Öcalan’ın, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne yaptığı savunmanın özü ANF’ye yansıdı. Savunmada yer alan şu belirlemeler soruna ilgi duyanların dikkatinden kaçmamıştır:
“PKK, Kürt sorununun çözümünü demokratik ulus inşasında gördü. Şimdiki sorun kayması, bu amaca demokratik yasal siyasetle mi, yoksa topyekûn devrimci halk savaşımıyla mı varılacağına ilişkindir.” “Ya sorunların barış ve demokratik siyaset yoluyla çözümü demokratik anayasa yöntemiyle geçekleştirilecektir. Ülkelerin hem devlet, hem de ulus olarak bütünlüğünü mümkün kılan bu çözüm radikal demokratik dönüşümleri gerektirmektedir. Ya da eğer öncelikle arzu edilen bu yol ısrarla engellenirse, geriye KCK’nin tek taraflı ve devrimci tarzda kendi demokratik otoritesini inşa etme ve savunma yolu kalacaktır.”
Mantığı, politik hatları gayet açık…
“Demokratik ulus”un inşasında anayasal çözüm! Bunun için demokratik siyaset ve radikal demokratik dönüşümler… Böylece “Ülkenin devlet ve ulus bütünlüğü” de korunmuş olacak… Önerme Türkiye kimliğine de son derece uygun. Israr, arzu öncelikle bu; siyasal strateji de öyle… Bunun “Israrla engellenmesi durumunda ise” Öcalan’a göre “PKK, alternatifsiz kalmayacak ve tek taraflı demokratik otoritenin inşasına yönelecek.”
Bu da doğallığında “devlet ve ulus bütünlüğünü” zorlamış; çelişki ve çatışmaları derinleştirmiş olacak…
Soruna duyarlı çevreler kadar, toplum bilimcilerin de Öcalan’ın ilk önermesine sıcak baktığını ve bu önermenin Türkiye de giderek meşru, kabul edilebilir bir zemine oturmakta olduğunu söyleyebiliriz.
Kamuoyuna yansıyan “devlet-Öcalan, devlet-PKK görüşmeleri”nde de bunun ipuçlarını görmek mümkün…
Burada anahtar ifade “devletin ve ulusun bütünlüğü” vurgusudur. Bu “bütünlük” içinde sorun çözülebilir miydi? Sorusu tekrardan sorulabilir. Evet, çözülebilirdi.
İki tarafın da; kırıp dökmeden, tarihsel gerçekleri göz ardı etmeden, toplumsal hassasiyetleri zedelemeden geliştirebileceği en makul en barışçıl çözüm bu olabilirdi…
Bundandır ki “demokratik ulus” tezi destek bulmuş, taraflar arasındaki görüşmeyi “müzakere” aşamasına taşımıştı…
Peki, ne oldu?
AKP, “açılım” ve sonrası politikalarıyla bu süreci dejenere ederek yozlaştırdı. Ciddiyetten uzak ve basit eğilimler çizerek olası bir çözümün önüne geçti… Şiddet politikalarıyla Kürtleri “ikinci seçeneğe” zorladı.
Şöyle bir hakikat vardır:
Eğer “karşıtınız”; doğru zamanda, doğru yöntem ve taleplerle karşınızda ise, her şeyi ile “meşru zemine” oturmuş demektir. Bu zemine oturanlar karşısında etkili politika ve argümanlar oluşturamaz, yığınları etkileyen başarılar elde edemezsiniz.
Böyle bir durumda da ısrarla ve inatla iki şey yapmaya çalışırsınız.
Birincisi, karşıtınızın “değişim geçirmediğini” tekrarlayıp durmak.
İkincisi, değişim öncesi algı, anlayış, strateji ve eylem tarzına zorlamak.
AKP iktidarının görmek istediği “Öcalan ve PKK” değişim geçiren “Öcalan ve PKK” değil, eski “Öcalan ve PKK” dir.
AKP’nin geliştirdiği strateji de böyle bir stratejidir. Böylece Kürtler oturduğu meşru zemini yitirecek, yerine AKP oturacaktır!
Kitlelere “bölücü, ayrılıkçı, silah ve şiddet yanlısı” olarak ajite edilmiş bir Öcalan ve PKK ile mücadele etmek; şiddet seçeneğine destek bulmak çok daha kolaydır çünkü…
* * *
Buradan bakıldığında iktidar içi mücadelenin, bir yönüyle de  “Kürtleri yasal demokratik zeminde tutmak ile bu zeminden uzaklaştırmak mücadelesi olduğunu söyleyebiliriz.
Kürtler, yasal zeminde durup barışçıl demokratik çözümde ısrar ettikçe, AKP açık iktidar kaybına uğramaktadır.
Bütün mesele budur…
delil-karakocan@hotmail.com