Ortadoğu siyaseti üzerine çalışmaları ile bilinen Amerikalı siyaset bilimi profesörü Marc Lynch’in Foreign Policy’de yayınlanan "Amerikan Ortadoğu’sunun Sonu!" başlıklı yazısının ikinci bölümü
- ABD'nin tasarladığı bölgesel düzendeki baskıcı liderlere destek vermesi, Amerikan liderleri bu yolu izlediği sürece sürekli istikrarsızlık, ekonomik ve siyasi başarısızlık ile şiddetli çatışmalarla dolu bir bölge sonucu doğuracaktır.
- ABD’ye güvenini yitiren Arap müttefikleri, Washington’dan bağımsız hareket ederek Çin ve Rusya’yla ilişkilerini geliştirebilir veya bölgesel çatışmalara müdahil olabilir. Ortaya çıkan bu yeni düzeni büyük ölçüde ABD’nin kontrolü dışındaki güçler şekillendirecek.
- ABD, bölge halklarının desteğini kazanmayı hiçbir zaman ciddi biçimde düşünmedi. Washington, baskıcı Arap yöneticiler üzerine kurduğu strateji nedeniyle, Ortadoğu'da demokrasiyi teşvik etmeyi ve insan haklarını savunmayı hiçbir zaman gerçekten üstlenemedi
- Washington, hakim olmadığı bir Ortadoğu’yu tasavvur etmekte ve mevcut bölgesel düzene gerçek alternatifler düşünmekte zorlanıyor; düzen ne kadar başarısız olmuş olursa olsun. Fakat bu düzen artık sona eriyor.
Marc Lynch* - Çeviri: Yeni Özgür Politika
İran savaşını Washington’ın “Süveyş anı” olarak nitelendirmek artık neredeyse yerleşik bir ifadeye dönüştü. Bugünkü felaket ile 1956’da İngiltere, Fransa ve İsrail’in Süveyş Kanalı’nı Mısır’ın elinden almak için giriştiği ve başarısızlıkla sonuçlanan operasyon arasında gerçekten de önemli benzerlikler var. O dönemde yaşanan hezimet, Mısır Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’a çarpıcı bir siyasi zafer kazandırmıştı. “Süveyş” zamanla Avrupa imparatorluklarının çözülüşünün ve çok kutuplu dünyadan Soğuk Savaş’ın iki kutuplu düzenine geçişin simgesi haline geldi. Ancak Süveyş Krizi, İngiliz ve Fransız imparatorluklarının Ortadoğu’daki varlığını bir anda sona erdirmedi. Fransa, Cezayir’i elinde tutmak için altı yıl daha savaşmaya devam etti. Birleşik Krallık ise Körfez’deki hakim gücünü yaklaşık 15 yıl daha korudu; Umman’da ve bugünkü Yemen topraklarında ayaklanmalarla mücadele etti ve ancak 1971’de bölgeden tamamen çekildi. Tarihi dönüşümlerin bütün sonuçlarını ortaya çıkarması zaman alır.
ABD ile İsrail ilişkileri
İran’da yaşanan Amerikan felaketinin etkilerinin tamamının görülmesi de benzer şekilde zaman alacak. Kısa vadede Amerikan öncülüğündeki bölgesel düzen ortadan kalkmayacak. ABD, İran’ın yok ettiği askeri üslerden bazılarını terk edebilir. Ancak bölgenin savunmasında önemli bir aktör olmayı sürdürecek. Körfez ülkelerinin de Washington’la ilişkilerini bir anda koparması beklenmiyor. Geleceklerinden endişe eden ve önlerinde belirgin bir alternatif görmeyen bu ülkeler, aksine ABD’yle bağlarını daha da güçlendirebilir. Suudi Arabistan’ın uzun süredir üzerinde çalıştığı nükleer anlaşmayı sonuçlandırmaya çalışması bunun bir örneğiydi. Ne var ki Trump ertesi gün anlaşmanın şartlarını değiştirdi ve mutabakatı belirsizliğe sürükledi. Körfez ülkelerinin İsrail’e karşı askeri bir tehdit oluşturması veya İran’a bugünkünden daha fazla yaklaşması da pek olası değil. ABD ile İsrail arasındaki kopuş gerçek ve muhtemelen kuşaklar boyunca etkisini gösterecek ölçekte olsa da bu durum kısa vadede ittifakı parçalamayacak. Arap ülkeleri de İsrail’le çalışma ilişkilerini sürdürecek ve İsrail’in askeri kapasitesinden ve gözetleme teknolojilerinden yararlanmaya devam edecek.
Son krizler
Bölgedeki aktörlerin yapmaya başlayacağı küçük ayarlamalar da ilk bakışta pek önemli görünmeyebilir. Ülkeler, Amerikan üstünlüğünün en güçlü olduğu dönemlerde bile kendi çıkarlarının peşinden gittiler. ABD’ye en bağımlı müttefikleri bile işleri ağırdan alma, Washington’ın baskısından sıyrılma ve Amerikan yönetimlerini kendi çıkarları doğrultusunda etkileme konusunda oldukça ustalaştı. Bundan sonra da yerel rekabetlerini sürdürecek, rejimlerinin ayakta kalmasını önceliklendirecek ve güvenliklerini garanti altına almaya çalışacaklar. Bazen bunun yolu Washington’la işbirliğinden geçecek; bazen de geçmeyecek. Ancak kısa vadede devamlılık gibi görünen tabloyu uzun vadede sürdürülebilirlikle karıştırmamak gerekiyor. Süveyş Krizi yaşandığında Avrupa imparatorluklarının çözülüşü artık kaçınılmaz hale gelmişti. Bunun nedeni tek bir başarısız politika değildi. Milliyetçiliğin ve sömürgecilik karşıtı hareketlerin yükselişi, Avrupa’nın emperyal modelinin ekonomik ve siyasi açıdan tükenmesiyle birleşmişti. Amerikan Ortadoğu düzeni de yıllardır yavaş yavaş çöküyordu. Üst üste gelen siyasi ve stratejik başarısızlıklar bu yapıyı aşındırdı. Son krizler ise ortak bir amacın artık kalmadığını ve Amerikan askeri gücünün sanıldığı kadar etkili olmadığını açıkça ortaya koyarak bu süreci doruk noktasına taşıdı.
Kaos devam edecek
Washington’ın, onlarca yıldır Ortadoğu politikasının temelini oluşturan çizgiyi korumaya çalışması kaçınılmaz bir ayartı olacak. Bunun için, bizzat tasarladığı bölgesel düzenin içinde yer alan acımasız, güvensiz ve baskıcı liderlerle kurduğu ilişkilere yaslanabilir. Amerikan liderleri aynı yolu izlemeye devam ederse aynı sonuçla karşılaşmayı beklemeli: sürekli istikrarsızlıkla boğuşan, ekonomik ve siyasi açıdan başarısızlığa sürüklenen ve şiddetli çatışmaların tekrar tekrar patlak verdiği bir bölge. Bu çatışmaların yalnızca zaman zaman Amerikan askeri gücünü doğrudan içine çekmesi mümkün. Ancak ortaya çıkan kaos, Washington’ın dikkatini sürekli bölgeye çevirmeye ve kaynaklarını durmaksızın tüketmeye devam edecek. Bitmeyen savaşlar da bitmeyecek. Bu sonucun, çatışmaları yönetmeye ve sorunlu aktörlerle ilişkileri sürdürmeye alışmış Amerikan politika yapıcılarına kabul edilebilir gelmesi mümkün. Ancak Washington, hiçbir şey değişmemiş gibi davranarak yeni bir bölgesel düzene geçişi sonsuza kadar engelleyemez.
Arap müttefikler
ABD’ye olan güvenini yitiren Arap müttefikleri, kendi başlarına hareket etme konusunda giderek daha özgür davranacak. Bu bazen Washington’ın istememesine rağmen İran’la diplomasi yürütmeleri, Çin ve Rusya’yla ilişkilerini geliştirmeleri anlamına gelebilir. Bazen de Libya, Sudan ve Afrika Boynuzu’na müdahil olmaları ya da Irak, Lübnan, Suriye ve Yemen’de şiddetli çatışmaları yeniden alevlendirmeleri anlamına gelebilir. Ortaya çıkmakta olan bu yeni düzeni büyük ölçüde ABD’nin kontrolü dışındaki güçler şekillendirecek. Bunların başında İsrail geliyor. İsrail, Washington ne düşünürse düşünsün askeri müdahaleciliğini sürdürmeye kararlı. Haziran ayında ABD ile İran arasında varılan mutabakata rağmen Hizbullah’la savaşını sürdürdü ve Lübnan’ın güneyindeki askerlerini çekmeye niyetli olmadığını gösterdi. İsrailli yetkililer, Suriye’de de askeri varlıklarını sürdüreceklerini söylüyor. Üstelik İsrail içinde daha temkinli bir politikaya geçilmesi yönünde ciddi bir baskı da yok. Bu nedenle Batı Şeria’nın ilhakının ve Gazze’nin bütünüyle yok edilmesinin önünde çok az engel bulunuyor. İran’ın da İsrail gibi istikrarsızlığı kalıcılaştıracak politikalar izlemek için güçlü nedenleri var. Sürekli çatışma, rejimin kötüleşen ekonomik ve toplumsal koşulların sorumluluğunu dış tehditlere atmasına ve İran halkına karşı “direniş” stratejisini meşru göstermesine yardımcı oluyor.
Rekabet yeniden başlayabilir
Üstelik İran hâlâ şiddeti tetikleyebilecek kapasiteye sahip. Savaş ülkeye ağır zarar vermiş olsa da rejim ayakta ve bölgesel nüfuzu daha da güçlenmiş durumda. İran, Hürmüz Boğazı’nı etkili biçimde kontrol edebildiğini ve bölgedeki Amerikan müttefiklerini vurabildiğini gösterdi. Hizbullah gibi müttefiklerinin aldığı darbeler de Tahran’ın vekil güçler üzerinden nüfuz kullanma kapasitesini kalıcı olarak ortadan kaldırmayacaktır. ABD’nin Irak ve Lübnan gibi zayıf hükümetlere İran yanlısı milisleri silahsızlandırmaları için baskı yapması da yeni çatışmaları tetikleyebilir. Böyle bir çatışmada üstünlüğün İran’la bağlantılı güçlerin eline geçmesi muhtemel. Bölgedeki ittifaklar da Amerikan yetkililerinin tasarladığı İran karşıtı koalisyondan giderek uzaklaşacak. Körfez ülkelerinin birçoğu Amerikan korumasına güvenmek yerine Tahran’ın hedef listesinin dışında kalabilmek için İran’la kendi aralarında anlaşmalar yapabilir. Bölgesel siyaset de Washington’ın çizgisini izlemekten çok BAE ile Suudi Arabistan arasındaki giderek derinleşen liderlik rekabeti etrafında şekillenebilir.
İran savaşı şubat ayının sonunda başlamadan önce Riyad, ABD’nin desteklediği BAE-İsrail ittifakına karşı koymak amacıyla Mısır, Pakistan, Katar ve Türkiye’yi de içeren bir koalisyon oluşturmaya başlamıştı. Çatışmalar yatıştıktan sonra bu rekabet yeniden başlayacaktır. Bunun halihazırda zor durumdaki devletleri daha da istikrarsızlaştırması, bölge geneline yayılması ve Washington’ın dikkatini başka yerlere vermiş olduğu bir ortamda başa çıkmakta zorlanacağı sayısız yeni kriz üretmesi muhtemel.
Yeni protesto dalgası kapıda
Son olarak, İran savaşının bölgenin zaten zorlanan ekonomileri üzerindeki etkileri yayıldıkça rejimlerin çoğu içeriden gelen giderek daha büyük bir baskıyla karşılaşacak. Bu etkileri yalnızca İran saldırılarında altyapısı zarar gören ülkeler hissetmeyecek. Örneğin Mısır’da yakıt ve gıda fiyatlarındaki sert artışlar ile savaşın küresel deniz taşımacılığını aksatması sonucu Süveyş Kanalı gelirlerindeki devasa kayıplar, zaten ağır olan bütçe ve işsizlik krizlerini daha da derinleştiriyor.
ABD yardımlarındaki kesintilerden halihazırda zarar gören birçok ülke, zengin Körfez devletleri de kendi ekonomik sorunlarıyla boğuşurken bir başka önemli dış yatırım kaynağını kaybedebilir. İçerideki ekonomik ve siyasi hoşnutsuzluk, Gazze konusunda büyüyen öfkeyle birleştiğinde son derece güçlü bir patlayıcı karışım ortaya çıkıyor. 15 yıl önceki ayaklanmaları andıran yeni bir protesto dalgasının yaklaşmakta olması hiç de uzak bir ihtimal değil.
Son şans
Eski bölgesel düzenin şiddet yoluyla çökmesi, işleyen bir yenisini kurma girişimlerini sekteye uğratabilir, hatta tamamen imkansız hale getirebilir. Ama bu dönem, ABD için de şimdiye kadar böylesine yıkıcı sonuçlar doğuran temel anlaşmaları yeniden tanımlamak adına bir fırsat olabilir. Yeni bir Ortadoğu politikası oluşturmanın ilk şartı, “gerçekçilik” adına otoriter ve hukuksuz müttefiklerle ilişkileri önceliklendirme tercihinin yeniden düşünülmesi. Washington onlarca yıl boyunca Arap kamuoyunu fazla önemsemesine gerek olmadığına inandı; çünkü Arap yöneticilerin her türlü muhalefeti bastıracağına güveniyordu. Benzer biçimde, İsrail Filistin topraklarını adım adım ilhak ederken ve gerçek bir barış müzakeresine yanaşmazken iki devletli çözümü desteklediğine dair içi boş açıklamalar yapmanın Arap müttefiklerini kendi safında tutmaya yeteceğini varsaydı. Bunun sonucu, ABD’nin bölge halklarının onayını, hatta desteğini kazanabilecek politikalar geliştirmeyi hiçbir zaman ciddi biçimde düşünmemesi oldu. Aynı nedenle Washington demokrasiyi teşvik etmeyi veya insan haklarını savunmayı da hiçbir zaman gerçekten üstlenemedi; çünkü kurduğu strateji bunların yokluğuna dayanıyordu.
Demokrasiye ve hukukun üstünlüğüne hem içeride hem de dışarıda küçümseyerek yaklaşan Trump yönetiminin bu tabloyu değiştirmesi beklenemez. Stratejileri arasında sürekli savrulan Trump’ın herhangi bir türden yeni bir bölgesel düzen tasarlayabilmesi bile güç görünüyor. Ancak onun ardından gelecek başkanın mevcut statükodan kopmak ve daha tutarlı, daha etkili bir Ortadoğu stratejisi oluşturmak için gerçek bir fırsatı olacak.
İran fiyaskosu
Bunun ilk adımı, askeri müdahaleyi ilk başvurulacak yöntem olmaktan çıkarmak ve hava saldırılarını diplomasi aracı olarak kullanmaya son vermek olmalı. Washington’ın önceliği saldırı değil, savunma olmalı. Bu niyeti göstermenin yollarından biri, Körfez genelinde hasar gören veya yok edilen Amerikan askeri üslerini yeniden inşa etmekten vazgeçmek olabilir. Bunun yerine istihbarat paylaşımına, Körfez ortaklarının füze savunma sistemlerine ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer özgürlüğünün korunmasına yatırım yapılmalı. ABD, Ortadoğu’da istikrarı askerileştirilmiş bir çevreleme politikasıyla değil, diplomasi ve ortak savunma yoluyla sağlamaya çalışmalı.
İran fiyaskosu, savaş çağrısı yapan şahinlerin söylemlerinin ve “kararlı adım” vaatlerinin ne kadar içi boş olduğunu bütün çıplaklığıyla ortaya koydu. Artık Washington’ın İran’ı bölgesel güvenlik sisteminin çıkar sahibi ve sorumluluk üstlenen bir ortağı haline getirebilecek diplomatik bir sürece bağlılığını göstermesinin zamanı. Körfez ülkeleri, İran’ın son saldırılarına duydukları öfkeye rağmen böyle bir yaklaşıma açık olabilir. Nitekim Suudi Arabistan ile İran, daha önce yaşanan İran saldırganlığının ardından 2023’te ilişkilerini yeniden yakınlaştırmıştı. Obama yönetimi de 2015 İran nükleer anlaşması için yürütülen müzakereler sırasında buna benzer bir vizyon ortaya koymuştu. Hatta Başkan Yardımcısı JD Vance bile yeni bir anlaşmanın ardından ABD-İran ilişkisini “temelden dönüştürmeye” hazır olduklarını söylemişti. Bu hedef hâlâ ortada. Ancak yeni yönetimin bunu gerçekten hayata geçirmeye niyetli olduğunu hızlı ve kararlı biçimde göstermesi gerekecek. ABD politikasındaki yeniden başlangıç, Washington’ın müttefiklerine yaklaşımını da kapsamalı. Buna İsrail de dahil. ABD-İsrail ilişkisini yeniden düşünmek için koşullar olgunlaşmış durumda. Haziran ayında yayımlanan bir Quinnipiac Üniversitesi anketine göre Demokratların yaklaşık üçte ikisi ve bağımsız seçmenlerin yarısından fazlası, ABD’nin İsrail’i gereğinden fazla desteklediğini düşünüyor.
Washington vazgeçmeli
Temmuz ortasında Temsilciler Meclisi’ndeki Demokratların yarısından fazlası, İsrail’e yönelik Amerikan askeri yardımının kesilmesini öngören bir yasa tasarısına oy verdi. Gelecek yönetim bu siyasi ivmeyi kullanarak İsrail üzerinde, Amerikan hükümetlerinin uzun zamandır uygulamaktan kaçındığı türden bir baskı kurmalı. Washington’ın müttefikinden vazgeçmesi gerekmiyor. Ancak İsrail’den, kontrolü altındaki bütün topraklarda insan haklarına saygı göstermesini, Batı Şeria’nın adım adım ilhakına son vermesini ve Lübnan ile Suriye’de istikrarsızlığı körükleyen müdahalelerini durdurmasını talep etmeli.
Daha geniş açıdan bakıldığında, bölgesel istikrar için ABD’nin uluslararası insan hakları normlarına yeniden bağlılık göstermesi gerekiyor. Suriye ve Yemen gibi ülkelerdeki ayrılıkçı hareketlere karşı çıkmalı; Sudan ve Libya gibi yerlerde müttefiklerinin askeri müdahalelerini ve vekalet savaşlarını caydırmalı; Irak ve Lübnan hükümetlerine, henüz buna hazır değillerken Iraklı milisleri ve Hizbullah’ı silahsızlandırmaları için baskı yapmayı bırakmalı. Ülke içindeki istikrar ise demokratik değişim gerektiriyor.
Son fırsat...
ABD açısından bu, insan haklarının korunması da dahil olmak üzere reformları teşvik etmek ve otoriter müttefiklerin ağır baskı politikalarını cezasız biçimde uygulamasına izin veren eski anlaşmadan vazgeçmek anlamına geliyor.
Bu mesaj Kahire’de, Riyad’da ve aslında bölgenin pek çok başkentinde hoş karşılanmayacak. Ancak bölgesel düzenin gerçek anlamda dönüşmesi, bu rejimlerin kronikleşmiş sorunlarıyla yüzleşilmeden mümkün olmayacak. Yeni Amerikan politikaları bir gecede istikrarlı ve barışçıl bir Ortadoğu yaratmayacak.
İlk etapta, Amerikan ikiyüzlülüğüne ve kötüye kullanımına alışmış bir bölgeden fazla bir halk desteği de görmeyecek. İlerleyen yıllarda ise bölgede halka karşı daha duyarlı ve demokratik hükümetlerin ortaya çıkması, ABD’yi eleştirmek ve kınamak için yarışan hırslı siyasetçiler nedeniyle Washington açısından ciddi baş ağrılarına yol açabilir. Ancak uzun vadede, Washington’ın popüler olmayan politikalarını sorgusuz sualsiz izlemeye ya da halkın muhalefetini bastırmaya daha az istekli rejimlerin hüküm sürdüğü bir Ortadoğu, bugünkünden daha istikrarlı olabilir. Washington, hakim olmadığı bir Ortadoğu’yu tasavvur etmekte ve mevcut bölgesel düzene gerçek alternatifler düşünmekte zorlanıyor; düzen ne kadar başarısız olmuş olursa olsun. Fakat bu düzen artık sona eriyor. Bu da Amerikan liderleri için rotayı değiştirebilecekleri son fırsat olabilir. Bunu başaramazlarsa, kendilerinden önce gelen Avrupa imparatorluklarının Ortadoğu’dan silinişi gibi, Amerikan Ortadoğu’sunun da yavaş yavaş ortadan kayboluşunu seyretmek zorunda kalacaklar.
* Marc Lynch: George Washington Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler profesörüdür. Üniversitenin Ortadoğu Siyaseti Projesi’nin direktörlüğünü ve Afrika Sosyal Araştırmalar Programı’nın eş direktörlüğünü yürütmektedir.
The New Arab Wars: Uprisings and Anarchy in the Middle East (Yeni Arap Savaşları: Ortadoğu’da Ayaklanmalar ve Anarşi) kitabının yazarıdır.
Kaynak: Foreign Affairs Magazine
Birinci bölüm: https://www.ozgurpolitika.com/haberi-amerikan-ortadogusunun-sonu-213745