- Öcalan dışında Türk devletini ve Türk ulusunu demokratik entegrasyona hazırlıkta belirleyici rol oynayacak şartlara sahip hiçbir kurum ve kişi yoktur.
- Öcalan, bu tarihi misyonu, ne esaret ne de “ev hapsi” şartlarında yerine getirebilir. “Statü” sorunu, her iki ulus için “yetkili, saygın ve özgür” otorite haline getirmeye bağlıdır.
VEYSİ SARISÖZEN
Barış ve Demokratik Toplum Süreci'nin ilk aşaması olan “silahsızlanma ve siyasallaşma” aşaması, Öcalan’ın başmüzakereciliğinde devlet ile Hareket arasında gerçekleşti ve 'çerçeve yasa' temelinde uzlaşıldı, sıra uygulanmasına geldi.
Silahsızlanma ve siyasalaşmanın uygulanmasıyla birlikte müzakerenin ikinci aşaması olan “demokratikleşme” aşamasına geçilecektir. İkinci aşamada yürüyecek olan müzakere, özünde Türk ve Kürt uluslarının anayasal hukuk içinde demokratik entegrasyonunu amaçlayacaktır.
Birinci aşama, “dar anlamda müzakere” ise ikinci aşama “geniş anlamda müzakere” aşaması olacaktır.
Şu anda birinci sorun, Öcalan’ın rolü sorunudur.
İkinci sorun, Demokratik Cumhuriyet Hareketi'nin geniş anlamda müzakerede oynayacağı rolün ne olacağıdır.
Yasanın uygulanma sürecinde henüz fiilen gerçekleşip gerçekleşmediğini bilmiyor olsak da Öcalan’ın rolü artık “başmüzakerecilik” değildir; Koordinatörlüktür. Yani silahsızlanma ve siyasallaşma sürecini Öcalan (devlet güvenlik bürokrasisinin gözetimi ve denetiminde) yönetecektir. Kuşkusuz bu durum Öcalan ve Hareket’le silahsızlanmanın gerçekleşip gerçekleşmediğine, siyasallaşmanın temposu, kapsamı ve içeriğine “son kararı” verecek olan Milli Güvenlik Kurulu (MGK) arasında uzlaşma amaçlı tartışmalarla yürüyecektir.
Şimdi içinden geçtiğimiz ve birinci aşamanın başarıyla sonuçlanmasını belirleyecek ve ikinci aşamaya geçişi sağlayacak işte bu 'çerçeve yasa’nın uygulanma sürecidir.
Öcalan’ın bu uygulama sürecini yönetmesi, Hareket ile doğrudan ilişkilenmesine, atılacak en küçük adımların bile doğrudan, yüz yüze tartışmasına ve tartışmaların “mahremiyetinin” korunmasına, tahrif edilmiş sözde “tutanaklarla” sabote edilmemesine bağlıdır.
Bunun anlamı, Öcalan’ın en azından bir tür “ev hapsi"nde olsa bile özgür çalışmasının ve Hareket'in sözcülerinin güvenli bir şekilde İmralı’da Öcalan ile yüz yüze görüşmesinin zorunlu olmasıdır.
Silahsızlanma ve siyasallaşma sürecinde uzlaşmanın sağlanması ile birlikte başlayacak olan “geniş anlamda müzakere sürecinde” ise Öcalan, yeniden “başmüzakereci” değil, müzakere masasında oturacak olan Kürt ulusu ve Türk ulusu adına temsil yetkisi olan “çoklu özneler”in “demokratik entegrasyonu"nu sağlayacak olan “koordinatörlük” işlevi görmelidir.
Kalıcı ve tüm taraflar için onurlu barış, işte bu “geniş anlamlı müzakere” sürecinde ve Öcalan’ın koordinatörlüğünde toplumsallaşacak ve Türkiye demokratikleşecektir.
Bu süreçte tarafların “çoklu özneler"le temsil edilmesi zorunluluktur. Türk ulusunun ve Kürt ulusunun farklı dünya görüşüne, kültüre, dini ve mezhebi inanca, ideolojiye ve politikaya sahip en geniş güçleri arasında önyargıları, düşmanca duyguları aşmak ve her iki ulusun çoğunluğunu “demokratik toplum” temelinde birbiriyle eşitleyerek entegre etmek “sosyo-politik ve kültürel devrim” niteliğinde karmaşık bir süreçtir.
Bu süreci kim koordine ederek yönetebilir? Bu sorunun yanıtı, kimin buna, gerek teorik ve programatik görüşleri, gerekse temsil ettiği toplumsal gücü tümüyle temsil ediyor olmasına bakarak vermek mümkündür. Bugün Türkiye’de bu nitelikleri ne devlet bürokrasisi, ne iktidar partisi, ne de muhalefet taşımaktadır. Bireyin tarihteki istisnai rolüne yalnızca Öcalan sahiptir.
Öcalan, 100 yıldır kanlı savaşlara neden olan Kürt sorununda çözümü, demokratik entegrasyon ve yerel yönetimlerin merkezden özerkliği temelinde çözme teori ve programına ve 60 milyonluk Kürt ulus çoğunluğunun desteğine sahiptir.
Türk devletine ve Türk ulusuna, Kürt ulusu ile eşitliği ve yerel demokrasiyi kabul etme karşılığında 60 milyonluk Kürt ulusunun yardımıyla “çok yönlü krizle çürümeyi, diktatörlüğe ve savaşa sürüklenmeyi” önleme imkanını önermektedir.
Şu anda bu perspektifi, Türk ulusunun en büyük çoğunluğu anlamaktan uzaktır. Türk devleti, sistem içi partiler, Türk akademisi ve kültür kuruluşları, Türk medyası ve Türk aydınları “demokratik entegrasyon"a hazır değildir. Geniş anlamda müzakere süreci, Türk devletini ve Türk ulusunu demokratik entegrasyona hazırlama sürecidir ve bu hazırlıkta Öcalan’ın dışında belirleyici rol oynayacak şartlara sahip hiçbir kurum ve kişi yoktur. Bu hazırlığın başarılamaması durumunda Türkiye krizini çözemez. Sefaleti önleyemez, kaostan çıkamaz ve kaçınılmaz olarak seçimsiz diktatörlüğe ve küresel emperyalizmin zorlamasıyla savaşa sürüklenmekten kurtulamaz.
Bu karmaşık ve zor sorunu çözmeye yetenekli olan Öcalan, tarihin kendisine yüklediği misyonu, ne esaret ne de “ev hapsi” şartlarında yerine getirebilir. “Statü” sorunu bu aşamada, Öcalan’ı her iki ulus için “yetkili, saygın ve özgür” otorite haline getirmeye bağlıdır. Türk devletinin “bekası” da, tüm Türkiye halklarının çıkarı da Öcalan’ın böyle bir statüyle donatılmasını zorunlu hale getirmiştir.
Tıpkı Mandela gibi. Aradaki fark, Mandela’nın devlet başkanı olarak misyonunu yerine getirmesine karşılık, Öcalan’ın tam yetkili koordinatörlük statüsüyle bu tarihi misyonunu yerine getirecek olmasıdır. Öcalan’a “iktidar” değil, özgürlük gerekmektedir.
İşte bu istisnai misyonun yerine getirilmesinde, Kürt legal ve barışçı siyasi hareketi, radikal biçimde hem teorik ve programatik bakımdan hem örgütsel ve kadro bakımından Demokratik Cumhuriyet Hareketi'ne (DCH) dönüşerek rolünü yerine getirebilir. Böyle bir dönüşüm sonucunda DCH, henüz demokratik entegrasyon gerçekleşmeden, her iki ulusun öncülerini saflarında mümkün olan en geniş bir yelpaze içinde kapsadığı zaman rolünü oynayabilir: Entegrasyonda ilk adım, iki halkın gündemlerini birleştirmek ve iki halkın sorunlarının çözümü için öncülük rolünü oynamaktır.
Benim kişisel görüşüm, DCH’nin sadece “müzakere sürecinin” sorunlarını gündemleştirmeyi aşması, “çok yönlü krizlere, bu krizlerin kaçınılmaz sonucu olarak ortaya çıkan seçimsiz diktatörlük ve üçüncü dünya savaşına doğrudan sürüklenme tehlikesine” karşı Öcalan’ın koordinatörlüğünde her iki halkı birleştirmeyi esas almasıdır.
Nasıl? Müzakere süreçlerinin labirentlerinde, kah iyimserlikle kah kötümserlikle oyalanarak değil, “demokratik entegrasyon ve yerellerin merkezden özerkliği” hedefini kapsayan “eylem programı”nın etrafında sosyalistlerden başlayarak iki halkın öncülerini adım adım örgütleyerek…
Öcalan’ın eylem programını yerellerde komünal toplumun ilk nüvelerini hayata geçirerek… Kazanılmış belediyelerin yetkilerini adım adım mahalle halkına devrederek… Türk halkına yaratılacak örneklerle ilham kaynağı olarak…
Yani Öcalan’ın rehberliğinde, O’nun misyonuna örgütlü katkıyı yaparak…
Öcalan’ın misyonunu daraltmayarak… Onu sadece Kürt halkı adına sahiplenmeyerek; Türk, Kürt, Arap ve Fars halklarının kurtarıcı “şefi” değil, halkların kurtuluş yolunu gösteren rehber olduğunu, halkların kurtuluşunun halkların eseri olacağını var güçle anlatarak…
Olumlu bir tartışma süreci var ve bu süreçte benim kişisel görüşlerim böyledir.
Eksik kaldı: Erdoğan’ı seçimle “devirme” laflarına boş vermeli, O’nu Özgür Özel’le kavgaya son vermeye, her ikisini de, eğer tasfiye olmak istemiyorlarsa çözüm sürecini hızlandırmaya çağırmalıyız. Ya gelirler ya da “günah bizden gitmiş” olur.