KCK Yürütme Konseyi Üyesi Cemil Bayık, hareket olarak baştan beri Alevilerin kendi kimliğiyle kabul edilmesini, özgür yaşamlarının kabul edilmesini desteklediklerini belirtti. Bayık, “Alevilerin, başta Kürtler olmak üzere demokrasi güçleriyle daha sıkı ve geniş bir ilişki ve ittifak içine girmeleri demokrasi mücadelesinde yeni boyutlar kazandıracaktır” dedi. Türk devletinin Kürdistan’da ekonomik soykırım yürütüğünü de söyleyen Bayık ile ANF’nin yaptığı söyleşinin dördüncü bölümünü yayınlıyoruz.

Bazı çevreler baharla birlikte sürecin yumuşayacağını iddia ediyor. Bu yönlü değerlendirmeler için neler söyleyebilirsiniz?

Bahardan sonra durumun yumuşayacağını söyleyenler ya psikolojik savaş merkezinin kalemşorları veya sözcüleridir, ya da bunların bu yönlü propagandasına inanan, kendine göre iyi niyetli ya da duyguları ve beklentisi böyle olan insanlardır. Şunu açıkça belirtebiliriz ki, AKP’nin politikaları baharda Kürt sorununun çözümünde adım atmasını sağlayacak, bu konuda yaklaşımlar gösterecek ve yumuşama yaratacak doğrultuda değildir. Aksine AKP’nin politikaları 2012 yılı boyunca daha sert yöntemler uygulayacağını ve mücadelenin sertleşeceğini gösteriyor. Bu kadar tutuklamanın olması, psikolojik savaşın bu kadar arttırılması, kimi Kürt işbirlikçilerin devreye sokulması, bunların hepsi Kürt Özgürlük Hareketi’nin iradesini kırmak üzerinedir. Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek, edemiyorsa marjinalize etmek amaçlıdır. Buradan bir yumuşama çıkabilir mi? Hayır! Her türlü baskı yapıldığı halde baharda yumuşama olacak demek, Kürt halkını mücadelesiz bırakma amacından başka bir şey ifade etmez. AKP Hükümetinin Kürt sorununun çözümüne olumlu yaklaşım gösteren en ufak bir işaret yoktur. Aksine saldırılara devam edeceğiz, BDP’lilerin hepsini tutuklamaya devam edeceğiz deniyor. “KCK’li olanları tutuklamaya devam edeceğiz” demek bu anlama geliyor.
Bu söylemlerdeki esas amaç bellidir. Eğer teslim olursanız, bizim dediğimiz gibi PKK’ye karşı çıkarsanız, bazı işbirlikçiler gibi PKK karşıtı duruma düşersiniz o zaman size yönelmeyiz; ama PKK’ye karşı durmazsanız, sık sık söylediğiniz gibi aranıza mesafe koymazsanız başınıza bunlar gelir diyorlar. AKP zaten yıllardır böyle politika yürütüyor. Bunun hiçbir ciddiyeti yoktur, kimse buna inanmamalıdır. Bir yumuşama olacaksa, AKP’nin politikalarında bir değişiklik olacaksa bu ancak direniş ve mücadeleyle olabilir. Mücadele dışında Türk devletini, AKP’yi, bu inkarcı, imhacı ve kültürel soykırımcı sistemi demokratik çözüme yanaştırmak mümkün değildir. Bunu dost düşman herkes böyle bilmelidir.

Psikolojik savaşın bu düzeyde tırmandırıldığı bir dönemde hükümetin “yeni bir anayasa yapacağım” demesi ne kadar samimi ve gerçekçidir?
Anayasaların nasıl bir ortamda yapıldığına bakmak lazım. Bir darbeyle yapılacak anayasanın içeriği ve biçimi farklı olur, bir partinin kendine göre yapacağı bir anayasanın içeriği ve biçimi farklı olur, topluma ve tüm demokratik güçlere dayalı olarak yapılacak bir anayasa daha farklı olur. Mevcut anayasalar 1924’ten beri ‘tek devlet’ esasına dayalı, ‘tek millet’ yaratmayı hedefleyen, bir nevi etnik ve dinsel tüm kültürleri yok etmeyi öngören birer ulus-devlet anayasasıdır. Bu nedenle Türkiye kültürler mezarlığı haline gelmiştir. Yeni bir anayasanın bunu değiştirip bütün farklı etnik ve dinsel topluluklara özgürlük tanıyacak bir sistem yaratması gerekmektedir. Mevcut ulus-devlet anlayışı Kürtleri, Alevileri kabul etmiyor. Asimile edilmiş bütün Kürtlerin yeniden kendi dilleri ve kültürleriyle yaşama imkanlarına kavuşturulması açısından pozitif ayrımcı bir yaklaşımın gösterilmesi gerekir.

‘Dersimliler yeniden dillerini öğrenmeli’

Biz onları erittik, yok ettik, bu nedenle artık onlar için Kürt ve Kürtlükten söz edilemez denilerek yüz yıllık politikalar meşrulaştırılamaz. Bu demokratiklik değildir. Tamam, Türkiye’nin sınırları değişmeden birlik içinde sorun çözülmeli; ama o asimilasyon politikasının yarattığı olumsuzlukların da giderilmesi gerekiyor. Şimdi Dersim’de kaç kişi Zazaca biliyor? Neredeyse asimile edilmiş. Tabii bütün Dersimlilerin yeniden dillerini öğrenmeleri gerekiyor. Amed’de, Urfa’da herkesin dilini öğrenmesi gerekiyor. Bu da ancak anadilde eğitimle gerçekleşir. 
Alevilerin olduğu gibi kabul edilmesini sağlamayan bir anayasanın Alevler için bir meşruiyeti olamaz. Bütün etnik ve dinsel toplulukların düşünce ve örgütlenme özgürlüğünü, kendi kimlikleriyle yaşama özgürlüğünü tanımayan bir anayasa yeni ve demokratik olamaz. Kürtçe öğretim mi olsun, nasıl olsun diye tartışıyorlar. Böyle olabilir mi? Bir halkın dili varsa onun anadilde eğitimi de olacaktır. Bunun tartışılması bile antidemokratiktir, ayıptır. Bülent Arınç ve Hüseyin Çelik’in “Kürtçe okuyup da karınlarını mı doyuracaklar” gibi yaklaşımları gerçekten utanç vericidir. Kaldı ki, şu anda böyle bir demokratik anayasa yapma iradesi, tutumu ve çalışması görülmüyor. Önder Apo buna anayasal komplo dedi. Şimdi Türk devleti Kürtler üzerinde yeni bir anayasal komplo gerçekleştirmek istiyor. Tabii Kürt halkı ve demokrasi güçleri böyle bir anayasa komplosunu kabul etmeyeceklerdir.

Aleviler ikinci büyük bir konferans yaptılar. Aleviler ve Kürtlerin özgürlüğü arasındaki bağlar da ortaya konuldu. Bu çalıştayı ve son dönemdeki Alevi kurumların yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Alevi sorunu Kürt sorunundan sonra Türkiye’nin en temel sorunudur. O da bir Türkiye’nin demokratikleşmesi sorunudur. Dolayısıyla bu iki sorununun çözümü Türkiye’nin demokratikleşmesinin anahtarıdır. İki sorunun mutlaka çözülmesi gerekir. Bir kere bu gerçeğin altını çizmekte fayda var. Kuşkusuz geçmişte Aleviler üzerinde bir devlet politikası uygulandı. Aleviler Cumhuriyet döneminde her türlü baskı ve zulme maruz kalmalarına ve inançları yasaklanmasına rağmen, mevcut otoriter rejimin savunucusu olan çevrelerle ortak hareket eden bir yaklaşım içinde olmuşlardır. Kuşkusuz Alevilerin tutumunun sadece bu boyutu yoktur. Aleviler her zaman demokratikleşmeden yana olmuşlardır.

‘Alevileri devlete yedeklemeye çalışan bir kesim var’


Alevilerle ilgili durumu sadece böyle tek yanlı değerlendirmek mümkün değildir. Ancak Alevileri devlete yedeklemeye çalışan bir kesim de hep var olmuştur. Özellikle bazı inanç önderleri üzerinden bunu yapmaya çalışmışlardır. Cem Vakfı ve İzzetin Doğan buna en somut örnektir. Kimi Alevi dedelerini etkileyerek, onlar üzerinde etkide bulunarak, onlar yoluyla Alevileri devletin yedeğine sokma ve devlet mevcut politikalarını destekler hale getirme çabası içinde olmuşlardır. Bu politikalar yoğun asimilasyonla birlikte sürdürülmüştür. Başta Alevi Kürtler olmak üzere hem Aleviliklerini hem de Kürtlüklerini bitirmek için her türlü yol ve yöntem uygulanmıştır. Türkiye’yi Türk-İslam devleti haline getirmenin projesi olarak hem Kürtlükleri hem de Alevilikleri yok edilmeye çalışılmıştır. Öyle ki, Aleviliği bile Kürtlüğü yok etmenin bir aracına dönüştürmeye çalışmışlardır. Mezhep farklılığıyla Kürtler arasında bölünme yaratmak için denemedikleri yol kalmamıştır.
Türk Alevileri üzerinde de yoğun bir baskı oluşturulmuş, Türk Alevileri de ağır baskı görmüşlerdir. Hatta bazı yönleriyle Kürt Alevilerden daha fazla baskı gördükleri söylenebilir. Çünkü Kürt Alevileri Dersim, Sivas, Malatya, Maraş, Adıyaman, Erzincan ve Varto gibi belirli hatlarda toplu yaşarlarken, Türk Alevileri genelde Türkiye’nin her tarafına dağılmış bir biçimde yaşamışlardır. Eğer bugün Türk Alevileri Kürt Alevilere nazaran daha fazla Sünni mezhebin etkileri altındaysa, bunu da demografik yapısının dezavantajları olarak ele almak gerekir.

‘Ergenekon’un bir ayağı da İzzettin Doğan…’

Kürt Özgürlük Hareketi’nin mücadelesi sonucu özellikle Alevi Kürtlerde önemli bir örgütlenme düzeyi oluşmuştur. Kendi öz kimlikleri ve kültürleri açısından bir bilinçlenme gelişmiştir. Kendi inançlarını da, etnik kimliğini de onurluca ifade eden bir duruş kazanmışlardır. İlk başlarda Türk devleti Alevi Kürtleri metropollere ve Avrupa’ya göçerterek kendisi için ortaya çıkacak olumsuzlukları engellemeye çalışmıştır. Bunun sonucunda olumlu sonuçlar da, olumsuz sonuçlar da olmuştur. Belli bir örgütlenme ortaya çıkmış, kendilerini örgütlemeye çalışmışlardır, ama diğer yandan devlet Alevilere el atarak, sistemin parçası haline gelen ve sistem içinde kendine yer arayan eğilimleri de ortaya çıkmıştır. İzzetin Doğan’ın Cem Vakfı’nın geliştirilmesi böyledir. Bunların önünün açılmasında ve geliştirilmesinde derin devletin payı vardır. İşte Ergenekon deniliyor. Ergenekon’un bir ayağı da İzzetin Doğan eliyle Alevilerin demokrasi mücadelesinden koparılması, sistemin bir parçası haline getirilmesi ve zaman içinde Sünnileştirilmesine zemin hazırlanmasıdır.
Geçmişte yanlış yaklaşımlar oldu. Aleviler Kürt Özgürlük Mücadelesinden uzak tutulmaya çalışıldı. Hatta devletin tezlerine yakın yaklaşımlar benimsendi. Ama Alevi toplumunda bir demokratik damar olduğu için başta Kürtler olmak üzere bütün demokrasi güçleriyle ortak hareket etmesi gerektiği konusunda bir yaklaşım ortaya çıkmıştır. Biz bunu önemli görüyoruz. Çünkü Alevi toplumunun demokratik karakteri, özellikleri, taşıdığı tarihsel olumlu değerler Türkiye’nin demokratikleşmesine gerçekten önemli değer katacaktır.

‘Alevilerin Roboskî’ye gitmeleri çok önemli olmuştur’


Alevilerin geçmişteki yanlışlıkları aşarak, başta Kürtler olmak üzere demokrasi güçleriyle daha sıkı ve geniş bir ilişki ve ittifak içine girmeleri demokrasi mücadelesinde yeni boyutlar kazandıracaktır. Buna kesinlikle inanıyoruz. Tüm Kürtlerin nasıl kendileri için özgürlük ve demokrasi istiyorlarsa, Alevilerin de kendi kimliğiyle özgür ve demokratik yaşamlarını istemeleri gerektiğini söylüyoruz. Zaten Kürt Özgürlük Hareketi Şafii Kürtlerle Alevi ve Hanefi Kürtler arasındaki önyargıları kırmıştı. Bu yönüyle PKK baştan itibaren inanç ayırımı yapmadan Kürtlerin birliğini sağladı. İnançlar, Kürt Özgürlük Hareketi’nin gelişmesiyle birlikte kendilerini daha özgür ve daha güvende hissetmişlerdir. Bu kesindir.
Alevilerin son kurultayında bu yönlü önemli konuşmalar, değerlendirmeler yapılmıştır. Artık bu yönlü değerlendirmeler bir ilke düzeyinde her yerde ifade edilmektedir. En son Alevi örgüt ve inanç temsilcilerinin Roboskî’ye gitmeleri, Roboskî halkının duygularını paylaşmaları çok önemli olmuştur. Bütün bunların daha da geliştirilmesi gerekir. Kesinlikle bir demokrasi ittifakı içinde ortak hareket edilmesi gerekir. Bir yönüyle Alevilerin kaderiyle Kürtlerin kaderi bir bütün olarak birbirine bağlanmıştır. Bu siyasal yaklaşım Alevilerin olduğu gibi kabul edilip Türkiye ve Kürdistan’da kendi kimlikleriyle özgürce demokratik temelde yaşamalarını güçlendirecektir.

‘PKK’nin finans kaynaklarını kurutmak’ adılı yeni bir yasa çalışması yürütülüyor. Bu yasa çıktığında yurtsever Kürtlerin malvarlığına el koyma imkanı doğacak. Yasanın sizi etkileyeceğini düşünüyor musunuz? Sizce bu yasayla ne amaçlanıyor?

Bu yasanın hareketimizle, PKK ile alakası yoktur. Bu yasa kesinlikle Kürdistan’daki demokratik siyaset ve demokratik kurumlarla ilgilidir. Demokratik siyaset alanı nasıl tutuklamalarla çalışamaz hale getiriliyorsa, şimdi de ekonomik alanda sıkboğaz hale getirilmek amaçlanıyor. Özellikle BDP gibi partiler yararlanmasın diye yasa değiştirildi. Türkiye’de Kürtler yararlanacaksa anayasalar da, yasalar da sınırlanıyor. Şimdi de PKK’nin finans kaynaklarının kurutulması adı altında BDP’ye ve Kürt demokratik hareketine yönelik bir yasa çıkaracaklar. Yoksa PKK’nin finans kaynaklarını kurutma gibi bir sonucu olamaz.

‘Türkiye’den bize gelen bir kuruş para yoktur’

Türkiye’den bize gelen beş kuruş para yoktur. Söylüyorlar ya, belediyeler ve işadamları bize para gönderiyormuş! Kesinlikle böyle bir şey yoktur. Bu tamamen dünyayı kandırma, toplumu aldatmadır. Hareketimize gelen beş kuruşu bile ispatlayamazlar. Böyle bir şeyin olması bir yana, biz kesinlikle Kürt belediyelerinin, Kürt kurumlarının hiç kimseye ekonomik imkan sağlamasını istemiyoruz. Kürtler demokratik iradeleri, örgütlenmeleri ve mücadeleleriyle belediye kazanmışlarsa, oraları hiç kimse rant kapısı yapamaz, faydalanamaz. İlkemiz ve yaklaşımımız budur.
Kuşkusuz hareketimiz halkımızın desteğiyle yaşıyor. Halkımız bu hareketi ayakta tutuyor. Ama bu hareketin öyle Türk devle-tinin belirttiği gibi yüz milyonlarla ifade edilen bir bütçesi yoktur. Bu hareket çok mütevazıdır, yaşamı da imkanları da çok mütevazıdır. Öyle bazılarının belirttiği gibi PKK’nin büyük paraları var, PKK büyük paralar kazanıyor gibi şeyler demagojidir, yalandır. Öyle rakamlar söylüyorlar ki, PKK’nin kırk yıllık mücadelesindeki harcamaları toplasanız o kadar para harcamamış, o kadar parası olmamıştır. 


Uyuşturucu kaçakçılığı da yalandır’

Yine PKK’yi uyuşturucu kaçakçılığıyla ilişkilendiriyorlar. Bunların hepsi demagojidir, yalandır. Bunları kanıtlayacak tek bir delil bile bulamazlar. Bu tür iddialar siyasi nedenlerle ve psikolojik savaş gereği ortaya atılmış iddialardır. PKK kıt kanaat zorluklar içinde geçinmesini, yaşamasını bilen bir harekettir. Dişinden tırnağından arttırarak, halkın çok cüzi miktardaki yardımlarını kullanarak yaşamaktadır. Bunun herkes tarafından böyle bilinmesi gerekir. PKK’lilerin nasıl yaşadığını görmek istiyorlarsa gelip görebilirler. Bu yönlü araştırma ve değerlendirme yapmak isteyenlere kapımız açık olmuştur. PKK’liler safahat içinde mi, yoksa bir lokma bir hırka felsefesiyle mi yaşıyorlar, bunu gelenler görmüştür. Bu hareket en azla kıt kanaat kendisini yaşatabilir. İhtiyaç karın doyurmadır, gerilla mühimmatının karşılanmasıdır. Bunları da kırk milyonluk halkın rahatlıkla karşılayacağı açıktır.
Çok mütevazı imkanlarla yürütülen bir direnişimiz vardır. Ama bu haklı mücadeledir, kararlı mücadeledir, militanca bir mücadeledir. Öyle ki, paranın olduğu yerde bozulma olur diyoruz. Geçmişte nasıl PKK’ye para verdi bahanesiyle yurtseverler ve işadamları katledildiyse, şimdi farklı yol deneyecekler. Geçmişte faili meçhul cinayetlerle siyasetçileri, belediye başkanlarını ve milletvekillerini öldürüyorlardı, şimdi cezaevine atıyorlar. Bu aslında 1990’lı yıllardaki konseptin yeni yöntemlerle sürdürülmesidir. Bir halkın ekonomik olarak da boğulmasını hedefliyor.

‘Ekonomik alanda da saldırı var’


Türk devleti Kürdistan’da ekonomik yaşam alanı bırakmıyor.  Ancak işbirlikçi olursan, devlete yaslanırsan sana ekonomik alan bırakıyor, ihale veriyor, önünü açıyor. Kürt gerçeğinde ekonomik soykırım olduğu için Kürtler hep yasadışı yollara başvurmuşlardır. Sınırda kaçakçılık yapmışlardır. Bunlar gerçektir. Kürtlerin başka bir imkan bırakılmadığı için Kürtler bu yollara sürüklenmişlerdir. Bunun için mayınlarda ellerini ayaklarını vermişler, yaşamlarını yitirmişlerdir. Kürdistan’da ekonomik gelişmenin kanunu devlete işbirlikçilik yapmaktır. Devletle işbirliği yapmadan kim hangi ihaleyi alabilir? Tümü değilse de yüzde 90’ı devletle ilişki içinde, devletle işbirliği yaparak, devletin uşaklığını yaparak bu imkanları elde etmiştir. Bu yasayla aslında belirli ekonomik imkana kavuşmuş olan çevreler daha fazla devletle işbirliği yapmaya çağrılıyor, işbirliğine zorlanıyor. Nasıl siyasal alanda baskı yaparak belirli Kürtleri PKK’nin karşısına çıkarmak istiyorlarsa, bu alanda da baskıyı arttırıp birçok kesimi yıldırarak PKK karşıtlığı yapmaya zorlayacaklar. Kendilerine göre Kürdistan’da PKK karşıtı bir siyasal, ekonomik ve sosyal sistem kuracaklar. Saldırılarının esas amacı buna dönüktür.

“Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanun” şeklinde formüle edilen yeni proje “varlık vergisi” olarak yorumlandı. 1940’lara mı dönülüyor?
Kürdistan’daki ekonomik alanın tümden devletin ve işbirlikçilerin denetimine sokulması hedefleniyor. Bu yasa bir yönüyle Varlık Vergisine benzemektedir. Varlık Vergisinin amacı neydi? Sermayeyi Yahudilerden, Ermenilerden, Rumlardan Türklere kaydırma politikasıydı. Yine 1955’teki 6-7 Eylül olayları da benzer amaçla gerçekleştirilmişti. Şimdi Kürdistan’da farklı biçimde böyle bir sermaye kaydırması hedefleniyor. Burada bir hususu belirtmek gerekiyor. Tabii devlet şimdiye kadar ekonomik imkanları yine kendisine bağlı olanlara tanıdı. Şimdi de AKP içinde yer alarak, işbirliği yaparak zenginleşiyorlar. Şimdi bu politika Kürdistan’da daha da sistemli bir biçimde uygulanıyor.
1925’te kabul edilip devreye konulan Şark Islahat Planı’yla nasıl Türkleştirme stratejisi izlendiyse, ekonomik alanda da bu politika her zaman izlendi. Şimdi bu politika daha temel bir stratejiye ve temel kurallara bağlanıyor. Artık Kürdistan’da Türk devleti belirli yurtsever olan işadamları ve orta sınıf üzerinde de baskısını arttıracaktır. Ancak AKP’nin Kürt’ü olunursa, ona boyun eğilirse yaşam hakkı tanınacak. Bunu da Kürdistan’daki topyekûn savaşın bir parçası olarak görmek lazım.

Roj TV davasında mahkeme teslim oldu

Danimarka mahkemesinin kararı ardından Roj TV’nin yayınları Fransa ile ABD’ye bağlı uydu şirketleri nce fiilen durduruldu. ABD’li yetkililer bunu bizzat itiraf etti. Roj TV’nin kapatılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türk devleti çok haksız bir politika yürüttü, fazla teşhir olduğu için gerçeklerin bilinmesini istemiyor. Gerçek olarak kendi özel savaş merkezlerinde ürettiği tezlerin toplum tarafından kabul edilmesini istiyor. Türk devleti, Kürt halkının ve dünyanın gerçekleri öğrenmesini istemiyor. Bunun için de Türkiye’yi pazarlıyor. Rasmussen’in NATO Genel Sekreteri olduğu dönemde yarattığı kriz sonucunda Roj TV’nin kapatılmasına onay verildiğini bütün basın yazdı. Yine Wikileaks belgelerinde ABD’nin Roj TV üzerinde nasıl baskı uyguladığı ortaya çıktı. Türk devleti Avrupa’daki her türlü ilişkisini Roj TV’nin kapatılması üzerine kurdu, bu konuda her türlü rüşveti verdi. Bu tür çalışmalarla Danimarka devleti ve mahkemesi üzerinde yoğun bir baskı kuruldu ve sonuçta mahkeme teslim oldu.
Avrupa’da da çok stratejik konular söz konusu olduğunda, devlet yine mahkemelere ve yargıya müdahale ediyor. Avrupa’da yargıçlar bağımsız karar veriyor yaklaşımı kesinlikle bir uydurma ve toplumu kandırmadır. Sorun Kürt sorunu gibi uluslararası bir sorun olduğu takdirde, Danimarka’nın, Almanya’nın, Fransa’nın dış politikasını önemli düzeyde etkilediğinde yargıçların bağımsızlığı da bitiyor. Bunu geçen yüzyılda da gördük, bu yüzyılda da hala bu politika sürmektedir. Bu yönüyle Danimarka mahkemesinin aldığı karar kesinlikle ABD baskısıyla alınmıştır, Avrupa Birliği’ndeki ülkelerin baskısıyla alınmıştır.

Roj TV’de nefret söylemi yok

Roj TV’nin yaptığı yayınların siyasi ve ahlaki olarak özgürlükçü ve demokratik olduğu açıktır. Öyle nefret söylemi yok. Bırakalım nefret suçu işlemeyi, sürekli halkların kardeşliğinden söz etti. Süryaniler de burada sesini bulmuştu, Êzidiler de, Aleviler de, kadınlar ve gençler de. Hiç kimse Roj TV bu ahlaki ve vicdani ilkeye, temel insan hakları ilkesine uymadı diyemez. Roj TV evrensel ölçülere, ahlaki ve vicdani ilkelere uyarak bu yönlü yayınlar yapmaktaydı. Bu gerçekler dikkate alındığında Roj TV’nin kapatılma gerekçesinin siyasi olduğu görülecektir.  Bu yönüyle Kürt halkı üzerinde gerçekten de bir komplo vardır. Bu komploya AB de, ABD de ortaktır. Dolayısıyla kendilerini Türk devletinin baskılarından ve soykırım politikalarından sıyıramazlar. Roboskî katliamında Roj TV olmasaydı, ANF olmasaydı, DİHA olmasaydı, bırakalım dünyayı, Türkiye bile duymayacaktı. Türk basınının karakteri bu olayda açığa çıkmıştır. Türk devleti zaten bütün Kürt gazetecilerini tutukladı. Bu yönüyle tarih Roj TV’nin kapatılmasının nasıl çirkin bir tezgah olduğunu, nasıl siyasi bir karar olduğunu yazacaktır. Kaldı ki artık bu tür kararların ne anlama geldiğini Kürt çocukları bile bilmektedir.


 ANF/BEHDİNAN

YARIN
-  PKK’ye karşı piyasaya sürülenler alternatif olabilir mi?
-   PKK’nin Hizbullah’a yaklaşımı ve Hizbullah’ın manifestosu AKP için neyi ifade ediyor?

-   Siyasal koşullar ve Kürt Ulusal Kongresi ne getirecek?