnızca kişinin ahlakına bağlamak da yeterli değildir. Aynı davranışı üreten veya ödüllendiren ilişkiler değişmeden yalnızca kişileri değiştirmek, sorunu başka isimlerle yeniden üretme riskini taşır.

Eleştiri ve öz eleştiri

Bu yüzden eleştiri ve öz eleştiri, kişilerin kendilerini savunması ya da birbirlerini suçlaması biçiminde anlaşılmamalıdır.

Öz eleştiri, “ben nerede hata yaptım?” sorusuyla başlayabilir ama orada bitmez. “Bu davranış hangi ilişkinin içinde ortaya çıktı? Hangi sonucu yarattı? Hangi değerden uzaklaştı? Bu uzaklaşmayı neden zamanında göremedik? Aynı şeyin yeniden yaşanmaması için neyi değiştirmeliyiz?” sorularına kadar ilerlemesi gerekir.

Eleştiri de aynı şekilde yalnızca başkasının yanlışını göstermek değildir. Eleştiren kişinin kendisini de aynı ortak değerler ve sorumluluk ölçüleri içinde tutması gerekir.

“PKK halktır, halk burada” ilkesinin bugün yeniden düşünülmesi gereken taraflarından biri de budur. Eğer Hareket ile halk arasında canlı bir ilişki kurulacaksa eleştiren ile eleştirilen de bütünüyle birbirinden kopuk iki siyasal taraf olarak ele alınamaz. Aynı toplumsal mücadelenin içinde farklı sorumluluklar üstlenen insanlarız. Birimizin yanlışını düzeltmek, diğerinin görevi olduğu kadar, eleştirinin nasıl yapıldığını sorgulamak da ortak sorumluluğumuzdur. Bu, yanlışın üzerini örtmek anlamına gelmez. Tam tersine, yanlışla daha doğrudan mücadele etmenin koşuludur. Ortaklık, aynı şeyi savunmakla kurulmaz, aynı değerler karşısında kendini de sınayabilmekle kurulur.

Ortak zemini korumak

Tabii ki ortak sorumluluk, herkesin eşit ölçüde sorumlu olduğu anlamına gelmez. Görevi, yetkisi, etkisi ve karar gücü daha fazla olan kişinin sorumluluğu da daha fazladır. Bir belediye yöneticisi ile sıradan bir yurttaşın aynı ölçüde hesap vermesi beklenemez. Bir kurumun karar mekanizmasında bulunan kişi ile o kararın sonuçlarından etkilenen kişinin siyasal sorumluluğu da aynı olamaz. Dolayısıyla “hepimiz sorumluyuz” sözü, yetki ve sorumluluk arasındaki farkı silmek için kullanılmamalıdır. Tam tersine, ortak sorumluluk ilkesi bize şu imkanı verir: Hem kişinin sorumluluğunu açıkça ortaya koyabilir hem de kişiyi üreten ilişkileri değiştirmeye çalışabilir. Bunun olmadığı yerde, ya her şeyi birkaç kişinin kusuruna indiren kişiselleştirilmiş suçlama ortaya çıkar ya da Hareket'in veya kurumun bütünlüğünü koruma adına somut sorunların üzeri örtülür. Birincisi ortak zemini parçalarken ikincisi ise çelişkinin büyümesine izin verir.

Esas marifet, çelişkiyi görünür kılarken ortak zemini de koruyabilmektedir. Bu nedenle temsil sorununun çözümü yalnızca “doğru insanları” görevlendirmekten geçmez. Doğru insanlara ihtiyaç vardır elbette fakat asıl mesele, doğru insanların bile yanlış ilişkilere girdiğinde aynı sorunların yeniden üretilebileceğini görebilmektir.

Yeni olanı kurmak, yalnızca insanları değiştirmek değildir. İnsanların birbirleriyle ilişki kurma biçimlerini, karar alma mekanizmalarını, eleştiri kanallarını ve toplumla temas biçimlerini de değiştirmektir.