Amed Silvan’dan Suriçi’ne, Cizre’den Nusaybin’e, Dersim’den Bismil’e, nereye bakarsak bakalım, Kürtlere yönelik saldırı motivasyonunun devlet tarafından örgütlenme şeklinin 1990’lara kıyasla birçok anlamda değiştiği görülecektir. Müzakerelerin sona ermesiyle başlayan yeni savaşa ilişkin en az tartışılan şeylerden birisi, savaşın yeni ideolojik harcı yani AKP döneminde filizlenen yeni İslamcı ırkçılıktır. AKP’nin Kürtlere karşı yeni savaşı sadece Türk milliyetçiliği değil İslami temsillerle sentezlenmiş bir Türklükle yapıldığı görülmekte: Sokağa çıkma yasağı ilan edilen Kürt şehirlerinde zırhlı araçlardan sürekli Mehter marşı çalınıp halka küfürler savrulmakta, Amed/Suriçi’ne operasyon yapan özel harekatçıların abdest alırken çekilen fotoğrafları servis edilmekte, yapılan ev baskınlarında Kürtlere "Namaz kılıyor musunuz? Kılmayın. Sizin namazınız kabul olmaz" denmekte... Ancak sömürge ülkelerde görülen bu baskı biçimlerine son 3 aydan yüzlerce olay örnek verilebilir. Ama esas sorumuz şu: Bu sadece bir temsilin İslamlaştırılmasından mı söz ediyoruz yoksa toplumsal karşılığı olan bir dinamikten mi?
Konya’da yapılan Türkiye-İzlanda milli maçında Ankara katliamında öldürülenler için yapılan saygı duruşu, önce ıslıklar sonra "Şehitler ölmez vatan bölünmez" hemen sonrasında da "Ya Allah bismillah Allah-u ekber" sloganıyla kesildi. Bu yeni İslamcı ırkçılık, 2014 Kobanê serhildanı sürecinde Türkiye’nin metropollerinde Kürtlerin yaptığı gösterilere yönelik saldırılarla ilk etapta görünür oldu. PKK'nin geçen ayki Dağlıca eylemi sonrasında ise Eylül 2015’te yeni bir aşamaya kat etti. Türkiye şehirlerinde yaşayan Kürtlerin binlercesinin dükkanlarının yakıldığı, sokakta Kürtçe konuştuğu için gençlerin bıçaklanarak öldürüldüğü bir süreç yaşandı. Sonuç olarak, bugün itibariyle, siyasi kırılma anlarında net bir şekilde gördüğümüz, Kürtlerin özgürlüğü yerine Türk’ün egemenliğini ve IŞİD’i çağıran İslamcılığın toplumsal karşılığı var ve bu kendiliğinden olmadı.
AKP’nin ideolojik aygıtı olan Star Gazetesi’nin başyazarı Ahmet Taşgetiren, önceki hafta "önemli" bir yazı kaleme aldı. Bu yazının en çarpıcı kısmı şuydu: “Kürtler, PKK eliyle, onun siyasi yansıması olan ve son durakta HDP ismini alan yapılanma eliyle, dünün Marksist-Leninist hareketinin taşıyıcı bedeni haline getirilmek isteniyor. Hani, bir başkasının spermini rahmine koyup bir başkası için bebek dünyaya getiren taşıyıcı anneler gibi. Kürtler, PKK operatörüyle bünyelerine Marksizm-Leninizm spermi yüklenen varlıklara dönüştürülmek isteniyor” (Star Gazetesi, 15 Ekim 2015). Siyasi projesi çökmüş olan Erdoğan’ın tutunduğu son dal olan İslamcı ırkçılık, Türkiye’nin yapısal koşullarının el verdiği en üst düşmanlaştırma seviyesine ulaşmış durumda.
Irkçılık konusundaki en yetkin isimlerden olan Etienne Balibar, "Aslında kuramı olmayan ırkçılık yoktur" derken sadece basit anlamıyla her ırkçılık dalgasının kimi entelektüeller tarafından da söylemsel olarak da desteklendiğini kast etmiyordu. Irkçılığın örgütlenme şeklinin bir bütünselliğine vurgu yapıyordu. AKP, Erdoğan’dan köşe yazarlarına, Osmanlı Ocaklarından özel harekatçısına kadar bir kıyam düzeninde örgütlenmiş durumda. Almanya örneğini hatırlayacak olursak, faşizm aslında inişe geçerken toplumsal olanı çağırır. AKP de tam olarak bunu yapıyor. Bir yandan aralıksız şekilde kentlerde Kürtlere kırsal alanlarda da HPG’ye operasyonlar yapmaya devam ediyor. Savaşın tansiyonunu seçime çok kısa bir süre kalmış olsa da düşürmüyor.
Haliyle, 1 Kasım seçimlerine gidilirken sorulması gereken soru tam olarak bu: Erdoğan istediğini alamazsa ne olacak? Erdoğan, seçimi gayri-meşru ilan etmeyecekse ya da seçim sonuçlarını manipüle etmeyecekse, iki yol söz konusu. Ya MHP veya CHP ile koalisyon kurmaya razı gelecek ve aşama aşama parti-devlet pratiğinden vazgeçecek ya da yeni provokasyon imkanlarıyla de fakto başkanlık sistemini sürdürmeye çalışacak. İkincisini deneyecekse, girmiş olduğu bataklıkta daha fazla dibe batmadan iktidarını bir süre daha devam ettirebilmesinin tek yolu var. Toplumsal alandan tüm devlet yapılanmasına kadar son 3 ayda ördüğü savaş bloğuyla Türkiye’yi tam anlamıyla bir Ortadoğu ülkesine çevirmek. Bunu da ancak savaşı yeni bir aşamaya taşıyarak yapabilir. Sadece Kürtleri değil HDP’li kimliğini taşıyan herkesin katlini meşru gören on milyonların olduğu bir ülkede naif olmak lüks olsa gerek.