Bu yüzden İnsan Hakları kavramı Bu ülke için çok daha derinlikli anlamlar içeriyor.
***
İnsan Hakların Evrensel Bildirgesi’nin yayınlamasının da bu yıl 65. yılı oluyor. Sağolsun Fikret İlkiz’den öğreniyoruz ki; Türkiye Bildirge’yi imzaladıktan yaklaşık 15 yıl sonra Türkçeye çevirmiş ama bu sorunlu çeviriyi yayınlamamış; adeta bir „sır“ olarak saklamış.
Bildirge 10 Aralık 1948’de BM Genel Kurulu’nun gündemine geldiğinde, Bildirge’ye ilk imza atan ülkelerden biri de Türkiye olmuş. Ancak Türkiye Bildirge’nin giriş kısmında belirtildiği gibi Bildirge’de yer alan hak ve özgürlüklerden kendi halkını haberdar etmek konusunda ‘unutkan’ bir tavır takınmış.
Türkiye Bildirge’yi imzaladıktan yaklaşık 15 yıl sonra ancak 1960’ların ortalarında hatırlayıp Türkçeye çevirmeye kalkışmış, onu da eksik ve yanlış bir biçimde gerçekleştirmiş ve yayınlamayı da düşünmemiş.
Adeta bir „sır“ olarak saklamış. Bildirgenin ilk tam ve doğru çevirisi 1982 yılında, yani yaklaşık 34 yıl sonra, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi tarafından gerçekleştirilmiş. Bildirgenin Türkiye’de hak ettiği ilgiye kavuşmasının İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) 1986’da kurulmasıyla birlikte gerçekleştiği de bilinen bir gerçek.
Yani Türkiye Devleti’nin 38 yıl önce yapması gerektiği halde yapmadığı işi, İHD 1980’lerin ikinci yarısından itibaren yapmaya çalıştı ve böylelikle önemli bir hizmetin de yolunu açtı.
***
Türkiye hali hazırda insan hakları sicili de oldukça kötü. Eldeki verilere bakıldığında; Türkiye Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) bekleyen başvurular bakımından, en fazla başvurunun yapıldığı ülkeler içinde ikinci sıradaymış. AİHM’in hakkında en fazla ihlal kararı verdiği ülke sıralamasında ise birinci.
Geçmişin bütün hukuksuzluğunu toplumsal belleğin unutkanlığına havale ederek demokratik bir devlet ve toplum oluşturmak imkansızdır. Gerçek bir demokrasi ve onun iradesi, geçmişle yüzleşme ve sorumluları yargı önüne çıkarma iradesidir aynı zamanda.
Unutturulmaya çalışılan anaların, babaların, amcaların, kardeşlerin akıbeti açığa çıkarılmadıkça ve bize bu sonsuz acıları yaşatanlardan hesap sorulmadıkça insanlığın vicdanı hep yaralı kalacak. „Bir daha asla“ diyebilmek için; unutmamak,yüzleşmek ve hesaplaşmak zorundayız.
İnsan hakları konusundaki ilerlemeler,egemen güçlerin hoşgörüsü ile değil ama toplumsal kesimlerin kendi haklarını elde etmek için verdikleri mücadelelerle sağlanabilmiştir.
Bugün gelinen noktada insanlık için tek çıkar yol,barış içinde özgür yaşamayı hedef alan bir düzen sağlamaktır. Yaşama hakkı temelinde, nimetlerin ve külfetlerin eşit paylaşıldığı demokrasiler inşa etmek zorundayız.
Demokrasi ve insan hakları kavramları birbirine doğrudan bağlantılı kavramlardır. Siyasal rejim olarak demokrasi, insan haklarının gerçekleştirildiği düzeni temsil etmektedir. İnsan hakları ise temel olarak, demokrasilerin düşünsel temelini oluşturmaktadır. Demokrasi kavramına nitelik kazandırılmadıkça, demokrasi ve insan hakları üzerine söylenecek sözler, geliştirilecek yorumlar sağlam bir taban oluşturamaz.
F.Hayek’in deyişiyle söylersek; “Demokrasinin bütün hastalıkları, daha fazla demokrasiyle tedavi edilir.”
‘Bir daha asla’ diyebilmek için
Bu ülke yakın geçmişinde büyük trajediler yaşadı. Faili meçhul bırakılan infazların, binlerce kaybın, kitle katliamlarının ve provokasyonların bir avuç çetecinin kararı ve organizasyonuyla gerçekleştirildiğine inanmamız isteniyor. Oysa bu suçları işleyenlerin bizzat kendileri bunu devlet adına yaptıklarını söylemektedirler. Kayıp olaylarına adı en çok karışan devlet kurumu Türk Silahlı Kuvvetleridir. TSK yaşanan kirli savaş sürecinde bölgenin tek hakim gücüydü. İşlenen suçlar bizzat devlet tarafından işlenmiştir. Kontralar devlet tarafından oluşturulmuş ve devlet birlikte var olmuştur.
Evet. Yakın tarihimiz; kayıplar, ölümler ve meçhul bırakılan cinayetler mezarlığı gibidir. Bu bir devlet politikasıdır. TC tüm bunları bir korkutma, sindirme, geri adım attırma politikası olarak kullandı.