Halepçe şehrinde kaç kişi kurtulabildi, bilinmez ama, bebeği, ihtiyarıyla beş bin kişinin zehir kusarak can verdiği biliniyor.
Dünyanın yarısı, vahşi kırımı görmezlikten geldi. Irak rejiminin Birleşmiş Milletler'de, "biz yapmadık" yalanına arka çıkan ülkelerden biri de TC’ydi. Bu savunma, Kürtlere karşı kurulmuş ittifaka bağlılıktı. Suçta ve yalanda ortaklık...
Ama Kürdistan’da hirli gazla toplu ölüm, Halepçe ilk değildir. Vahşetinin ilki 1938’de, Dersim’de kendini gösterdi. Dünyada da ilklerdendi, bu.
Hitler, hamamlara doldurduğu Yahudiler için, henüz gaz vanalarını açmamıştı. Dönemin polis şefi, daha sonra Dışişleri Bakanı, adından boğluğun Cumhurbaşkanı vekili İhsan Sabri Çağlayangil’in tanımıyla, "Dersim’de mağaralara sığınmış insanlar, fare gibi zehirlenerek katledildi"ler.
"İcadın şerefi" sahiplerine, Kürdistan çalınmış, sonra talan edilmiş bir ülkeydi. Her hırsızın ilk işi, çalıntının izleri, delillerini silmek, kaybetmektir. Kürt halkı, Kürdistan’ın var olduğunun deliliydi. Zalimin aklınca, yok edilmeleri delillerin silinmesiydi.
Yok edicilik, bögesel güçlerin ortak aklıydı. Biri kırımda yetersiz kalınca, öteki yardıma koşuyordu. 1925’de Kuzeyde kırım yapılırken, İran, Irak ve Suriye sınırlarda askerle duvar örerek katillere yardım sunmuştu.
TC’den istediğini koparmak isteyenler, kapıda sıraya girmişti. Rusya’daki rejim, aldığına karşılık ittifaka dahil olmuş, Ağrı Dağının kuzeyini tutmuştu.
İran fırsat bu fısattır diyerek, toprak talebini dayatmış ve istediğini almıştı. Ağrı Dağının doğu eteklerindeki verimli topraklar, Kürtlerle savaşın ücreti olarak, 1930 yılında İran’a verildi. 1639 yılında imzalanmış Kasri Şirin anlaşması, ilk defa bu vesileyle bozuldu. Lozan Antlaşması, başkasına peş-keş çekilen toprakla delindi.
Türk basını, bundan sonra, insanlı utancını şan ve şerefe erişme olarak parlattı: "Zilan deresi (Geliyê Zîlan) lebaleb insan cesetleriyle doldu."
TC’nin 1988 yılında, Halepçe Soykırımı nedeniyle, Birleşmiş Milletler'de Irak rejimine verilen destek, ta başında kurulmuş bu insanlık körü, yılan zehiri ittifaka sadakatti.
1990’dan itibaren, bölgesel ittifaka NATO da dahil oldu. NATO, İranla düşman ve TC’nin düşmanı cephesinde müttefikti. Zehirli gazların izi, Cenevre anlaşması gereğince yasak bombaların açtığı ölüm tarlaları hiç eksik olmadı. Türk basınında yer eden deyimle, nereye kazma vurulduysa, oradan masum ve mazlum sivillerin kemikleri fışkırdı…
Kürtlerin ödediği bütün bu bedeller, bir nefes özgürlük üstüne kurulu, onurlu bir hayat içindi. Tolstoy’un deve dikeni misali ayak altında ezilmiş, varlığı yoklara sayılmış bir halkın tanınması, haklarının avucuna konması için…
Kültürleri, kimlik ve kişiliklerini yaşatacakları, mahkemelerde, poliste, askeri kışlalarda dillerini konuşacakları, okullarda ana dilleriyle eğitim görecekleri, adına ne derseniz deyim, Nazım Hikmet'in deyimiyle "ağaç gibi hür" bir hayat için, kim barış kıvılcımı çaktıysa, ona koştular. Kendi halkını da kandırıp, dolandırmış, sonunda ipliği pazara çıkmış AKP’ye bile, "yürü yoluna git" demediler.
Fakat, AKP rejimi gelmiş, bütün geçmişlerin kurnazlığına tüy dikmesine sabirla beklediler. Barış kültürü için anayasa ve yasalarda değişiklik yapacağına bir yanda, eski alışkanlıkla kırım ve katliama (Roboskî) devam, edip hapishaneleri doldururken, bir yandan da "barış süreci" masalını ağzından düşürmedi.
Kürtlerin yangınların içinden çekip aldıklarını bile kendi bağışı gibi gösterip, seçim meydanlarında "yatırım" yalanlarına takla attırdı.
TC, 1930’larda Dersim'de inşa edilen savaş yolları, askeri kışlaları "eşi görülmemiş, kalkındırma yatırımları" olarak gösteriyordu. AKP de, askeri nakliyat için yollar asfaltlıyor, savaş uçaklarına pistler, dağların gediklerinde kaleler inşa ediyor, bütün bunları seçim meydanlarında kalkınma için yatırım gösteriyordu. Oysa, Kürtlerin birinci önceliği yatırım da değildi. Onlar çalınmış, el konulup çiğnenmiş onurlarını, gasp edilmiş özgürlüklerini istiyorlardı.
Bugün dünün devamıysa eğer, bugüne kadar, bırakın bir çivi çakmayı, halkın kendi birikimlerini yakıp, yıkanlardan, kimsenin maddi beklentisi zaten yok.
Gelgegelim AKP usulü çözüm, kandırmaca masalı üzereydi. Ama sürmedi işte.
KCK Yürütme Konseyi 3-10 Mart tarihleri arasında yaptığı toplantıdan sonra yayımladığı bildiriyle, AKP Hükümetinin muhattap olmaktan çıktığını açıkladı. Konsey bildirisinde, "Gerillanın sınır dışına çıkarılması Türkiye’nin demokratikleşmesi ve Kürt sorununun çözümü için muazzam bir zemin ve fırsat yaratmıştır” deniyor, devamında, bunun çar-çur edildiği anlatılıyor şöyle deniyordu:
"Fırsatı demokratikleşme doğrultusunda değil, kendi hegemonyasını güçlendirmek için kullanmıştır. AKP gibi hegemonya peşinde koşan bir hükümetin bu sorunu çözemeyeceği anlaşılmıştır. Bu açıdan da AKP Hükümeti Önder Apo’nun başlattığı demokratikleşme hamlesinin muhatabı olmaktan çıkmıştır. Şansını kullanamayıp siyasal işlevini yitirmiştir.”
Tabii ki, kimse kan aksın istemiyor. Ama, ulusal meselelerde dolandırıcının oyalama, göz boyama usulleri, çözüm de değil. Nitekim, olmadı...
AKP usulü çözüm masalı!..
Dün, Halepçe Soykırımının yıldönümüydü. Irak rejiminin 16 Mart 1988 günü öğle sularında Halepçe semaların saldığı bulutlar, Amerika’nın 1945 yılında Japonya’nın Hiroşima ve Nagazaki şehirlerine serptiği ölümün küçüğüydü.