• TİHV Genel Başkanı Metin Bakkalcı, 'çerçeve yasa'nın çatışmaların sonlandırılması açısından önemine dikkat çekerek, ortak bir geleceğin inşası için çatışma sürecinde yaşanan ağır hak ihlalleriyle yüzleşilmesi gerektiğini söyledi.

 

Ortak bir geleceğin insan hakları ve hukukun üstünlüğü temelinde kurulabileceğini ifade eden TİHV Genel Başkanı Metin Bakkalcı, silahlı mücadeleye son verme kararı alan bir yapıya, elinde silahı olmayanların, 'bu koşulda olmalıdır' demesinin ahlaki olarak öncelikle haddi olmadığını vurguladı.

Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Genel Başkanı Metin Bakkalcı, 'çerçeve yasa'ya ilişkin MA'dan Sema Bingöl'e konuştu. Bakkalcı, "Bu çatışma sürecinin sonlanmasıyla ilgili olan bu kanun, her şeyden önce insanların hayatını yitirmesine son vermiş olacak. Bundan daha kıymetli bir şey olamaz" dedi.

Ahlaki olarak haddi değil

'Çerçeve yasa'nın insan hakları literatürü açısından çatışan taraflar arasında bir anlaşma olarak ifade edilebileceğini belirten Bakkalcı, şunların altını çizdi: "Bütün görüşmeleri bilmiyoruz. Bilmemiz de gerekmiyor, çünkü neticede silahların susması meselesinin muhatapları, elinde silah olanlardır. Onlar istediği türden bir pazarlık yapabilir. Silahlı mücadeleye son verme kararı alan bir yapıya, üçüncü tarafların, yani elinde silahı olmayanların, 'bu koşulda olmalıdır' demesi, ahlaki olarak öncelikle haddi değildir."

Ortak bir gelecek tahayyülü

Silahlı mücadelelerin ardından demokratik siyasete dönüşün başarılı olabilmesi için uluslararası deneyimlerin incelenmesi gerektiğini kaydeden Bakkalcı, "Dünyada pek çok acı deneyimlerden süzülmüş olan Birleşmiş Milletler'in silahsızlanma, sivil hayata dönüş ve toplumsal yaşama katılım adı altında kısa adı 'DDR' olan bir programı var. Bu programın ruhuna, ilkelerine uygun yaklaşımla çaba gösterilmesi gerekiyor. Tabii ki birlikte yaşam herkesin dileği. Ortak bir gelecek tahayyülü ise evrensel insan hakları değer ve ilkelerine dayalı bir gelecek tahayyülü ile olabilecek bir şey" şeklinde konuştu.

Travmalardan arınmamız gerekiyor 

Geçmişte yaşanan hak ihlalleri ve acılarla yüzleşilmeden ortak gelecek kurulamayacağını vurgulayan Bakkalcı, şöyle devam etti: "Geçmişi kapatalım, geleceğe bakalım gibi bir cümlenin gündelik hayatta karşılığı yok. Çünkü Türkiye yakın tarihinde, özellikle Kürt meselesi ile ilgili, hele de son 40 yıldan fazla bir zamandır yaşanan bu çatışma ortamında gerçekleşmiş olan ne yazık ki ağır ve ciddi insan hakları ihlallerinin yol açtığı, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde travmalardan arınmamız gerekiyor. Bunlardan arınmadan 'Hadi geçmişi kapattım, geleceğe bakalım' demek, bu kolektif travmatik bellekle olanaklı değil.

Daha çok çaba gerekiyor

Bunları söylemiş olma hali, kanunun eksiklerine işaret eden bir şey değil. O, onların anlaşmasıdır. Son derece kıymetlidir ama bizim daha çok çaba göstermemiz gerektiği de âşikârdır. İnsan haklarına dayalı rejim fikri, Türkiye'de de dünyada da büyük ölçüde terk edildi. Şimdi durum buysa ve ihlallerden bahsediyorsak buna yol açan aktif özneler var. Her şeyi eşitleyemeyiz ama neticede insan hakları perspektifinden bir hayli berrak olan bir takım ilke ve değerler var. Bunlara asli olarak hürmet edilmediği aşikar ama bundan sonra hürmet edilmeyeceği anlamına gelmiyor. Bunun için ısrar edeceğiz, çaba göstereceğiz."

Türkiye'nin en olumsuz dönemi

Bakkalcı, Gothenburg Üniversitesi V-Dem Enstitüsü tarafından hazırlanan 1948-2025 yılları arasında Türkiye'nin demokrasi endeksini gösteren grafiğe işaret ederek, şunları söyledi: "Gördüğünüz gibi 2004'ten itibaren Türkiye'de bir negatif gidiş var. Türkiye, 2017'den bu yana 9 yıldır neredeyse 1980 askeri darbesindeki 2 yıl dışındaki en uzun süreli en olumsuz dönemini yaşıyor. 2015 silahlı çatışmanın Kürt meselesi ile ilgili yeniden başladığı bir dönemdir, 2016 ise darbe girişiminin olduğu yıldır. Bu dönem demokrasinin, insan haklarının, hukukun üstünlüğünün esas olarak olağanüstü biçimde tahrif olduğu bir dönemdir. Şimdi böyle bir dönemde bir çatışma ortamının sonlanmasına ilişkin asli muhataplar elinde silahı olanlardır."

Suç işliyorlar, son vermeliler

Bakkalcı, Meclis Komisyonu'nun raporunda yer alan Anayasa Mahkemesi (AYM) ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kararlarının uygulanmasına ilişkin önerilere değinerek, "Raporun 7. maddesinde, 'AYM ve AİHM kararlarına uyulması' diye bir öneri yer aldı. Utanç vericidir. Yani AYM kararlarını uygulamayan bir ortam ve uygulamayan öznelerin, bunu bir öneri olarak getiriyor olması hakikaten ayıp. Çünkü burada suç işleniyor. Derhal bu suç işlemelerin son bulması gerekiyor.

Bir suç var ortada. 2016'da Kanun Hükmünde Kararnameler (KHK) ile Belediye Kanunu'nda bütünüyle hukuka aykırı bir işlem yapıldı. Barış İçin Akademisyenler, bir adil yargılama sürecine zinhar hürmet edilmeden kaldı ki Anayasa Mahkemesi 2018'lerde bunun bir ifade özgürlüğü bağlamında aslında bir ihlal olduğunu tespit etti. Buna rağmen 2026'ya geldik. 10 yıl geçti, 10 yıl. Suç işlemede ısrar ediliyor. O zaman hani neler yapılacak meselesinde bu suç işlemelerin öncelikli olarak herhangi bir yasal düzenleme gerekmeden son bulması gerekiyor."

'Umut hakkı', derin bir acısıdır

Bakkalcı, müzakere sürecinde Rêber Apo'nun rolüne ve 'umut hakkı'nın bu süreç açısından taşıdığı öneme dikkat çekerek, şunları dile getirdi: "PKK açık deklarasyonlarda bulunarak, müzakere sürecinde ancak Abdullah Öcalan'ın önderliğinde yer alabileceklerinin kaydını düştü. Dolayısıyla bunun ortamı sağlanmalıdır. Bu konunun kritik ehemmiyeti aşikar ama 'umut hakkı', bu ülkenin derin bir acısıdır aynı zamanda. Bu, 2003'ten itibaren Türkiye'nin üyesi olduğu Avrupa Konseyi'nin ilgili ortamlarında bir ihlal olarak nitelendirildi. İnsanlara bir gün dışarı çıkacak bir hak olarak tanımlanıyor ve bu hakkın ihlali, işkence ve kötü muamele düzeyinde ele alınıyor ve AİHM, Türkiye'de ilk kez 2014'te Abdullah Öcalan için ve daha sonra üç farklı dosyada 'umut hakkı' ihlali kararı verdi.

Bu ihlal, derhal so bulmalı

'Umut hakkı', tabii ki Abdullah Öcalan'ın şahsında kendi başına bu süreçle ilgili de önemli bir şey ama 2014'ten beri bu ülkede, Abdullah Öcalan dahil 4 bin insanla da doğrudan ilgili bir suç işleme süreci var. Bir ihlal var ve ısrarlı bir şekilde suç işleniyor. Bu ihlallerin herhal son bulması gerekiyor. 2014'ten 2026'ya 12 yıldır bir düzenleme yapılmadı. Bu düzenleme derhal yapılmalıdır." ANKARA