Dindar değil, dincilerin (dinden geçinenlere dinci deniyor) iktidar savaşları kızışarak süre dursun, herkesin derdi kendince; hukuksuzluğun tekmeleri altında kalmış Kürtlerin derdi de Kürtlere...
Türklere, Türk sistemi hukuku, Kürtlere de "Al Copone kanunları" cinsinden, duruma uygun günlük emirler...
Mesela, AKP’nin Belediye Başkanı adaylarının tanıtımı, tekmil Türk televizyonlarında naklen yayımlanıyor, Kürtlerin adaylarını sokakta tanıtımına ise polisin gaz bombardmanı…
Ayhan Çarkın, devletin 1990’ların başında, önde gelen Kürt sivilleri de yok ederek Kürdistan meselesini hal yoluna koyma üzere kurulan yok edici çetelerden birinin üyesi.
O şimdi tutuklu. Ama, mahkeme kararında tutuklanma sebebi, "çete ve suçlarını açıklayarak, devletin derin sırlarını ifşa etme" değil. Cinayetten sanık o. O tutuklu, ancak yer ve zaman da belirterek açıkladığı cinayetlerde rol alan "iş arkadaşları" serbest...
Ayhan Çarkın, polisçe kaçırılıp öldürülenlerden Abdülmecit Baskın davasında, Kürtlere ilişkin Türk hukuk düzenini, şöyle anlatıyordu:
"Devletin personeli, arabası, silahı, kimliğiyle alenen bu ülkede suç işlendi. Al bu milletin evlatlarını işkence yap, sık kafasına öldür, ondan sonra kendi alçaklığının sorumluluğunu taşıma, bizim üzerimizden temizle."
Çarkın, "Güneydoğu’da tertemiz bir halkla tanıştım. Namuslu bir toplum olan Kürt toplumunu baskı, zulüm, işkence ve şiddetle aşağılama gibi en ağır tahriklere, yıllarca katlanan bir halk" diye devam ediyor, devamında Özel Harekat polisinin şefi İbrahim Şahin’in cinayetleri şu sözlerle hukukuna oturttuğunu açıklıyordu:
"Kardeşim MGK kararı var. Bu karar neticesinde bu işler yapılıyor. Beğenmiyorsanız çeker gidersiniz."
Yukarda Al Capone hukukundan söz etmiştim. Yeri gelmişken, pek Türk büyüğüne de ilham kaynağı olmuş hayatından, sanat ve eserlerini kısaca özetleyeyim:
Al Capone, göçmen bir İtalyan ailenin oğlu, Amerika'nın "vatansever" evladıydı. "Vatanı sevme" kariyerine, çocuk yaşta bisiklet hırsızlığıyla başladı. Yaşı kemale ermek üzere ilerledikçe, kariyerine cinayetler, sayısız hırsızlık ve soygun ekleyerek, Mafya’nın en gözde tetikçisi olarak öne çıktı. Ama asıl ününü, Amerika’da 1920’de başlayan içki yasağıyla elde etti. Bu dönemde Amerikan Mafyasının tartışmasız "tek adamı" haline geldi. İçki üretim ve dağıtımın "tek-eli" oldu.
O bu dönemde, yalnız içkisever halkına hizmet vermekle kalmıyor, ülkenin hukuk sistemine katkıda bulunuyor, kendi yasaları doğrultusunda asayişin nabzını avuçlarında tutuyordu. Bir yanda rakiplerini ortadan kaldırıyor, boş zamanlarında da bir elde fişeği namluya sürülmiş kundaklı tüfek, öteki elde beyzbol sopalı çetelerinin başında, "Komünizmle mücadele" adına bayrak sallayarak grev kırıcılığı yapıyor, bununla yüksek takdire mazhar oluyordu.
Bayrağa o kadar düşkündü ki, meydanlarda ağlayarak ona yüz sürüyor, ama bürosunda ayakkabılarını parlatma bezi olarak kullanıyordu.
Öte yandan, dindar ve yardım severdi. Polis ve poltikacılara "Allah rızası" için bahşiş, yoksullara çorba dağıtıyor, kiliseye dolar desteleri armağan ediyordu. Üniversitelerde ise gençlere vatan sevgisi ve bayrağa bağlılık aşısı yapıyor, cinayetler zincirinin izi "fedakarlıkları"nın gerisinde kayboluyordu.
Ta ki, 1931 yılında Eliot Ness adındaki bir polis şefi harekete geçene kadar...
Eliot Ness, pek çok cinayetini biliyordu. Fakat, bilmesi yeterli değil, kanıtlaması gerekiyordu ki, elinde veri yoktu. Bunun üzerine, Al Capone hakkında vergi kaçakçılığından soruşturma açıldı.
Al Capone’un Yargıç James Herbert Wilkinson’u satın alma girişimleri de sonuçsuz kalınca, 1931 yılında, onbir yıllık hapis cezasına çarptırıldı. Hapishaneden çıktığında, imparatorluğu dağılmış yeni Mafya Babaları taht kurmuştu. Kenera çekildi. 1947’de hayata veda etti.
Ama ruhu, yıllar sonra TC’de başka türlü dirildi. Taklitçileri din ve milliyetçilik üzere "devletin yardımcı" unsurları olarak ortalığa fırladılar. Kürdistan meselesinin alevlendiği 1980’lerin sonlarında şefleri, "dorukları" tutan "baba adamlar" mertebesindeydi.
Ülkenin sahnesinde, parlamento ve seçilmiş hükümet söz sahibi tek aktör gibi gösteriliyordu. Ama, asıl söz ve karar İbrahim Şahin’in "MGK" dediği, Milli Güvenlik Kurulu'ndaydı. General ve seçilmişlerden oluşan kurula, bugünkü gibi Cumhurbaşkanları başkanlık ediyordu. Kararları ise gizliydi. Kararlarının hukuka uygunluğu bir yana, Kürt kırımı ve Kürdistan yangınında görüldüğü üzere yasal dayanağı da yoktu.
Türk devleti, örneğine yalnızca diktatörlüklerde görülen kurul kararları yoluyla insanlık suçu işleye dursun, bu dönemde Al Capone’un bayrak sevgisi her yerde dalgalanıyordu. Tansu Çiller’in "bu bayrak inmeyecek" haykırışları, ülke üstünde yankılanıyordu. Bu arada kalıbından çıkmış, zincirlerinden boşalmış ırkçı ruh, altlara yerleşiyordu. Mahalle futbol maçları bile istiklal marşı ile başlıyor, trübinler silme bayrak rengine boyanıyor, ortalığa salınmış çeteler, elde bayrak Kürt köylerini yakıyor, cinayetler işliyor, bayrakla süslü tanklar Cizre’de, Nusaybin'de kadınları, çocukları eziyordu.
Al Capone’un ruhu, Kürdistan’da ölüm kasırgasıydı.
İbrahim Şahin’in deyimiyle, onların arkasında "Milli Güvenlik Kurulu kararı var"dı.
AKP iktidarı, şimdi "maksat hukuk var" desinler gösterisinde, Al Capone’u bırakmış, onun tetikçileri Burunsuz Jack’ı, Tekgöz John ve Bacağını sallayan Kelley’i yargılıyor. Oysa, bunlar sadece tetikçi. Onları yönlendirip sevk eden Al Capone idi.
Pervin Buldan da, "kocamın katilleriyle göz göze geldim" diyordu, ama ortada Türk Al Capone yok, sadece kiralık katilleri vardı.
Al Caponelar, maaşları ödenekleriyle birer kaşhanelerinde yan gelip yatarak, herhalde tetikçilerin çekiştirilmesini, keh keh gülerek seyrediyorlardı.
Biçim ve renk değiştiren yeni Al Capone ise Roboskî katliamından, çocuk Uğur Kaymaz, Ceylan Önkol’a varan seri cinayetler, sokak vur-kaçlarında sahnedeydi.
Al Capone kanunları