7 Haziran genel seçimleri yaklaştıkça Erdoğan’dan peş peşe "Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır" açıklamaları geliyor. Bazı çevreler bu açıklama ve konuşmaların çözüm sürecini bitirme anlamına gelmediğini, milletçi oyları devşirmek için birer seçim propagandası olduğunu söylüyor. Parayla ‘aydın’lığını satan Erdoğan ve AKP’nin algı kalemşörleri ise her zamanki gibi operasyonel çalışmalarını militanca sürdürerek çözüm sürecinin devam ettiğini ve AKP’nin bu konuda kararlı olduğunu belirtiyorlar. 

Gerçekten bazılarının ifade ettiği gibi Erdoğan, "Kürt sorunu yoktur. Terör sorunu vardır. Kürt sorunu vardır diyenler ayrımcılık, bölücülük yapıyor" diyerek seçim propagandası mı yapıyor? Tabii ki hayır! Çünkü aynı Erdoğan bundan birkaç yıl önce "Kürt sorununu düşünürseniz vardır, düşünmezseniz yoktur" demişti. Ve aynı Erdoğan, 28 Şubat Dolmabahçe deklarasyonundan sonra izleme heyeti gündeme geldiğinde "İzleme heyetine katılmıyorum. Böyle bir heyetin oluşması Öcalan’ın durumunu meşrulaştırır" açıklamasında bulunmuş ve bu açıklama ardından oluşan gündem derhal kapatılmış, HDP heyetinin İmralı’ya gidişine son verilmişti. 

Demem odur ki "Kürt sorunu yoktur" diyen Erdoğan sadece seçim propagandası yapmıyor, miadını çoktan doldurmuş klasik inkar ve imha politikasını sürdüreceğinin kararlılığını ortaya koyuyor. Kelimenin gerçek anlamıyla şu anda yaşanan durum, Erdoğan ve AKP’nin on üç yıllık oyalama ve aldatma siyasetinin çökmesiyle daha görünür hale gelen inkarcı zihniyetin değişmeyen söylem ve eylem biçimidir. Sadece bir kez daha Kürt halkı ve Türkiye toplumu Erdoğan ve AKP’nin aslında hiçbir zaman vazgeçmediği bu inkarcı ve imhacı yüzünün maskesiz haline tanıklık ediyor. Şu anların önceki yıllardan farkı; AKP’nin geçmiş yüzünün maskeli, şimdiki yüzünün maskesiz olmasıdır. 

Kırk yıllık mücadelenin Kürtlerde ve Türkiye toplumunda ortaya çıkardığı aydınlanma ve örgütlenme düzeyi, Rojava Devrimi, Şengal, Maxmur, Kerkük direnişi ve en son büyük bir direniş ve kahramanlıklarla gerçekleşen Kobanê zaferi, "Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır" söylemini Türkiye’de, bölgede ve dünya çapında o kadar komik bir söylem haline getiriyor ki, bu söylem basitliğinin suretini ancak en iyi biçimde her gün biraz daha çöken ve maskaralaşan Erdoğan şahsında görebiliriz. Dünyada ve bölgede tekçi, tek tipleştirici milliyetçi ve mezhepçi ulus devlet sistemleri Irak ve Suriye örneğinde görüldüğü biçimiyle bir bir çözülüp dağılırken, Erdoğan’ın ırkçı zihniyetinden fışkıran "Kürt sorunu yoktur, PKK sorunu vardır" sözcükleri sadece havayı kısa süreliğine kirleten bir avuç toz etkisi yaratıyor.

Erdoğan’ın yönettiği AKP’de somutlaşan katliamcı devlet geleneği artık bu haliyle daha fazla gidemez. Erdoğan’ın her defasında anonim bir şarkının nakaratları gibi tekrar ettiği "Tek bayrak, tek millet, tek dil, tek din, tek vatan" sloganları, resmi ideolojinin değişmeyen ezberleri olarak toplumdaki karşılığını tüketmiş durumdadır. Son derece klişeleşmiş ve kabak tadı vermeye başlamış bu bayat laflar artık eskisi gibi çok fazla para etmiyor. Gelinen noktada bu klasik tasfiyeci siyaset, sahibini tüketmenin ve insanlık tarihinin dışına atmanın ötesinde bir rol ve anlam taşımıyor. 

1937-38 Dêrsim Soykırımı’nın 78.  yıldönümünü yaşadığımız bugünlerde inkarcı ve imhacı TC devletinin halklar ve insanlık hakikati karşısında nasıl büyük bir iflası yaşadığını çok iyi görüyoruz. Alevi Kürtleri ve kutsal yurdunu yok etmek amacıyla gerçekleştirilen 1937-38 Soykırım vahşetinin hesabını, bugün bu vahşeti yaşayan insanların torunları soruyor. Soykırımcı devlet toplu mezarlarla kırmızı katliamı, beyaz katliamla Dêrsimlinin tarihsel hafızasını silmeye çalıştıysa da, bu nafile alçakça çabadan hiçbir sonuç alamadı. Aksine 1937-38 Dêrsim vahşeti görkemli bir özgürlük mücadelesine yol açtı. Vahşetin açtığı kabuk tutmayan yaralar ve bitmeyen direniş Mazlumlar, Saralar ve Beritanlar şahsında binlerce yiğit ve cesur evlatlar ortaya çıkardı. 

PKK, Dêrsim, Koçgirî, Zîlan, Şêx Saîd, Maraş, Madımak, Roboskî ve Paris vahşetlerini yaşatan inkarcı-imhacı ve tekçi zihniyetin-sistemin doğurduğu bir intikam ve özgürlük hareketidir. PKK soykırım ve katliamlara karşı büyük insanlık ve mücadele çağrısıdır. Yani Kürt sorunu PKK’dir, PKK Kürt sorunudur. Kürt sorunu bir halkın kimlik ve özgürlük sorunudur. Öz yönetim ve öz savunma sorunudur. 

Erdoğan ve AKP’si ne yazık ki, ‘Kürt sorunu’, ‘PKK’ ve ‘Silah’ sözcükleri üzerinden demogojik dil üreterek ömrünü uzatabileceğinin yanılgısını yaşıyor. AKP, yaklaşık yüzyıllık cumhuriyet tarihinden ve 21. yüzyıl gerçeğinden bihaber davranarak çoktan iflas etmiş bir siyasetle hegemonyasını sürdüreceğinin hesabını yapıyor. Tarihin ve şimdiki zamanın ruhunu bu kadar zeka yoksunu bir kafayla okumak, ancak gözü dönmüş bir iktidarcılık ve ırkçılık ile izah edilebilir. 

Erdoğan ve AKP, savaşı kendi varlık gerekçesi görerek savaştan beslenmeyi ve yararlanmayı umuyor. Milliyetçi, tekçi ve hegemonik siyasetinin yol açtığı geriye düşüşü, savaşın ortaya çıkaracağı kaosla durdurmaya çalışıyor. Erdoğan, mirasını devraldığı bir önceki siyasi iktidarların yaptığı gibi ‘terör’ ve savaş gerekçesiyle devletin tüm sermayesini, halktan, işçiden, emekçiden vergi adına çaldığı, sömürdüğü emeği, kendi hizmetine koyarak iki bin odalı ak saray yaşamını garantiye almaya çalışıyor. Sancak beyleri ise başkentten başlayarak Türkiye’nin her karış toprağını parsel parsel satarak ayakkabı kutularını doldurup, Erdoğan’ın ak saray cennetini kendileri de yaratmak, yaşamak istiyorlar. 

Erdoğan’ın liderliğinde AKP Kürt sorununu geçmiş hükümetlerin yaptığı gibi kendi faşizmini kurumsallaştırmak için politik bir araca dönüştürmüş durumda. AKP açısından, ‘süreç’, ‘çözüm’ ve ‘barış’ sözcükleri, faşizmini gizlemede başvurduğu birer politik argümandır. Önder Apo’nun ve Özgürlük Hareketi’nin attığı her demokratik hamle karşısında Erdoğan’ın, "Kürt sorunu yoktur, PKK terörü vardır" söylemiyle harekete geçmesinin iki temel amacı vardır. Biri, bu söylemin arkasına gizlenerek otoriter, baskıcı, militarist ve milliyetçi anlayış ve politikalarını meşrulaştırma, bir diğeri ise HDP şahsında geliştirilen demokratik hamleyi boşa çıkarma ve demokratikleşmeyi engelleme çabasıdır. 

AKP, PKK’yi sürekli iç ve dış tehdit biçiminde sunarak her türlü faşizan politikayı meşrulaştırıp Türkiye’nin demokratikleşmesinin önünü kapatmaya çalışıyor. Ancak AKP şunu çok iyi bilmeli ki, hiçbir güç korkuyu yenerek direnişi yaratan halkların özgürlük iradesine hükmedemez. Ve hiçbir hegemonik güç halkların, kadınların, ezilenlerin özgürlük ve demokrasi hareketi olan HDP’yi geriletemez.