- Alman siyaseti, II. Dünya Savaşı‘ndan sonra bir kez daha faşizmle sınanıyor. Alman siyasetinin merkez partiler tarafından domine edildiği dönemin sonuna gelmiş bulunuyoruz.
CAFER TAR
Almanya‘nın Saksonya Eyaleti’nde 6 Eylül 2026‘da yapılan eyalet seçimlerindeki tablo, yalnızca Saksonya‘nın değil, bütün Almanya‘nın siyasi tablosunu değiştiren bir sonuç ortaya çıkardı. Seçimler, yıllardır çok güçlü olduğu düşünülen merkez siyasetin aslında ne kadar kırılgan olduğunu ortaya koydu.
AfD, seçimlerde yüzde 43,8 oy alarak tarihi bir başarıya imza attı. Bunun siyaseten ne anlama geldiğini anlamak için diğer 5 partinin oylarına bakmak yeterli olacaktır. AfD‘nin en yakın rakibi olan CDU, onun yarısı kadar bile oy alamadı. Bu sonuçlar, siyaseten AfD bir tarafta, diğer bütün partiler diğer tarafta gibi çok tehlikeli bir sonuç ortaya çıkardı. Bu eğilim devam ederse merkez partileri, AfD ile mücadele ederken kendi aralarındaki ideolojik/politik farkları daha az öne çıkarmak zorunda kalacaktır. Söz konusu yeni durumda seçmen tercihi, AfD ve diğerleri gibi çok tehlikeli bir temelde gelişecektir. Eğer bu noktada Alman siyaseti doğru bir çözüm bulamazsa AfD‘nin yükselişi bundan sonra daha da tehlikeli bir şekilde devam edecektir.
Birçok insan, sorunu sadece Almanya‘nın Nazi geçmişi, Almanların zaten yabancı düşmanı olduğu gibi subjektif nedenlerle açıklamaya çalışıyor. Halbuki Almanya‘nın, özellikle Doğu Almanya‘nın tarihinde güçlü, mücadeleci sol bir damar da var. Dolayısıyla AfD‘nin Saksonya‘daki başarısını sadece Almanların zaten sağcı olduğu gibi tamamen subjektif nedenlerle açıklayamayız.
1990'lı yıllarda yaşanan Sovyetik sistemin çöküşü ve iki Almanya‘nın birleşmesi sonrası ortaya çıkan sosyo/ekonomik dönüşüm, özellikle Doğu Almanya‘da insanların yaşamını oldukça radikal bir biçimde değiştirdi. Batı Almanya‘da yaşayan insanların yaşamında çok köklü bir değişim olmazken, Doğu Almanya‘da yaşayan insanlar için her şeyin bozulduğu ve yeniden yapılmaya çalışıldığı bir dönem başlamış oldu. Dışarıdan birçok insan, iki Almanya‘nın birleşmesini özgürlük ve demokrasi gibi ölçülmesi çok zor kavramlar üzerinden tanımlamaya çalıştı fakat gerçekte o dönem Doğu Almanya‘da birçok insan iş yerini kaybetti, binlerce insan kitlesel olarak işsiz kaldı ve yaşadıkları şehirleri terk edip Batı‘ya göç etti.
Bütün bu tarihsel arka plan, günümüzün ekonomik ve sosyal sorunları ile bileşince karşımıza AfD gerçekliğini çıkardı. Her geçen gün artan enerji fiyatları, enflasyon, endüstride yaşanan dönüşüm ve Almanya‘nın buna uyum sağlamakta zorlanması, sürekli artarak devam eden istikrarsızlık ve göç baskısı, Almanya‘da ortalama seçmen davranışlarını oldukça zorlamaya başladı. AfD ise bu hoşnutsuzluğu hiç zorlanmadan çok basit bir politik anlatıya dönüştürüyor: “Aslında biz Almanya‘yız, bunların hepsi kolay şeyler. Bütün bunların sorumlusu Berlin‘de oturan beceriksiz siyasi kadrolardır. Yaşadığımız bütün sorunların bir türlü çözülememesinin nedeni söz konusu kadrodur. Biz iktidara gelirsek bütün sorunları çözeriz!“
AfD‘nin bu yaklaşımı, toplumsal ve tarihsel gerçekliğin çok uzağında ve ayrıca sorunları çözmek için ortaya koydukları öneriler, bırakın sorunları çözmeyi, tamamen büyütecek türden absürttür. Buna rağmen ortalama Alman seçmeni, bir türlü çözülemeyen sorunların etkisiyle AfD‘nin yalan dilinin etkisi altına girmiş gibi gözüküyor.
CDU‘nun öncülük ettiği geleneksel partiler, uzun süredir AfD‘yle iş birliğine karşı bir siyasi baraj (Brandmauer) kurmaya çalıştı. Bu strateji, uzunca bir süre AfD‘nin iktidar ortağı veya doğrudan iktidar olmasını engellemek için oluşturuldu. Bu strateji, Saksonya Eyaleti’nde AfD‘nin yüzde 43 almasıyla birlikte çöktü. Bu oy oranıyla AfD‘yi iktidar denkleminin dışında tutabilmek için diğer bütün partilerin kendi aralarındaki ideolojik/politik farklılıkları bir kenara bırakıp oldukça karmaşık koalisyonlar kurmaları gerekir. Bu da seçmende “bütün partiler AfD‘ye karşı birleşiyor!” duygusu oluşturur.
Asıl tehlike de tam bu noktada ortaya çıkıyor; böyle bir yaklaşım AfD‘yi sistemin dışında tutmak isterken, kimi seçmende AfD‘ye olan ilgiyi artırabilir. İşte tam da burada Alman siyaseti, II. Dünya Savaşı‘ndan sonra bir kez daha faşizmle sınanıyor. Böylece II. Dünya Savaşı sonrası Alman siyasetinin merkez partiler tarafından domine edildiği dönemin sonuna gelmiş bulunuyoruz. CDU‘nun tartışmasız birinci parti olduğu dönem artık sona ermek üzere, SPD‘nin sendikalar ve diğer işçi örgütleri üzerinden bağ kurduğu işçi sınıfı kökenli seçmen artık başka partilere yöneliyor. Yeşiller'in özellikle Doğu Alman seçmeninde çok ciddi bir karşılığı yok. Sol Parti ise kendi içinde bölünmüş durumda ve BSW‘nin ne yapacağı tam olarak bilinmiyor.
Alman siyasetinin bu parçalı görüntüsü, AfD‘yi geçmişte olduğu gibi marjinal bir parti olmaktan çıkarıp iktidar alternatifi bir partiye dönüştürüyor. Almanya‘da olası bir AfD iktidarı, bütün Avrupa‘da çok yoğun bir sağ dalganın ortaya çıkmasına ve bunların sırayla bütün Avrupa‘da iktidarlaşmasına neden olacaktır. Bu noktada göçmenler de yaşadıkları ülkelere karşı sorumlu davranmalı ve demokrasi cephesinde yerlerini almalıdır.