Aykan SEVER Postmodern karakterli 3. Paylaşım savaşının paralelinde uluslararası kapitalizmin devrevi krizi derinleşiyor. Bu durumdan kendince “karlı” çıkmayı hedefleyen başta ABD’nin izlediği “Önce Amerika” politikası olmak üzere belli başlı aktörlerin gündeme getirdiği yaklaşımlar süreci daha da içinden çıkılmaz bir seyre sokuyor. Tarafların masaya daha büyük kozlar sürmeye başladığı görülüyor. Bundan kasıt öncelikle “Ticaret Savaşı” adı altında başlatılan ama aynı zamanda askeri hamlelerle desteklenen emperyal politikalar. Trump yönetimi Kanada ve Meksika’nın yanı sıra işi AB menşeli otomobilleri “güvenlik tehdidi” saymaya kadar vardırdı. Başlangıç için özellikle Alman otomobil sanayine dönük bir şantaj diye yorumlayabileceğimiz bu atağın başka düzeylerde tamamlanmaya çalışıldığı görülüyor. Şimdilik özellikle Polonya üzerinde yoğunlaşan, AB içinde bir Truva Atı yaratma isteği göze çarpıyor. Polonya’nın sağcı yönetimi adeta genetik koda dönüştürmeye çalıştıkları “Rus karşıtlığı” üzerinden ABD’nin bütün politikalarına “evet” diyor. Son olarak geçen hafta Polonya ABD’ye topraklarında bir üs kurma karşılığı 2 milyar dolar teklif etti. Elbette ABD için gökte ararken yerde bulunmuş bir nimet olarak üzerine atlayacağı bir gelişme. Bir diğer Truva Atı olmaya aday ülke ise İtalya. Yeni kurulan Salvini hükümeti ABD-İsrail-Rusya ile aynı takımda olmayı istiyor. Amerika’nın askeri-politik hamleleri bunlarla da sınırlı kalmadı. Geçen hafta 19 NATO ülkesinden 18 bin asker Polonya, Estonya, Litvanya ve Letonya’yı da içine alan bölgede ABD öncülüğünde büyük bir askeri tatbikata başladı. ‘Kılıç Darbesi-18’ adı verilen bu tatbikata ilk kez NATO üyesi olmayan İsrail de katılıyor. Paralelinde Litvanya da ülkenin şu ana kadar gerçekleştirdiği en büyük askeri tatbikat olan ve 9.000 askerin katıldığı ‘Gök gürültüsü Fırtınası’nın başladığını ilan etti. Daha büyük hamle ise sırada. ABD, NATO bünyesinde Avrupa’da savaşa hazır 30 bin kişilik bir ordu kurulmasını öneriyor. Öncülüğünü de Almanya’nın yapması istiyor. İlk bakışta bu hamleler Rusya’ya karşı gibi görünse de mevcut savaş içinde bağımsız eğilimler geliştirmeye çalışan AB’nin ve özellikle Almanya’nın yeniden ABD hegemonyası kapsamına dahil edilmeye çalışıldığı görülebilir. Nitekim bu sağlanırsa ABD’nin İran’a dönük politikalarında İran, Çin ve Rusya’nın önemli bir dayanağı ortadan kalkmış olacak. Bu yönde çalışmaların başladığı da görülüyor. Nitekim İngiliz basını, “İsrail’in İran’ın nükleer silah yapma kararlılığını gösteren” gizli belgeleri İngiltere ve Avrupalı müttefikleriyle paylaşarak Tahran’la yapılan nükleer anlaşmadan çekilmeleri için baskıyı arttırdığını yazdı. Konuya başyazılarından birini de ayıran Times’ın, bu yazıya “Tahran’ın yalanları” başlığını atması sanırım soruna nasıl yaklaştıklarını göstermek için yeterli. Pazartesi günü Berlin’de gerçekleşen Merkel-Netanyahu görüşmesi de bu politikanın elbette bir parçası. Merkel’in bu görüşmede İran’ın balistik silah programı ile Yemen ve Suriye’deki faaliyetlerinin kısıtlanması ve İran’ın “İsrail sınırına yakın bölgelerden uzaklaştırılması”ndan bahsetmesi, akabinde Hamaney’in, İran’ın askıya aldığı nükleer çalışmalarını yeniden başlatılması için talimat vermesiyle karşılık buldu. Postmodern savaş içindeki belirleyici aktörlerden en zayıfı AB. Bunun önemli nedenlerinden biri 28 üyeli birliğin dış politika başta olmak üzere birçok konuda adım atmak için oy birliğini şart görmesi. Bu yaklaşım çoğu zaman AB’nin adım atamamasıyla sonuçlanıyor. Muhtemelen bunu gören Merkel bu hafta başı “faaliyet kabiliyeti daha yüksek” ve “daha hızlı işleyen” bir AB’ye ihtiyaç olduğunu ve bu yüzden Komisyon’un küçültülmesinin bir “tabu” olarak görülmemesi gerektiğini söyledi. Merkel ayrıca, BM Güvenlik Konseyi’nde temsil edilen AB üyesi devletlerin kendilerini gelecekte birer Avrupa temsilcisi olarak görmelerini istedi. Gücü elinde toplamaya çalışan Merkel’in burada özellikle Fransa’yı işaret ettiğini düşünebiliriz. Merkel’in “Önce AB” yönelimine girmesi ABD’nin salvolarını savuşturmaya yetecek mi? Bu haliyle zor görünüyor. AB içinde sağın yerine “sosyal bir Avrupa”yı temsil eden eşitlikçi-dayanışmacı-özgürlükçü politikalar hakim olmadığı sürece AB’nin mevcut işsizlik, milliyetçilik, ırkçılık, savaş girdabından sağlam çıkması bir hayli zor.